19 Temmuz 2025 Cumartesi

 

MAĞDUR ETÇİLLER

 Kimsenin uğramadığı, dünyadan haberleri kıyıya vuran dalgalardan öğrendiğim, açlıkla mücadele etmekten, soğuktan ve bu ıslaklık duygusundan yorgun düştüğüm bir gün daha.

 Burası; çölün yamacında, dalgalı okyanusta, dev etçillerden, kıyıda foklardan ve gökyüzünde uçuşan martılardan oluşan önemsiz bir varoluş noktası. Yani, hayallerde yer almayacak bir yer. 

  Kuru bir kaya dibi ararken birbirine yapışan mide duvarıma eşlik eden gurultu, kulaklarımda uğultuya dönüşüyor. Kürküm bakımsızlıktan solup gitmiş, güzelim kızılı griye dönmüş. Bir dalga daha çarptı kıyıya ve Dev Orkaların dersi başladı. Üç nesil avlanmayı öğreniyorlar. Zavallı yavru foklar, orkaların ağzında büyük anneden, anneye, ondan yavruya nesilden nesile... Sonra da hooop mideye. Bazen büyüklük gösterip yavrunun hayatını bağışlıyorlar. Zavallının kıyıya ulaşıp karaya doğru nasıl süründüğünü görmek, ölümün gerilimini hissettirmeye yetiyor. Bir daha okyanusa girmeyi göze alamayacak kadar uzaklara koşuyor. Aç kalıp sürüden uzaklaşacağı günü iple çekiyorum. İşte o zaman onu yavaşça kuyruğundan tutup kayalara çarpacağım, kafasından akan leziz kanlar iştahımı açacak, boğazından derin bir ısırık alıp dişlerimle parçalayacak, yumuşacık etiyle birkaç gün midemdeki orkestrayı susturacağım. 

Şimdilik, anne fokun yavruları için yaptığı havuzda neşeli bir oyuna girişen yavru fokları izleyerek avlanacak karakter gözlemi yapıyorum. Ah midem! biraz sussan keşke, uğraşıyorum işte.

Gözüme biri takılıyor ve günün talihsizi belli oldu! Yavru fok havuzdan dışarı çıktığının farkında değil. Okyanusta oyun oynamak öyle keyifli ki! Birazdan kopacak fırtınayı bekliyorum. Beş, dört, üç, iki ve işte başladı dev dalgaların ardından iri parlak yüzgeç kıyıya, kumsala kadar yaklaştı. Acaba karada yaşamayı hiç düşündü mü? Yani karada kendini daha özgür hisseder miydi?  Dev Orkalar aciz varlıklar, sudan çıkınca nefes alamıyorlar. Kumsala saplandıkları anda kendi ağırlıklarının altına ezilerek can çekişiyorlar. Onların çaresiz çırpınışı biz sırtlanlar ve yosun martılarının en güzel rüyası. Bu, hep tuhaf gelmiştir bana. 

İşte en sevdiğim ses, okyanusta olduğunu fark etmeyen yavru fok çığlık atıyor. Balinanın dişlerinin arasında suyun derinlerine dalıyor.  Daha küçücükken doğanın acımasızlığının kurbanı olacağı çok belli. Dişler, yavru foku öldürecek kadar keskin kapanmıyor, bu maceradan yarı ölü çıkmasını dilerdim. Çünkü gerçekten bu yavrunun yumuşak, leziz etine çok ihtiyacım var. Büyükannenin fırlattığı yavruyu torun Orka tek hamlede yakaladı. Avın tadı ağzını sulandırmış olmalı. Yavru Orka, küçüğü suya çarpıyor ve beklenen son. Zavallı leziz minik artık midede!

 Karaya serilmiş umursamazca yatan foklardan biri, büyük bir çığlıkla okyanusa doğru koşarcasına yüzmeye başladı. Yavru için artık çok geç o, eğitim atıştırmalığı oldu. Büyük anne kendisine doğru koşan anneyi de suyun derinlerinden hızla çıkarak yakaladı sonra havaya fırlattı ve artık yeni avı dudaklarının arasında. Anne foka, artık elimdesin, dişlerimin keskinliğini etinde fark et diyor. Anne fokun çığlıklarına fok ailesinden aldırış eden yok. Ah bu çığlıklar, dünyanın en güzel sesleri. Yavru orka, derse bu sefer daha ilgili. Anne çırpındıkça dişleriyle sıkıyor, büyük anneye özenle fırlatıyor ve büyük anne fırlattığında hızla yakalıyor. Bu yemek pornosu ağzımın suyunun akmasına neden oldu. Artık anneyi okyanusun sularına çarpa çarpa yemelerini bekliyorum.

Büyük anne, acılı anneyi son kez yakaladığında karaya doğru fırlattı. Anne fok kanlar içinde kıyıdan uzaklara doğru sürünmeye başladı. Ağzımdaki tüm tat reseptörleri hareketlendi, parlak kırmızı kanın ardından görünen o leziz yaralar ölümün yakınlığını haber veriyor! Diğer foklar anne foka ilgisiz bir bakış atıp başlarını tekrar okyanusa doğru çevirdiler. Sayılarına bakınca bu çok kalabalık bir yalnızlık!

Yaralarını sarmak için bulunduğum kayaya doğru sürünmeye başlayan anne fok artık benim avım. Acaba üzgün bir anneyi yiyecek olmam beni de üzer mi? Kayaya sırtını yaslayıp neşeyle uzaklaşan katil Orka ailesine bakakaldı. Artık daha fazla kendimi saklayamam ben de kendimi göstermeliyim ona.

-Hey, yaraların derin galiba?

Cevap yok. Biraz daha yaklaşıp yanına tekrarladım.

-Keskin dişlerimi çok önemsemedin ya da yaraların gerçekten derin.

Acıyla gözlerime baktı. Gözlerinde çaresizlik vardı. Acaba onu yediğimde bu çaresizlik bana da geçer mi? Her neyse bu kimin umurunda. Ben avcıyım o da av işte. Üstüme düşen de onu yemek.

-Seni izledim, Dev Orkalara karşı yavrunu korumaya çalışman takdire şayan.

"Biraz su" diyebildi. 

Şaşırdım. Ona su vermeli miydim? Ölen birinin son isteğini kabul etmeli miydim? Yoksa duymazdan mı gelmeliydim. Ben sırtlanım, iyilik meleği değil! Ama bu son isteği, üstelik biraz önce yavrusunu kaybetti. Kahretsin! Ona su bulacağım.

Kayanın arkasından buza dönüşen karlardan bir parça kopartıp fokun dudaklarına sürüyorum. Eriyen buz suya dönüşüyor diliyle dudaklarını yalıyor. Öl artık! Yoksa şu martıları yiyeceğim. O sefilleri yiyecek kadar çaresiz miyim? Neyse ki güneş batıyor. Havanın kararmasıyla şansım giderek artıyor. Bu gece mutlu uyumak istiyorum!

Pençelerimin arasında eriyen buz dudaklarında gezerken, dişlerim boynuna ne kadar da yakın. Bakışlarımdaki keskinlik nefes alışverişlerinin hızlanmasına neden oldu, bugün öleceği gündü artık anladı. 

-Merak etme, seni hemen yemeyeceğim.  Bayılmanı bekleyeceğim ayrıca canın hiç yanmayacak. 

Yavaşça yanına oturdum ve onun gözlerini kırpmadan baktığı yere doğru bakmaya başladım. Bu foklar boşluğa bu kadar uzun bakıp ne bekliyordu? Anlamıyorum çok sıkıcı. 

-Yaşadığın çok acıydı bence.

Hiçbir yanıt alamadım. Bana hiç aldırış etmedi onu yemem için bir sebep daha...

Gözlerini kapatıp uykuya geçtiği an onu yiyeceğim. Zaten yaraları derin, iyileşmez. Bir süre bekledikten sonra içim geçmiş yaralı anneye yaslanıp uykuya teslim olmuşken kayanın üzerine konan iki yosun martısının derin sohbetine uyanıyorum. Birbirlerine yavru balinaları nasıl gagalayarak karınlarını doyurduklarını anlatıyorlar. Anne balina bebeğini emzirmek için suyun yüzeyine yaklaştığında saldırıya geçtiklerini ve yumuşacık yüzgeçten kolayca kopardıkları leziz parçaların zamanla yavruyu nasıl öldürdüğünü öğreniyorum. Güçlü çenem, keskin dişlerim ve pençelerimle şu küçük aptallar benden daha leziz şeyler yiyor. Kıs-kan-mı-yo-rum, sinirleniyorum sadece!

Gökyüzünde toplanan bulutlar havayı birdenbire kararttı. Ufukta bir görünüp bir kaybolan yıldırımlar arka tepelerdeki kayaları vurmaya başladı ve okyanus başımıza yağmaya başladı. Anneyi elimden kaçırmadan yemeliyim. Sessizce kayanın dibinde biten yorgun yosun martısı, onu da yemeye karar vermeme neden oldu ve hemen harekete geçtim. Bu martılar sinir bozucu yaratıklar! Hamlem boşa çıktı, adi martı uçup kayboldu. Anne fok başarısız olmamdan endişelenip kayanın dibinden uzaklaşmak üzere harekete geçti. Kayaların arkasından gelen sel şiddetlendi, anne fokun yüzeceği kadar yükseldi. Akıntında kayaya tutunmaya çalışırken ciğerlerime su dolmaya başladı. Nefes alamıyorum! Dev bir su birikintisinde boğuluyorum, bugün benim öleceğim gün mü? Çırpınmaktan vazgeçip kendimi suya bırakıp pes etmeye karar verdim. Hep bu açlık yüzünden! Okyanusla birleşen devasa selde anne fokla birlikte sürükleniyorduk. Anne fok benim kadar çaresiz görünmüyordu. Akıntı okyanusa çok yaklaşmıştı. Zorlukla nefes alırken, umutsuzca 'yardım et lütfen, boğuluyorum.' diyebildim. Kim avcısının hayatını kurtarır ki!

Zaten anne fok da yardım çığlığımı önemsemedi. Bu fokların sadece tatları güzel, karakter yoksunu varlıklar!

Yuttuğum suyu öksürmekten nefes alamıyordum, akıntı kollarımı yormuş, kürkümü ağırlaştırmıştı. Bu arada anne fok sakince yardım çığlığıma karşılık verdi, selin sürüklediği bir kaya parçasına tutunurken bana da yüzgecini uzattı. Akıntıdan uzakta bir kayanın üzerine doğru beni çekti. Onun yaralı bedenine tutunup suyun içinde akıntının ve suyun azaldığı bir kayaya doğru ilerledik. Onu yemek istemekle büyük ayıp etmiştim, kendimden utanıyordum. Kayaya çıkınca ilk işim özür dilemek ve dost olmayı teklif etmek olacaktı. Gözüne kestirdiği yüksek bir kayaya doğru iyice ilerledik. Yaraları o kadar derin değildi galiba. Kayaya kendini attıktan sonra bende tek hamlede yanına yerleşiverdim. Başka bir kayada yine yan yanayız. Onu yemek istediğimden emin değilim artık. Mideme giren kramplar olmasaydı keşke. Şu an yaşamak için ona ihtiyacımın olması çok kötü. Su, üzerindeki tüm kanı temizledi açık yaralarını görebiliyorum, bazıları çok derin.

-        Seninle arkadaş olabiliriz bence ne dersin?

Yüzüme bakarken köpek dişlerinin keskinliğini görmem için ağzını açıp kapatıyor. Pençeleri yok, henüz bacak ve kolları çıkmadı. Nerden baksan buna beş bin sene var.

-        Beni artık yiyemezsin bugün ikinci kez ölümden kurtuluyorum.

-        Hayatımı kurtardın teşekkür ederim. Bastıramadığım gurultu sesi aramıza girdi ve gece bitmedi, neler olacağını bilemezsin! dedim birden.

Hayatımı kurtardığı için onu yemeyeceğimi düşünüyor saf mı ne? Aç bir avcı ne zamandan beri vicdanıyla hareket etmeye başladı!

Yağmur hızlanmaya başladı, yavaşça ona sokulmaya başladım, beni artık tehdit olarak görmüyor. Öylesine bir bakış attı. Etrafa göz attığımda yakınlarda kimsenin olmadığını fark ettim. Bir süre sonra uyuklamaya başlayan anne fokun yaralarında dilimi gezdiriyorum hareketleniyor, kuyruğu bir ayak gibi hareket etmeye çalışıyor. Milyon sene sonra benden kaçacak kadar hızlı koşabilir. Onu şu an dişleyebilirim. Burnumu boğazına sürtüyorum. Yağmur ve okyanus yer değiştirecek kadar hiddetlendi.

-Aç olmasaydım keşke. Bulunduğumuz yerde senden başka yiyebileceğim pek bir şey yok. 

Üzerine doğru büyüyen gölgem kendini geri çekmesine sebep oldu. 

-Birkaç gün sonra yine acıkacaksın diyebildi.

O an, afiyetle yediği balıkları düşündüm.

-Seni de başka bir orka yiyecek.

-Ben yediğim balıkları tanımıyorum, orkalar da beni tanımıyor ama biz…

Sözünü bitirmesine izin vermeden boyun derisinin en ince yerinden damarın geri dönülemez noktasını bulup, keskin bir ısırık atıyorum. Gözlerinde ki hayal kırıklığı yırtıcılığımı azdırıyor. Şimdi gerçek bir ısırık. Çığlık atıyor… Korkulu, üzgün gözlerinin karanlığı gözlerimde. 

-Üzgünüm bugün senin öleceğin gündü.

Boynundan fışkıran kanla cansız bedeni öylece kayanın üzerine serili verdi. Artık ölmüştü, içimde biriken hüzün bulutlarını duymazdan gelerek pençelerimi derin yaralarına sapladıktan sonra üzerine çıktım. Dişlerim, onun boğazına saplandığında, son kez zayıf sesini duydum. Yağmurun gürültüsü vicdanımın sesini bastırıyordu. Kanının ihtişamlı kırmızısına bakıyordum, damarlarından dışarı çıkmak için fırsat bekliyormuş. Önümde öylece serili avıma bakarken dünyanın en kötü varlığı ben olabilir miyim? diye düşünmeye başladım. Ancak etinin yumuşaklığı, ağızda kolayca dağılışı, tadı yeniden avlanma hazzı veriyordu. Kanının kokusu zihnimi ve pençelerimi yeniden avlanmaya hazırlıyordu. Etinden aldığım ısırıklar midemdeki boşluğu doldururken, bu leziz av için çektiğim vicdan azabı kendime kızmama neden oldu. Etini çiğnerken, düşüncelerim de birbirine karıştı.

Uzakta suyun içinde kalmış diğer foklara bakıyorum, onun çığlığını önemsememişlerdi bile.  Hepsi aynı kümenin içinde uykuya dalmış. İçlerinden bazıları uyanık ancak bir Okyanusun dalgaları daha çok ilgilerini çekiyor. Güneş doğmak üzere… Yağmur sakinleşti saklanacak kuru bir yer bulmalıyım.

Annenin leşine toplanan martıların çıkardığı gürültü huzurunu kaçırıyor, birkaç fok gözlerini açıp, başlarını martılara doğru uzatıyorlar. İçlerinden birinin boğazlanmış olması bile birlik içinde hareke etmelerini gerektirmiyor. Ölüm her canlı için ders alma şekli değildir belki de.

Akan kanın altındaki parlak kırmızı et, günlerdir süren açlığıma ziyafet oldu. Onu zaten biri yiyecekti. Bu yaralarla ve mutsuzlukla uzun süre devam edemeyecekti. Zaten bana bakan üzgün gözleri dışında kendini savunmak için yaptığı bir şey de yoktu. Sele kapılan hayatımı kurtarmış olması dışında…

Bu doğanın döngüsü, ben de bir parçasıyım. Açlığımı gidermek için bunu yapmak zorundaydım. Acaba dişlerimin keskinliği canını yakmış mıydı? Anne fok, yavrusunu korumak için her şeyi yapmıştı. Ben onu yiyerek, bu mücadeleyi sonlandırmıştım. Bu zafer değil, başka bir yenilgiydi. Döngü, hepimizi bir şekilde yutuyordu.

O, yavrusunu korumak için her şeyi yapmıştı ama ben onu yiyerek hayat mücadelesini sonlandırmıştım. Benimki zafer değildi, başka bir yenilgiydi. Döngü hepimizi bir şekilde yutuyordu. Midem etle dolduğunda, bedenim rahatlamaya başlamıştı. Hissettiğim çaresizlik bitmişti ancak zihnim hâlâ huzursuzdu. Anne fokun gözlerindeki o çaresiz ifade aklımdan çıkmıyordu. Başımı geriye çevirip ondan kalanlara baktım. Acıyla kapanmış gözleri, ortaya saçılmış iç organlarıyla kayanın üstünde yatıyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda martıların kavga ederek ava doğru hızla indiğini gördüm. Okyanusun dalgaları şiddetle kıyıya vuruyordu. Anne fokun bedeni artık benim bir parçamdı. Onun enerjisi beni birkaç gün hayatta tutacaktı. Ama bu tokluk bana yük gibi geliyordu, avımı yiyerek duygusal yükünü de üzerime almıştım.

Yarın yine avlanacağım ama bu sefer mümkün olduğunca mutlu bir fok seçeceğim, mesela şu sürekli dalgalara bakıp anlamsız çığlıklar atan, beni deli ediyor! Yarın tüm gün onu izleyip sürüden ayrıldığı an boğazına yapışacağım.

Şimdi biraz dinlenme vakti. Gözlerimi kapatıp okyanusun sesine kulak vereceğim. Dalgalar, her zamanki gibi kıyıya vuruyor. Besin zincirinin devamını sağlamak… Ah benim anlamsız varoluş gerçeğim!

6 Temmuz 2025 Pazar

 

BİTKİ VE KÜÇÜK BÖCEKLER DÂHİL

Bazı acıların kaderi değişmiyor, miras gibi hücrelerimizde taşıdığımız genler gibi atadan toruna aktarılıyor. İşte tam her şeyi unutmuşken, burası ait olduğum yer demişken insan değil bu sefer başka bir canlı karşımda durup “Artık bu topraklar size ait değil, gitmelisiniz.” diyor.

Gri renkli, balon kafalı, korkunç bakışlı, vücudu saç ya da tüyden bir haber, bu garip yaratığa korkuyla bakıp “Evimizi terk edip nereye gideceğiz?” diyorum umursamazlığı karşısında kırmızı bir öfke acılıyor tüm bedenimi ama bunu da anladığını sanmıyorum. İnsanların dilini konuşmayı, bileğine taktığı ışıksı bir cihazla halleden varlık insani duyguları nasıl hissedebilir ki?

İstanbul’un bağımsızlığı resmi ad edinen caddesinde, manzarası Galata Kulesi olan dedemin babasından dedeme, dedemden anneme, annemden bana miras kalan bu apartman, tanıdık aslında bu söylemlere. Ne de olsa savaşlar, ayaklanmalar ve tehcirler görmüş. Ee işte ölümsüz olmanın zararları. Burada bir süre yaşamak ailemle yaptığım antlaşmada yerine getirilmesi zorunlu maddeydi. Annem evin adresini ve anahtarını elime tutuştururken çok heyecanlıydı. “Sen git bir yerleş, ben de gelirim” dedikten sonra evin fotoğrafını çantama özenle koymuştu. Sanki evi görmeye gitmiyorum da onun ilk gençlik zamanlarına ışınlanıyordum. Onca hatıranın ortasında yaşama düşüncesi beni biraz sıkıyordu çünkü anlattığı anıların sonu hep acıya çıkıyordu. Güzel başlayıp hatıranın bir yerinde durakladığı benim “Eee sonra ne oldu?” diye heyecanla sorduğum genelde annemin “Sonra kaçıp gittiler ya da bir sabah kapının önünde cesedini buldular.” şeklinde biten biber gazı tadında anılar.

Ertesi sabah uçağım İstanbul’a indiğinde boğazda açan erguvanlar, denizin berrak görünümü, güneşin taze ışıltısı, insanların umursamazlığıyla karşılaşmıştım. Sanki dünya “Hadi yeniden başlıyoruz” diyor gibiydi. Bir an evvel gidip evi göreyim ve annemi arayıp bu işin olmayacağını söyleyeyim istiyordum. Yol basitti, İstiklâl’i kime sorsam bilirdi ama değerini herkes anlayamazdı. Kaybetmek lazımdı ya da uğruna savaşmak neyse ki 21. asırdaydık ve hepsi geride kalmıştı. Otobüsün camına başımı yaslamış tüm bunları düşünürken köprüdeki trafiği geçtik, Beşiktaş’ta tarihle kavgaya tutuşmuş belediye eserleriyle karşılaştık. Tarihin sanatla dokunduğu binalara yollara, belediye beton ve asfaltla karşılık vermişti. Trafik tıkandıkça gerildim, çantamın en gizli köşesine sakladığım adresi ve fotoğrafı çıkarttım. Birilerine soracak olursam takılmadan söyleyeyim diye adresi ezberlemeye çalıştım, fotoğrafa iyice baktım. Apartmanın mermer süslemelerine, cumbasına, geniş pencerelerine, Galata’yla olan açısına baktıkça garip bir heyecan yükseldi içimde ve bir an evvel evde olmak istedim. Havabus Taksim’e geldiğinde, küçük pembe valizimi alıp aceleyle taksi aramaya başladım. Taksiler karşısında sanki görünmezdim. Elimi kaldırıyorum ama hiçbiri durmuyor, yanımdan geçip gidiyordu. Buraların bilmediğim bir taksi durdurma âdeti mi var acaba diye düşünürken bir taksi yanıma yaklaştı. “Abla yolculuk nereye?” diye sordu. Yabancı olduğumu belli etmemeye çalıştım ama tabii dilim sürçtü ”Galate Kulesi’’ne deyiverdim. Adam “Hımm Galata Kulesi, yakınmış” deyip yanımdan hızla ayrıldı. Sonra başka bir taksi geldi aynı soruyu sordu. Bu sefer hazırlıklıydım. “Galate, iki katını veririm” dedim. Taksici şüpheci gözlerle beni inceledikten sonra “Bizi tufaya getirmeye çalışan gazetecilerden değilsin di mi?” diye sordu. Ben ne dediğini anlamaz bir ifadeyle “Lütfen” diyebildim. Adam yüzümdeki yakarışa ikna oldu. Bagajı açtı. Valizi bagaja attım ve tam adresi söyledim. Önce Taksim, sonra birkaç ara sokak derken yolculuk çok sürmedi, ailemin özlem dolu geçmişinin tam önünde ani bir frenle taksiyi durdurdu. “Geldik, 250 TL” dedi. Yaptığımız anlaşmaya sadık kalarak sessizce 250 TL’yi verdim ve açılan bagajdan valizimi alıp fotoğraftaki evin tam karşısında öylece donup kaldım. Bina bana bakıyordu, ben binaya. Dışardan aptalca görünüyordu çünkü herkes Galata’yı izlerken ben ona sırtımı dönmüş başka bir şeye bakıyordum. Girişteki demir kapının etrafını çevreleyen kir ve toz adeta çok uzun yıllardır kapalı olduğunu simgeler gibiydi. Önündeki mermer merdivene dinlenmek için oturan insanlara aldırış etmeden kapıya yaklaştım. Topuzuna dokundum. Cebimden anahtarı çıkartıp demir kapının kilidine soktum, işte açılmıştı. Kapıyı açacağıma inancı olmayan insanlar şaşkınlıkla oturdukları yerden kalktılar ve ben o ağır demir yığınını kendi çabamla iterek içeri girdim. Her yanı mermer kaplı geniş girişi geçip ahşap tırabzanlara dokuna dokuna aslan başı heykellerin bulunduğu ikinci kata çıktım. Bordo renkli, çiçek nakışlı ahşap kapı yıllardır beni beklemişçesine karşıma dikilmişti. Kapının güzelliği karşısında heyecanlanıp anahtarı yere düşürdüm. Gözlerim dolmuştu. En son kaç yıl önce kim bilir kimin kilitlediği kapıyı incitmeden açtım. İşte, ailemin geçmişi karşımdaydı. Geçmişten kalan masa, yatak, sandalye, kitaplık ve eskimiş kabarmış duvarlar beni görünce şaşırmış mıydı acaba? Yıllar önce dedem ve anneannem bir kez İstanbul’a gelmiş ve biricik evlerini ziyaret etmişlerdi. Evin kendilerine ait olduğunu avukatları aracılığıyla tüm evrakları teslim ederek tekrar resmileştirmişler birkaç hafta buralarda anılarını tazeleyip döndüklerinde geçmişte kalanları yâd edip benimle bir antlaşma yapmışlardı. Onlar benim yazar olabilmem için gerekli maddi desteği sağlayacaklar ben de ömrümün bir kısmını bu evde geçirecektim. Yıllar sonra kitaplarım yayınlanmaya başlayıp önce dedem sonra da anneannem bu dünyadan göç edince annem “Artık vakti geldi.” dedi ve aileme olan borcumu ödemek için bu ödül mü ceza mı? Yaşadıkça anlayacağım eve, antlaşmaya uymaya gelmiştim.

Ceza bu tamamlar sonra da kapatırım bu bahsi diye düşündüğüm İstanbul’un neşeli gündüzlerine, karamsar gecelerine, sarhoş gülüşmelerine, müptezel isyanlarına, yağmuruna, kışına, her gün şekil değiştiren insanına alışmış üstelik sevmiştim ve ait olduğum toprakların burası olduğunu anlamıştım. Aylar sonra annemde yanıma gelmiş ve sürekli ertelediği dönüş biletlerini bir süre sonra tamamen iptal edip, yanıma yerleşmişti. Ben kendimle mücadele içindeydim, bir şeyler eksikti. Aradığım hikâyeyi bulamıyor, yazdıklarıma kendimi ikna edemiyordum. Yayın evleri beğeniyor, insanlar ilginç buluyor ama ben, ah şu ben, içimdeki çatışmalarda sürekli vuruluyordum. Annemse geziyor, alışveriş yapıyor, her gün yeni yerler keşfediyor, yıllar kapağı açık kalmış kolonya misali uçup gidiyordu.

Günlerin panik halinde koşarak uzaklaştığı garip zamanlarda yaşamaya başlamıştık. Türk televizyonlarında insanlar ayrışabildikleri kadar ayrıştıktan sonra kimsenin bu ayrışmaları ne düşünecek ne de uygulayacak vakti kalmamıştı. Çünkü insanlık zor durumdaydı. Bir şeyler oluyordu. Her sabah başka bir sürprize uyanıyorduk. On gün önce Rusya kaybolmuştu hem de halkıyla birlikte sonra onları Çin, ABD, Kuzey Kore izlemişti. Dünyada hiç var olmamış gibi yok olmuştular. Ülkelerin tüm yüzeyini kaplayan göz alıcı bir ışık görülmüş, ışıkla birlikte ülkelerde kaybolmuştu. Gökyüzünde elips şeklinde çok hızlı hareket eden devasa araçlar dolaşıyordu. Cama yakın durmaya korkuyordum çünkü bir uzaylı tarafından yok edilme tehlikesi herkesin korkulu rüyası haline gelmişti. Evlerinin etrafında uçan gemileri vuran insanlığa önlem olarak, geceleri cama yaklaşan insanları küle dönüştüren uzaylılar vardı. İnsandan geriye bir sigara dumanı kalıyordu. Uzaylılar ilk defa bizimle rüya aracılığıyla iletişim kurmuşlardı. Uyumayanların ayakta gördüğü rüya onların iletişim araçlarıydı. Galata manzaralı yazı masamda oturup olanları yazdığım bir akşam, masamda gezinen kırmızı ışık kalbimin deli gibi çarpmasına neden oldu. Oturduğum yerde donup kalmıştım, gözlerim ışığı takip ediyordu. Bir süre sonra kaşlarımın ortasında hissettiğim ışığı duymaya başlamıştım. Bakmamı istediği bir nokta vardı. Galata’ya doğru başımı kaldırdığımda uçan aracında bekleyen bir uzaylı bana bakıyordu. Onu görür görmez korkudan titremeye başladım. Uzun ince gri parmaklarını ağzına götürüp sus işareti yaptı ve sonra bileğine taktığı cihaza dokundu ve “Ülke yok edilecek bu topraklardan artık gitmelisiniz.” dedi. “Neden sadece ben?” diye sabaha kadar olayı kişiselleştirmiştim ki tüm ülkeye dağdaki çobana, yayladaki köylüye, şehirdeki zengine, bilimcisinden, cahiline herkese aynı mesaj gelmişti.  Zenginler sabah ülkeyi terk etmeye başlamıştı bile. Özel, tarifeli fark etmeksizin uçakların biri kalkıp biri iniyordu. Annem “Bu sefer gitmeyeceğiz, burada kalacağız.” diyor, olanları anlamak istemiyordu. Onu bırakıp gidemezdim ama belli ki burada da artık kalamazdık. Sürekli ne yapacağımızı düşünürken gidenler gitmiş, kalanlar da ne yapacağını bilmez şekilde boş boş sokaklarda dolaşıyor, yağma yapıyor, kavga ediyor, doğdukları yüzyıla sövüyorlardı. Evden çıkamaz olmuştuk, annem çok yaşlanmıştı. Son günlerde biten ilaçlarını alamadığım için iyice halsiz düşmüş, sabahlara kadar inlemeye başlamıştı. Tansiyonu yükseliyor, şekeri düşüyor, ateşi basıyor, gideceğiz korkusundan ruhu sızlıyor, canı hep acıyordu. Çevremde kalan, sayısı onu geçmeyen insana ulaşmaya çalışıyor doktor arıyordum, doktor yoksa eczacı. Çok garipti diğer ülkeler sıradan yaşamlarına devam ediyordu. Uzaylılar sadece bizi tehdit ediyordu. “Gidin” ikazından bir süre ortadan kaybolmuşlardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Gitsem nereye gidecektim? Çocukluğumun geçtiği topraklar da yok edilmişti. Son olarak Çin’in yok edilmesinin ardından küçük bir Rum diyarının kaybolması insanlığın dikkatini bile çekmemişti. Uzaylıları çözmeye çalışıyorlar, iletişim yöntemleri geliştiriyorlardı ancak uzaylılar dost canlısı değildi. Dünyanın çekirdeğindeki enerjiye ihtiyaçları olduğunu söyledikleri kısa ve net bir bildiri yayınladıkları gün nihayet tüm insanlığı ne yapacağını bilmez bir telaş sardı. Çok geçmeden ikinci bir bildiri geldi. Bize verilen zaman dolmuştu ve yok edilecek ülkeler arasında birinci sıradaydık. Rüyamda tüm insanlığın toplandığı bir salondaydık ve onlara neye göre ilk sıraya yerleştiğimizi sordum. Mutsuz insanlar çoğunluğu sıralamasında ilk sırada olduğumuzu şaşkınlıkla öğrendim. Biri “ABD de mi öyleydi?” dedi. Rusya, Çin, Kore, ABD onları tehdit eden bir kimyasala sahip olduğu için ilk önce yok edilmiş. Hem de hiç uyarılmadan. İçimizden biri “Milyonlarca insan olarak gidecek bir yerimiz yok, biz oksijensiz yaşayamayız, sıkıştığımız bu yerde ölüp gideceğiz.” dedi. Uzaylı cevap verdi. “İsterseniz biz taşırız sizi, tabii bir şart var. Hiç canlı öldürmemiş olmak, bitki ve küçük böcekler de dâhil.” Dünyada bu şartı sağlayan insan yoktu tabii. Sadece bebekler başka bir gezegene taşınırken insanlar dünyanın son gününü beklemeye başladı. Dünyadan başka bizi kabul yer yoktu. Gidebileceğimiz bir yer vardı o da artık yasaktı. Şimdi Galata Kulesi’ne bakarak bu satırları yazıyorum ve yok edileceğimiz günü bekliyorum.

 

UZAY GEMİSİNDE TAŞ DEVRİ

Yazmak iyileştirir diyorlar.

Yazmak, yazmak, yazmak…

Bir karakter yazmaya başlasam ve ellinci sayfada karakterin güzelliğine kapılsam, yazdıklarım beni alıp kurgusal bir dünyaya götürse birileri bunları okusa ve hiç edebi olmamış dese kimin umurunda?

Dil neden var? Edebiyat gerdan kırıp kendini kurumsal zannetsin diye mi? Anlaşılmak içindi hani?

İletişim için, bilgi ve duygu alışverişi bir milyondan fazla sebep için. Dünya barışı için, sevgi için…

Kaçıp durduğum köşeler, yarım bıraktığım metinler, olay örgüsü karışan öyküler, kendini senaryo dilinde bulan hikâyeler…

En zor yüzyıl sınavı yapsalar 21. Yüzyıl birinci olmazdı orası kesin. İki dünya savaşı görmüş 19. ve 20. yüzyıl dururken baya gerilerde kalırdı ama insanların duygularını tamamen yitirdiği ve şekil yarışına girdiği yüzyıl yarışmasında 21. yüzyıl açık ara birinci seçilirdi. İnsanlar geçmişe dönmek istiyor ama şimdi de yanlarında gelsin.  Taş devri kafasıyla uzay gemisinde seyahat gibi bir kombinasyon çıkıyor ortaya.

İçimde bastıramadığım bir hüzün var. Var oluş amacımı gerçekleştiremiyor olmak kalbimi ağrıtıyor. Bunun gerçekleştirememe sebebimin kendim olmasıyla her gün, her saniye biraz daha yaralanıyorum. Sanki dünyada çaresi olmayan ve kimsenin daha önce duymadığı bir dert bu. Nasıl geçer başa çıkabilir miyim? Bilmiyorum. Bu döngü hep aynı şekilde ilerliyor, hep aynı yerde tıkanıyor.

Kendini değiştirmeden yazmak mı? Başkalarının istediği gibi ya da dediği gibi kurallara uyarak yazmak mı? Bu kuralları kim koydu sikerler deyip devam etmek mi? Ha bu arada geleceğe dair heyecan duyan var mı? Boşuna heyecanlanmayın, gelecek tam şu an. Ne yapıyorsanız resmin devamı öyle geliyor. Bütün gününü oturup karşısındaki tablete bakarak geçiren bir kadının geleceği nasıl olabilir? Bu ara sürekli yetişkin olmaya çabalıyorum. Hani çocuklar hemen büyümek ister ya veya ergenler büyümüş gibi giyinir aynı durumdayım aslında ben elimden geldiğince ağırdan aldım bu büyüme işini. Dünyada otorite olan yazarları okumadan yazılmaz diyorlar mesela peki bir sürü kimseyi yarım bırakınca ne olur? Yarım bırakılan kitaplar okunmuş sayılır mı? Yoksa okunmadığı için mi yarım bırakılır? İnsan kendini yarım bırakılan bir kitap gibi hisseder mi? bunun kitapla ilgisi nedir? Okunan yüzünden midir? Ruhumu saran kaşıntı sakinleşmiyor, dinmesin beklerken hızlanarak devam ediyor. Beni nereye götürdüğüne dair hiçbir fikrim yok. Biri çıkar son cesaretinizi de kırar ve bunu kendi yaralarının acısını bir süreliğine bastırmak için yapar. O kırılan son umudun, yitip giden özgüvenin umurunda bile olmaz. Sıkıldığı bir kıyafeti fırlatır gibi yapar bunu sonra da vicdanlı olduğunu, iyi insan olmanın zorluklarını, başka insanların yaptığı hataları sorgular. Kendi yaptığını kabul etmez. İyi taraftadır. Etkileyici gülüşüyle, bir şey anlatırken tüm dikkati sendeymişçesine dinler. İlgi ve alakası zirvededir “ama” ah o ama! Sonrası yoktur. Sonrasına ne cesareti vardır ne de kalbi. Yıkar gider kalan zerrecik özgüveni. Kolum kanadım kırık dersin ona o da derki sana “İyice kıramamışlar, dur ben daha iyi kırarım.” Kırıp döküp eline verir. Al devam et der. Orası kimseyi ilgilendirmez. Bıkarsın düşmekten, düşüp düşüp kalkmaktan. Kalkmak kolay görünür dışardan. Uykusuz gecelerden, kendinle verdiğin mücadeleden, içinde kopan fırtınalardan kimsenin haberi olmaz çoğu zaman. Arkasında gücü olanların başardığı, görüldüğü, yetenekli ve takdire şayan sayılanların ülkesi burası. Eğer her yer böyleyse. Bir göktaşının şu rezil insanlığı yok etmesini dilerim. Gerek yok evrene verdiğimiz zarar inanılmaz boyutlara ulaştı. Kötülüğün yaşamını sürdürmesinin ne anlamı olabilir? Biri bana söyleyebilir mi? İnsanlığa kötü bir haberim var. Sınavı geçemediniz. Acaba bu içinde bulunduğum döngü matriks sistemiyle alakalı olabilir mi? Belki de benim hayatım ucuz ve az levelli bir oyundur. Karakter maceradan maceraya koşup yeni kapılar açacağını ve amacını gerçekleştireceğini düşünürken oyunun bu kadar olduğunu bilmeden hareket ediyordur. Tıkandı işte. Her sabah yataktan heyecanla kalkacak bir amaç yoksa yaşamak, yaşamak olmuyor. İnsanları sevmiyorum. Kendimi tanıyamıyorum. Duygularım beni ele geçiriyor, ben onları yöneteceğime onlar beni yönetiyor. Yani ekonomisi çaresizce batan ve hiçbir kaynağı olmayan bir ülke gibiyim. Nasıl kurtulacağım bu döngüden? Nasıl, nasıl, nasıl? Küfür etmeye bile değmeyecek insanlar tanıdım. Herkes “aynı şeyi” istiyor hiç kimse “o şeyi” elde edemiyor. Travması travmama denk insanlarla karşılaşıyorum. Frekansım düşükmüş ya da ben düşüp kaldım ömrümün gençliğinde. Kutlamak istediğim bir doğum günü bile olmadı bugüne dek. Mitokondrim bozuk benim. Annemden mütevellit. Mutsuzdu hep. Hâlâ öyle. Onu aramaktan imtina ederim çoğu zaman. Kırgın ve üzgün sesini duymak, nasılsın? İyiyim cevabından sonra oluşan uzun boşluklar. Hal hatırdan sonra söylenecek bir şeyin kalmadığı gerçeğinin kalpte açtığı yara. Bir taşın uçurumdan yuvarlanmasına benziyor bir yakınınla hatta anneyle böyle uzak olmak. Uzaklaşmak istedikçe zihninin bir kenarında hep onu düşünmek. Bu sene defalarca ümitlendirdim seni anne. Senin istediklerini gerçekleştirmek çok zormuş demek sonra dur bir dakika neden onun istediklerini gerçekleştirmeye çalışıyorum bunu kim için istiyorum? Sorular kızgınlık yaratıyor. Öylece sürükleniyorum.

 

BEŞTEN SONRA NE GELİR?

 

“Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!”

“Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım biraz,”

Annem beni, “ilk defa” o gün dizlerinin üzerine oturtmuştu. İlk defa diyorum çünkü biz beş kardeştik ve ben en büyük olduğum için kucak sırası asla bana gelmezdi. Bana göreyse ben en büyük değildim, benden öncekinden sadece bir sene önce dünyaya gelme gafletinde bulunmuş, küçüklerden biriydim.

“Say bakayım kaça kadar sayabiliyorsun,”

“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz…”

“Okula başlayacaksın ona kadar sayabilmelisin.”

Gözlerim dolmuştu “Ben oyun oynamak istiyorum.”

“Hayır, sen büyüdün artık okula gideceksin. Sayıyorum tekrarla “Bir, iki, üç, dört,  beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on”

“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz bebekle ben oynayacağım.”

“Unut oyunu, yeniden say hadi!”

O gün deli gibi ağlamıştım, okul korkunç bir yerdi oyun yoktu, çok sıkıcıydı üstelik hiç tanımadığım bir yerde, beni tanımayan insanlarla saatlerce kalacaktım.

Dahası benim sevgimi umursamayan annemden de ayrı kalacaktım. Galiba o zamanlar en çok da bu duruma içerliyordum. O beni özlemeyecek üstelik benim özlemim de umurunda olmayacaktı.

Ertesi gün annem, babam ve ben okulun yolunu tuttuk. İçimden sürekli dua ediyordum. Beni çok küçük bulup kabul etmesinler diye. Aslında babam da benim okula başlamama pek sıcak bakmıyordu. Eliyle tuttuğu elime bakıyor, anneme “Çok küçük almazlar.” diyordu. Ancak annem ani bir kararla okula başlamam gerektiğini söylemişti ve vazgeçmeye de hiç niyeti yoktu.

Okula vardığımızda geniş bahçenin içinde üç katlı bir bina bizi bekliyordu. Bahçedeki top sahasına, ağaçlara ve oyun alanına bakakalmıştım. Bizimkiler beni sürükleyerek birinci sınıfların kaydının yapıldığı yeri öğrenip aceleyle müdür yardımcısının odasına doğru koşan adımlarla vardılar. Kapının önünde babam kararsız annemin yüzüne baktı, annem sert mimikleriyle babamın yüzüne bakmadan başıyla kapıyı çalmasını işaret etti. Babam çekinerek kapıyı çaldı. İçerden boğuk bir “Gel,” işitildi.

İçeri girdiğimizde müdür yardımcısı sigara dumanlarının arasında kaybolmuş, radyodaki türküye eşlik ediyordu. Duman bulutunun arasında önlüğü bile olmayan, meraklı ancak ağlayan bakışlarla kendisini inceleyen beni görünce şaşırdı.

Boğazını temizledi “Evet, ne vardı?” diyebildi.

Babam “Hocam çocuğu okula kaydettirmeye geldik.” dedi.

Adam şaşırdı “Ee, okul başladı, neden bugüne kadar gelmediniz?”

Annem umursamaz bir tavırla “ Memlekette işlerimiz vardı, ancak bitti.” dedi.

Müdür yardımcısı beni bir süre inceledikten sonra başını sağa sola salladı ve söylenerek kimliğimi istedi. Babam gömleğinin cebinden çıkarttığı kimliği uzattı. Adam kimliği görünce kaşlarını çatarak tekrar bana bakmaya başladı.

 “Kimliğe göre 6 yaşında ama daha küçük gösteriyor.” dedikten sonra annem ve babamı sorgulayan bir ifadeyle süzdü. Sorusuna yanıt alamayınca da, radyonun sesini kıstı ve bir süre yanıt bekledi.

Annem, “Büyümesi yaşıtlarından geri ama çabuk öğreniyor,” Ben üzülen mimiklerimle müdür yardımcısının masasındaki renkli kalemleri izlerken annem elimi sıkarak “Hadi 10’a kadar say hoca da duysun,” Ben omzumu silkip “Bana ne!” Annem dişlerinin arasından “Hadi” diye ısrar edip elimi iyice sıkınca “Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz,” Müdür yardımcısı piyes izleyen bir ifadeyle eliyle burnun gerisine attığı gözlüğü sıkıca tutarak annemi, babamı ve beni dikkatle izlemeye devam etti. Bize sanki gözlükle değil de büyüteçle bakıyor gibiydi. Tekrar kimliğimdeki doğum tarihine baktıktan sonra bir süre söylendi ve başını sağa sola sallayarak kimlik bilgilerimi kayıt defterine geçti.

“1-D sınıfında. 3. kata çıkın Gülşen öğretmenin sınıfına başlasın.”

Annem ve babamın bir yükten kurtulmuşçasına aydınlanan yüzleri benim içimde güneşin batmasına sebep olmuştu. Çünkü ben altı yaşında değildim. Daha beş yaşındaydım üstelik yaşıtlarımdan ufak ve çelimsizdim. Bizimkiler sınıfın en üst katta olmasından memnuniyetsiz yukarı çıktılar. Ben de içimden öğretmen beni kabul etmese de eve gidip oyun oynasam diye dua ediyordum.  Üçüncü kata geldiğimizde, 1-D sınıfı kolayca bulundu. İçerden sesler geliyordu, öğretmen gürültü yapanlara bağırıyordu. Babam kapıyı çaldı, öğretmen kapıyı açtı ve karşısında bizi görünce şaşırdı. Sınıfa dönüp bir kez daha “Çizgileri çekmeye başlayın, geliyorum!” diye bağırdıktan sonra kapıyı kapatıp yanımıza geldi.

Babam, “Hocam, çocuğu kaydettirdik de sizin sınıftaymış.”

Öğretmen bana baktı ve şaşırdı, “Nasıl olur, bu çocuk çok küçük”

Annem “Küçük değil yaşıtlarından geri büyüyor.”

 Anneme inanmayan öğretmen kimliğimi istedi. Babam kimliği verdi, öğretmen bir bana bir kimliğe uzun süre baktı ancak ikna olmadı.

 “Olmaz, bu çocuk ezilir alamam seneye başlasın.”

Öğretmen ikna olmayınca babam da olaya dâhil oldu. “Olur mu hocam geri kalır, yaşıtlarıyla okusun.” Öğretmen “ Yaşıtları bundan iri, çok zorlanır, seneye gelin.”

 Bir süre bu anlamsız diyalog devam etti. İçim biraz ferahlamıştı, bu kadın beni almayacaktı. Eve gidip ne oynasam acaba diye düşünmeye bile başlamıştım.

Öğretmen “Artık içeri dönmem lazım, biraz büyüsün öyle gelin!”

Bizimkiler ikna olmuyordu, olay inatlaşmaya dönmüştü. Öğretmen kapıyı araladığında babam beni içeri doğru omzumdan ittirip “Hocam, kaydını yaptık artık olmaz,” dedi.

 Öğretmende aynı şekilde beni dışarı ittirip “Olmaz diyorum,”

Annem “Olur, alışır hemen,” diyerek tekrar içeri ittirdi. Bu diyalogların arasında ben bir sınıfın içine bir dışına gidip geliyordum ve nihayetinde bizimkiler kazandı, ben sınıfın içinde kaldım ve okula başladım. Diğer çocuklar gibi ağlamadım hem ağlasam ne olacaktı ki? Onlar annelerini özleyip ağlıyordu benimkiler beni istemiyordu bir saattir bunun savaşını veriyorlardı. Öğretmen önlüğümün, çantamın, defterimin hatta kalemimin bile olmamasını bahane etmeye çalışmıştı ama başaramamıştı. Babamla birlikte en arka sıraya oturmuş, tahtaya çizilen anlamsız düz çizgileri izliyordum. Okulu saçma bulmuştum, uykum gelmişti. Babam ilk ders benimle oturduktan sonra sıkılmaya başlamıştı bile.

Ben uyuklarken “Sakın uyuma, al şu kâğıdı kalemi öğretmen ne diyorsa yap sana defter, kalem, çanta alıp geleyim,” dedikten sonra koşar adımlarla sınıftan ayrıldı. Artık okula alışmaktan başka bir çare yoktu. Sınıfı incelemeye başladım. Birbirinden farklı bir sürü çocuk kendi halinde bir şeyler konuşuyor, gülüyor, sınıfta geziniyordu. İlk dersi kaçırmıştım. Tahtadaki düz çizgileri anlamaya çalıştım ancak hayatımda ilk defa gördüğüm için bir fikir yürütemedim. Düz çizginin yazı yazmaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünerek öğretmeni izlemeye başladım.

Öğretmen en ön sıradan başlayarak elindeki kırmızı pilot kalemle herkesin defterine yan yana iki düz çizgi çekip sıradaki öğrenciye doğru ilerliyordu. Ben de önüme koyulan emanet kâğıt ve kalemi alıp işe giriştim. -Bir sıra düz çizgi ardından bir sıra boşluk sonra tekrar aynısı.-

İçimden neden bu kadar uğraşıyoruz ki diye düşünmeye başladım ve şahane bir fikir buldum. Tüm sayfaya boydan boya düz bir çizgi atıp araları silerek boşluk bırakmak çok daha pratikti ancak henüz kalem tutmakta çok yeniydim. Kalemi elime alıyordum ama parmaklarımın arasından kaydığı için bir türlü istediğim gibi hareket ettiremiyordum. Defalarca denedikten sonra nihayet sayfanın tam ortasına kadar düz bir çizgi çizmeyi başarmıştım ki öğretmenin sinirli bakışlarını tepemde yakaladım.

Bana baktı, “Ne yapıyorsun, sen?”

Anneme ve babama çok kızgın olduğu için ve ben de maalesef onların temsilcisi gibi orada bırakıldığımdan kendimi savunsam da anlayışlı davranılmayı hak etmiyordum. Öndeki çocuktan aldığı silgiyle önümdeki tek yaprağı hiddetle söylenerek silmeye başladı.

“Küçücük çocuğu bırakıp gittiler başıma, işin yoksa birde bununla uğraş!”

Ben öğretmeni, beyaz gömleğini, kıvırcık bulutumsu saçlarını, kırışmış yüzünü, yamuk ön dişlerini, kırmızı renkli yırtmaçlı kalem eteğini ilgiyle izlerken bir bağ kurmaya çalışıyordum. Ancak onu ciddiye alamıyordum çünkü o, bugüne kadar gördüğüm insanların tamamından farklı kıyafetlere sahipti ve gereksiz sinirliydi. Bu kadar sinirli olmasının tek sebebi ben olamazdım, sadece beni değil içi dağları da aşan bir öfkeyle doluydu.

Akşamüzeri babam sınıfa elinde büyük bir karton çantayla döndü. Öğretmen tabii ki yaptığımı biraz da kendini haklı çıkaracak abartıda anlattıktan sonra babamın aldığı çantayı da göstererek

 “Çanta çocuk kadar, anaokuluna bari verseydiniz, yazık olacak,” dedi. Babam “Alışır, alışır” diye zorlama bir gülümsemeyle boyum kadar çantayı sırtıma taktı ve sınıftan ayrıldık.

31 Aralık 2024 Salı

 Düz bir yazı

Kurstan bir öğretmenime bloğum var demiştim. Uzun zamandır buraya yeni bir şey yüklemiyorum ve her gördüğünde neden yeni bir şey olmadığını soruyor. Şaşırıyorum çünkü kendisi türkçe bilmiyor. 

İçimde bir buz kütlesiyle dolaşıyorum ortalıkta. Doğu, batı, kuzey, güney cephelerinde savaşlar kaybedilmiş, ağır yenilgiler alınmış. Bu hislerle 2024'ü kapatıyorum. İstediklerimden çok uzak...

Sebepleri sorgulamıyorum. Ben bunca yenik. 

Yazdıklarımın gücüne güvenirdim, düştüğümde ayağa kalkmayı hep becerirdim ama artık öylece yerde kalmak istiyorum. Karanlık bir odada ışık aramadan oturmak. İnsanlı dünyaya göre değilim. Gezegenle bir sorunum yok cinsimle tüm sorunum. Yeşermeyen düşler, tomurcukken donup düşen umutlar benim yorgunluğum. Hayat bu kadar zor olmamalıydı. İnsan bir şeyi hayal edip çalıştığında kapılar açılmalıydı. Böyle coğrafyanın, böyle anlayışın, zorbalığın kim bilir kaçıncı kurbanıyım ben. İçim uzaklara savruluyor dışım hep aynı yerde. Bir çıkış arayışında sürekli kendi kendime söylediğim bir şey var.

 İnsana sığınma. İnsana sığınma. 

Sadece ben miyim? Her şeyi sorgulayan, bakışlardaki yalanları yakalayan sürekli kusma isteği duyan.

Mutlu olabilmek için kaç çikolata daha tüketmeliyim bilmiyorum. Ciğerim ağrıyor, söyleyemediklerim kalbimde anlamsız bir ritimde sürekli yankılanıyor. Nemli gözlerim, hadsiz düşlerimle bu seneyi de böyle kapatıyorum. O çok istediklerimden uzak... 

Dilini bilmediğim bir ülkede; bir bankta, gerçekleşmiş hayallerim yanımda uzanmak isterdim. Özgüvenimin verdiği mutlulukla dünyadaki mutlu sesleri, yıldızlara bakarak dinlemek isterdim. 

Yaşamak kolay şey demeyi girdiğim tüm savaşlardan zaferle ayrılmayı, her zaman bir yolu vardır demeyi çok isterdim. 

Şans diye bir şey var ve bu dünya sadece maddeden ibaret değil... 

8 Eylül 2024 Pazar

 

NE YAPALIM TABİATIM BÖYLEJ

Puslu griliğin ardına saklı keskin bakışlarını tecrübesiz gözlerime dikti.

“Neden yazıyorsun?” diye birkaç kez tekrarladı. Yazdıklarımı okuduğu bir akşamüstü ya da dinlenmeyi tercih ettiği herhangi bir zaman diliminde benim için zaman kaybı diyordu.

Aslında bende neden yazdığımı bilmiyordum. Bir şeyler oluyordu, biri içimdeki dünyanın üzerine sisten oluşan koyu karanlık bir örtü örtüyor, işte o zaman ben de yazmaya sığınıyordum.

Bu soru birinin kafamın içindeki prizi sürekli açıp kapatmasına neden olmuştu. Bir yanıyor, bir sönüyor tam yakalayacakken gözden kayboluyordu cevap.

Bazen birini kafaya takarım, o başkalarıyla konuşurken uzaktan izlerim, değerli bulurum bana katacağı bakış açısının ya da arkadaşlığını dilerim ve onun için önemli biri olmaya karar veririm sonra da bu düşüncemi unuturum.

 İşte hoca için de böyle düşündüm. O başkalarıyla havadan sudan, edebiyattan konuşurken, ben hep onu izledim. Yüzündeki çizgilere saklanmış tecrübeyi, duruşundaki inceliği, gülüşündeki bilgeliği, bakışlarında ki sakinliği…

Onun benim için düşündüklerini tahmin ediyorum az anlamda olumsuz çok anlamda da öyle de neyse. Çünkü ben maalesef göründüğüm gibi değilim. Tanıştığım insanları ters köşe etmeye bayılmam ama Teoman abimizin de dediği gibi “Napiim tabiatım böyle.” Hoca büyük ihtimal beni hırslı buluyor. Hırs değil hâlbuki bu “Varoluşumu anlamlandırma sancısı” Yıllardır görmezden geldiğim bu sancının tek ilacı parmak uçlarımı klavyenin üzerinde gezdirmek. Aklıma geleni büyük bir iştahla yazıyorum, yazdığımı seviyorum, sevdiğim her kelime benim atomlarımdan bir bağlantı içeriyor. Ruhumun koridorlarından bir taş. Kesemem hoca diyorum, değiştiremem sıvayı kazıyamam, taşı yerinden sökemem. Hocayla ilk tanışmamız zoom üzerinden oldu. Sanallığın uzaklığında beni genç, deneyimsiz, çocuksu ve hayalperest buldu ya da ben öyle hissettim. Utanarak söylemeliyim ki olmak istediğim yere yıllar var, kıyasladığım yaşıtlarıma bakıp söylüyorum bunu. Sanki yüz milyon yaşta ve daha ilk basamaktayım.

 Geçenlerde 9 yaşında bir çocuğa “Sen istediğin her şey olabilirsin ama benim istediğim çoğu şey için geç artık,” dedim. Çocuk kaşlarını büktü bana üzgün gözlerle baktı. “Neden?” diye sordu. “Umarım bir gün bunu düşünmek zorunda kalmazsın,” dedim. Kendimce çocuğa “Ne olmak istiyorsan erken farkına var ve sıkıca tut onu.” demek istedim. Çocuk ne anladı, bilmiyorum.

Aşırı zevk alıyorum hayatın komedisinin içindeki acıları keşfetmekten ya da işte tam tersi. Asya mutfağı tadında bence hayat. İnsanlar çok ciddiye alıyor ve ben onlar kadar ciddiye almadığımda sürekli ama sürekli yargılanıyorum. Ya hu ben de böyle yaşamaya karar verdim. Her şey kuralına göre olmak zorunda mı? Kim koydu bu kuralları? Her yerde, her an kurallar, kurallar, kurallar… O kadar kurallardan nefret eden ve kendine göre yorumlayan biri olarak memur olmam da bence hayatın kara komedisinden başka bir şey değil. Çocukken evdeki en uyumsuz, en başkaldıran her şeye muhalefet olan ve babamın sürekli canını sıkan bendim. Şimdi de yöneticilerim genelde benden sorumlu müdürlere “ Bu kız niye böyle?” diye sorarlar. Neymiş efendim koridorda koşuyormuşum, neymiş telefona piyano uygulaması indirmiş, kurumun milyonluk kuyruklu piyanosunu gizlice kurcalıyormuşum, neymiş müfettişe “Bilgisayarıma bir şey oldu siz anlar mısınız? “diye soruyormuşum.

Sürekli kendime “Normal ol,” çağrısı yapmaktan yoruldum. Derdimi kısa cümlelerle anlatmalıyım sayfalarca yazınca malum imla kayıyor, hoca da bir noktada sıkılıp “Hay senin öyküne…” deyip okumayı bırakıyor.

Bu hocayla ikinci görüşmemizdi ve ben tanımlayamadığım duygularla baş başa kalmıştım. Uyuyamıyordum, içimde biri sürekli o akşam olanları yazıyor ve benimle alay ediyordu. Yatakta doğruldum gece lambasını açtım ve başucumda suyun yanında duran manifest defterime baktım. Oraya yazdıklarımdan ses çıkmıyordu, deftere içimi dökmeye karar verdim. Son sayfaya yazdıklarımla karşılaşmak istemediğimi fark edip sonraki sayfadan yazmaya başladım.

 Umarım “ki” doğru yerde birleşiktir.  “-de’lerin, - da’ların” ayrısına da birleşiğine de neyse küfür etmeyeceğim. Al işte kimsenin okumayacağı bir kuytu defterde yine kendim oldum.

Son günlerim zaten bombok sanki bir savaştayım ve sürekli biri gelip “Komutanım hani o güvendiğiniz dağlar vardı ya, onlar başka gezegene taşınmaya karar verdi,” gibi haberler sayesinde, - güneş gibi doğuyor karanlık içime-

Yazdıklarım, çöpmüş meğer desem kesin gülerler bana. Bazı insanların “Senin ne derdin olabilir?” derken sesindeki şımarığı utandıran küçümseme tonlaması bile gözlerimin dolmasına yetiyor artık. Anlamıyorlar gerçi bilmiyorlar da aylardır aynı patinajda teker eskittiğimi.

 Geçen akşam sehpayla dertleşirken yakaladım kendimi. Denizin ortasında kalmış boş bir sandal gibi oradan oraya savruluyorum. Kale sürekli yıkılıyor, ben yapıyorum, o yıkılıyor ve bu sonsuz döngü devam edip gidiyor. Hocanın söyledikleri de beni yerle bir etmeye yetti. “Kızım niye yazdın bunu?” diye sordukça o, ben diyemedim nedenini, “Neden?” Yaşadım da o yüzden. Cevap aslında çok basitti.

Hadi o öykü öyle oldu amk. -Bu küfür kimseye değil öylesine, boşluğa. Yani muhakkak hak eden birileri vardır ama şu an onlar aramızda değiller.- Peki ya yunuslu öyküm? Dülger balığıyla tek ortak noktaları suyun içinde yaşıyor olmaları. Biri denizde yaşıyor diğeri okyanusta. Onu da sevmedi. Baştan kur olmamış dedi. Yazılan şeyin yeniden kurgulanmasının ne kadar zor olduğunu bilmez gibi. Çok sevdiysen çocuk romanına çevir dedi. Çocuk romanının neresinde bir balık diğerini sevdiği kıza çiçek götürüyorken cama çarparak canice öldürür. Tamam, hadi imla kıt, dilbilgisi göz kanatıyor, hikâyede mi kötü?

Tüm bu hayal kırıklıklarının ardından rezil akşamıma harika bir final yaptım. Hocaya kendimi anlatabilmek için evin yolunun dörtte birini Ankarayla gitmeye karar verdim. Neden yazdığımı anlatmaya çalışırım biraz sohbet ederim diye düşünürken kısa yolculuğuma birkaç saçmalık ve aptallık sığdırdım. -Normalim bu çünkü- “Nasıl gideceksin?” sorusuna çantamda rastladığım metro kartına sarılarak hocayla yürüttüğüm kem küm sohbeti devam ettirmeye çalışırken “Ankarayla,” dedim ve kendimi gişelerin önünde buldum. Herkes güzelce kartını çıkartıp ödemesini yapıp geçerken, ben kartımdan ümitsizdim. Kart benden çok daha güçlü bir ses tonuyla “Yetersiz bakiye” dediğinde ben çoktan onların yanından uzaklaşmıştım. Sevgili ülkemin değersiz banknotlarıyla hemen bilet gişesine koştum. Muhteşem şansım “Benim çişim geldi, ben kaçar” demesin mi? Hoca ve yanındakiler beni izleyip şaşkın, sakar, heyecanlı kişiliğimi onları bekletmiş olmanın kızgınlığıyla izliyor gibiydiler. Büyük ihtimal onlardan neden istemediğimi düşündükleri için hiç göz teması kurmadan bulduğum ilk bilet gişesinden karta para yüklemeyi başardım nihayet. Kimden miras olduğunu bilmediğim aptalca huyum yine peşimi bırakmamıştı, gereksiz gurur çoğu zaman kendi mevzularımı kendim halledeyim derken beni perişan ediyordu. Çoğu zaman ailemden bile asla yardım talebinde bulunmam. Bu ilişkilerimin kopuk, uzak ve hatta kuzey kutbu sınırlarında olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Alışkanlık işte. Kartı doldurduktan sonra beni bir korku sardı. Ya yukarı doğru esneyen enflasyonumuz sebebiyle bilet fiyatları yine arttıysa bu sefer bana kesin küfrederler diye işimi sağlama alıp, güvenlik abiye “Tam bilet 15 TL di mi?” diye sordum. İçimden de “Lütfen evet desin” diye dua ediyordum ki şansım çişini yapmış galiba neşeyle “Geri döndüm” dedi. Derin bir nefes alıp, biletimi bastım. Hocayla konuşmaya devam etmeye çalışırken, metro tarafında olduğumun farkına bile varmadım. Hoca “Yitirmezsem buldum” tadında bir yılgın bakışla bana “Bu taraf metro, sen nereye gideceksin?” dedi. Yanlış tarafta olduğumun farkındaydılar. Gruptakiler halime güldü. “Ankaray için karşıya geçmen lazım” dediler. Ben de koca ankaray yazısını fark etmemiş gibi “Aaa tabii” dedim ve yanlarından kaçarcasına ayrıldım. Yine rezil olmuştum. İyi akşamlar bile dememiştim bence bu tarz nezaket cümleleri grup için önemliydi. “Nasılsın, iyi günler, iyi akşamlar” bunlar bana görünmez, anlamsız cümleler gibi geliyor. Yani söylemesen olmaz, duymasan olmaz ama söyleyince de gelen geçiştirme cevabın bir anlamı yok gibi.

AŞTİ’ye yaklaştıkça içimi büyük bir hayal kırıklığı bulutu kapladı. Hocanın öyküde yaptığı düzeltmelere bakmaya başladım sayfalar ilerledikçe kâğıtta ki kalem izleri kayboldu. Sağlık sigortasına basmış öykümü çok sayfa olduğu için kredi kartı dökümü, aldığı öykü kitabı faturaları derken müsveddelerini değerlendirmiş işte.  Anlamadığı yerler olmuş, çizmiş sormuş belki de zaman kaybı olarak gördüğünden bir noktada sıkılıp bırakmış. Tüm bunları düşünürken Ankara ayazıyla burun buruna geldim. Gecenin o vaktinde dolmuş bulamadım. Büfeye sordum. Büfeci gayet netti. “Bu saatte geçmez” dedi. Ben zorlayıp “Hiç mi?” diyerek sordum. Adam başını sağa sola sallayıp geçti. Önceden taksiciler tarafından birkaç kez dolandırıldığımdan onları köpek balığı sürüsüne benzetmeye başladım. Yolcu değil de kurbandım sanki. Taksiciler bana bakarak “Taksiiii” diye bağırmaya başladı. Her bağırış bir alt metin barındırıyordu. “Kızım bırak inadı”, “Gel tamam bu sefer dolandırmayacağım”, “Hadi sabaha kadar ne yapacaksın, bırak inadı!”, “Bak etrafta hiç kadın var mı?” Biraz pazarlık yapıp taksilerden birine atladım. Dışım donmuş, içim yanmıştı. Bazen birilerini düşünüyorum, nasıl başardıklarını? Bazen de kendimi düşünüyorum ve neden başaramadığımı?

Tüm bunları yazarken gecenin bir vakti bir mesaj geldi. Ondan gelen mesaja cevap vermekte vermemekte beni telaşlandırıyordu. Aptalca bir heyecan duyuyordum. O da başarısızlıklarımdan biriydi. Vazgeçemiyordum. Şimdi bu “o” kafa karıştırmasın. Başarılı bir gönül kazası.

Artık niye yazdığımı da bilmiyordum. Ne cümlelerim gerdan kırıp kendini tekrar tekrar okutuyordu ne de bana bakanlara güneşli bir gelecek vaat ediyordum. Zaten son günlerde iyice görünmez olmuştum. Gölge gibi dolaşıyordum. Mutsuz bir gölge. Neşeli insanlar varlık kazanıp mutluluk bulutunda dans ederken ben ortalıkta organik bir atık gibi dolaşıyorum. Umudun yoksa organik bir atıktan farkın yok işte. Tüm bunlara inat sabah yepyeni bir sürprizle uyandım güne.

Yüzümde elmacık kemiğimde kırmızı bir şey çıkmış. Sanki beni kendince temsil etmeye karar verdi. Herkes yüzümdeki o şeyin ne olduğunu sormaya başladı.

 Diyemedim hayal kırıklığının dışa vurumu diye tabii. Kimi acıdı, kimi yerime de endişelendi. “Doktor görmeliymiş,” ne diyecekse? “Takma, varlık sebebin belki de başka mı?” diyecek. Demesin sussun kaldıramıyorum, yazmak olduğunu düşünüyordum. İçimi dökmekmiş bu yaptığımın adı. Hocaya göre “Beş para etmez” işte. Yazdıklarımı hangi kategoride sınıflandıracağını şaşırdı adam, ben kendi kategorimde yazıyorum galiba. Bana gelip fısıldıyorlar, birden ağzımda bir tat hissediyorum. Bir yerlerde kapılar açılıyor, hiçbir yerde göremeyeceğim ilginç manzaralarla karşılaşıyorum. Bazen bir resim galerisinde boyutlar arası gezip misafir ağırlıyorum. Bazen bir gezegen dünyaya iniyor ben ona doğru koşuyorum, bazen tavuk olup en sevdiği yemek solucan diye tavuk arkadaşıma küsüyorum, bazen de ne kadar yazmak istemesem de içimden bir türlü atamadığım o yüzden de bir türlü hayatımı yoluna koyamadığım biricik saplantımı yazıyorum. Herkes aynı şeyleri yazmak zorunda değil bence. Aynı şeyleri hissetmiyoruz çünkü. Bence okyanusta olduğu için acı çeken yunusa da kulak vermeli. Tıpkı kuyu başında bekleyip tulumbayla dertleşen kıza kulak verildiği gibi. Dirmit değilim belki hayat boyu da olamayacağım ama ben de böyleyim. Bu kadar yıl geldikten sonra da değişmez bu tabiat. Eşyanın da canı vardır. Zihnin sınırlarını zorlamak adrenalin yaratır, insan başka varlıkları da duymalı. Belki bir uzaylıyla sarılmalı ve bunu heyecanla anlatmalı. Sonuçta yaşadığımız yer hepimizin ortak alanı.

 

ÇUKUR

Sevgili belediye, bu mektubu kaleme alma sebebim; yazdığım dilekçelerin bir türlü size ulaşmaması. Ben bürokrasi işlerinden anlamam, kâğıt kürek işlerinde de iyi değilim kabul ama siz de şikâyet ya da taleplere pek duyarlı değilsiniz.

 Aslında ben sizi bir mekâna gittiğimde önce buyur eden sonra da göz göze gelmemek için bin dereden su getiren garsonlara benzetiyorum. Hatta eminim onlardan birkaç tanesiyle karşılaştığınıza da her neyse konumuz bu değil. Konumuz mahalle sakinlerinin bile farkında olmadığı fakat benim arabayla her seferinde pat diye sert bir biçimde içine düştüğüm çukur. Hani şu üst geçitten sonra sağa ayrılan yolun üzerinde. Merkez Cami’nin tam önünde. Ne zaman o yoldan geçsem, içine düşüyorum ve içimde o ses yankılanıyor. “Şu çukura düşmeden geçmeyi de öğrensen her şey tamam olacak.”

 Hiçbir şey tamam olmadı. O, bir mürekkep lekesi gibi içimde kaldı ve ben ne zaman o çukura düşsem, sağ koltukta karışık saçları, bulutlu gözleriyle belirerek en can alıcı bakışlarıyla bana dönüp hep aynı şeyi söyledi. “Çukura düşmezsen her şey tamam.” O zamanlar masum bir ahmaklıkla gülümsüyordum, nereden bilecektim çukurun benim kara deliğim olacağını.

Yol dar olduğundan orada arabayı biraz sola kaydırıp çukuru ortalamak hiç kolay değil. Çukuru kapatmaya çalışmadan önce birkaç kez sürüş teknikleri dersi bile aldım. Tek istediğim o kocaman çukuru ortalayarak geçmek ve o sesi susturmaktı. Hatta sürüş eğitmenimle defalarca çukurun üzerinden içine düşmeden geçmeyi başardım ama yalnızken başaramadım.

   Bir gece yarısı herkes uyurken bizim binanın bahçesine indim. Elimde kazma kürek gören komşular anneme şikâyette bulunmuş. “Senin kız iyice kafayı yedi,” demişler. Ertesi akşam eve girmek için geç saatlere kadar dışarda bekledim. Evdekilerle ve sorularıyla karşılaşmak istemiyordum. Parmak uçlarıma basarak içeri girdim ve merdivenleri tırmandım. Annem, mutfakta, oturma odasında, yatak odasında yoktu. Dinledim, benim odamdan ayak sesi geliyordu. Oraya çıktım. Ortalığı silmiş, süpürmüş odamın eşyalarını düzeltiyordu. Beni perişan hâlde görünce endişelendi. Bakışlarından ne düşündüğünü anladım. “İlaçlarını almıyor musun, yine mi onunla görüşüyorsun?” gibi anlamsız sorularla kafamın etini yedi. Hayır, çukurla ne alakası varsa ilaçların? Hem hangi ilaçlardan bahsediyorlar tam olarak anlayamadım “O” dediği de kim hiçbir fikrim yok.

   Elimde kazma kürek ve bir de alt komşunun balkonundan aşırdığım çamaşır kovasıyla bahçeye indim. Geçen yaz parlak sarı renginden dolayı indirime giren yağmurluğum da üzerimdeydi. Kapüşonu başıma geçirdim ki kimse beni fark etmesin. Kazmayı toprağın bağrına salladım birkaç kez. Kazma sert bir şeye denk geldi. Taştır dedim. Sallamaya devam ettim. Ancak kazmanın sesi taşa değer gibi değildi. El fenerini açmak zorunda kaldım. Feneri açtım, nasıl bir taşsın sen dedim ki meğer taş değilmiş, apartmanın yöneticisi gençlik hatıralarını bir sandıkla bahçeye gömmüş. Sabah özür dileyip eşine teslim ettim. Bu arada birkaç fotoğrafa da bakmış bulundum. Bizim yöneticinin eşi eskiden ne esmermiş. Göz rengi bebekken değişir sanıyordum ama belli bir yaştan sonra değişenini de gördüm. Yöneticinin evinde benden sonra bir gürültü koptu, sebebini anlayamadım.  Neyse toprağı çamur kıvamına getirdim. Kovayı sırtlandığım gibi kara deliğin yanına koştum. Eğilip yakından incelerken bana “Kaçtığın şeyden kurtulamazsın,” demesin mi? İyice sinirlendim. Suçunu bilmez gibi bir de edebiyata başlamış. Kürekle yüzüne yüzüne attım çamuru sonra da iyice yedire yedire dümdüz ettim ve o alaycı suratı kapanıp gitti. Eve döndüm, o gece ilk defa rahatça uykuya daldım. Anladım ki benim uykusuzluğumun nedeni de o geri zekâlı çukur! Sabah uyandım, duşumu aldım. Dişlerimi fırçaladım. Neşeliyim diye iştahım yerine geldi. Kahvaltı bile ettim. Arabama bindim, sevgili kara deliğim artık yoktu ama ne olur ne olmaz diye işe gidiş yolumu değiştirdim. Normalde iş dönüşü o yolu kullanıyorum. Neyse birde ne göreyim. Dün gece benden sonra yağan yağmur çamuru almış götürmüş. “Yine yenemedin beni,” dercesine suratında alaycı bir gülümsemeyle karşımda duruyordu. Büyük bir gürültüyle çukura düştüm. Kafamda aynı ses yankılandı. Evet, sevgili belediye -ben o gün o çukura yine düştüm.- Dev bir kapana kısılmış gibi bile göre… Şaşkınlık içinde.

Daha sert bir çözüm bulmayı kafaya koymuştum. İş yerinde tüm gün başımın belası kara delikten nasıl kurtulurum diye düşündüm, düşündüm, düşündüm. Bizim çaycı Hasan abi var. Saatlerce hareketsiz halde aynı noktaya bakmam dikkatini çekmiş. Oysa ben hareketsiz değildim, sadece aklımdakini hayalimde uyguluyordum o kadar. Dedi ki, “Çimento denedin mi?” “Ne parlak bir fikir,” dedim. Hasan abiyi tam alnının ortasından öptüm. Çantamı aldım, çimento aramak için yola koyuldum. En sağlam çimentoyu nerden bulurum diye Siri’ye sordum. “Eskişehir için yola çıkılıyor,” dedi. Birkaç saatlik yol, geceye çok var dedim. Yola koyuldum. Bazı önemsiz sapakları atladığım için Sakarya’ya varmış bulundum, önüme çıkan ilk inşaata girdim. El ayak çekilmiş, hava da kararmıştı. Çimentonun sıvısını bulamadım. Boş bir çuval aldım, harcı çukurun yakınında bir yerde internetten bakıp yaparım dedim. Çuvalı attım arabaya saatler sürdü kara deliğe yeniden ulaşmam. Havaya baktım, güneş yoktu ama ay yerindeydi. Caminin tuvaletine indim. Tuvalet girişindeki dubaları alıp yolu kapattım.

 Paspas kovasına internetten okuduğum tarife göre toz çimentoyu döktüm. Harcı paspas yardımıyla karıştırdım ve çukurun yanına götürdüm. Bana “Beni yenemezsin gel barışalım,” demesin mi? Ah sevgili belediye o ne yüzsüzdür, sen bilmezsin. Utanmadan onu artık kabullenmemi bile söyledi. Dinlemedim tabii o hadsizi! “Güle güle,” deyip bastım yüzüne çimentoyu.  “Artık sesini duymayacağım için çok mutluyum,” dedim. Çimentonun altından bana pis pis güldü. Benden ne istediğini anlamıyorum. Neyse ki üzerine bir kova daha çimento boşaltınca yüzü de sesi de ortadan kayboldu ben de rahat bir nefes aldım. Gece sessizce eve girdim. Herkes uyumuştu. Ayakkabılarım öylece çimentoydu. Onun o aptal suratı kaybolsun diye ayağımla iyice basıp çimentoyu yüzüne yedirmiştim. Ayakkabılarımı bir poşete koyup sakladım. Çukurdan bana hatıra olsun istedim galiba…

Ertesi gün o kadar mutlu uyandım ki. Kara delik artık yoktu. İtiraf etmeliyim içimde bir boşluk hissettim. Mürekkep lekesinden kalan o son cümleyi de yok etmeyi becermiştim. Yatağımdan fırladım, perdeyi açtım. Yerler kupkuruydu. Yağmur da yoktu. İşte bu sefer olmuştu, çukuru sonunda yenmiştim. Duşumu aldım, dişimi fırçaladım. Kara deliğin yok olduğundan emin olmak istedim ve yine yolumu uzatıp ona bakmaya gittim. Birde ne göreyim. İki adam, sevgili arsız takıntımın başına dikilmiş bir şeyler konuşuyorlar. Yaklaşıp ne yaptıklarını sordum. “Abla biz belediyeden geliyoruz. Dün gece birkaç evde kanalizasyon sorunu olmuş. Şu demiri kaldırıp bakacağız da burası niye çimento onu anlamaya çalışıyoruz, ”demesinler mi? O gün yine tüm gün o kara deliği düşündüm. Kapanmalıydı, hatta yok olmalıydı!

Madem çamur, çimento olmadı.  Halk arasında dördüncü element olarak bilinen tahtayı deneyeyim dedim. Evet, tahta her şeyi çözer diye düşünüp gece yeniden yanına gittim. Baya kızgındı “Beni de kendini de mahvettin!” diye çıkıştı. Cevap bile vermedim deliye, böyleleriyle muhatap olmaya gelmez. Elimdeki metreyle güzelce enini çapını ölçtüm. Ne yaptığımı anlamadı tabii. “Şimdi görürsün sen!” deyip yanından ayrıldım. Arkamdan bağırıp çağırdıkça keyiflendim. Sabah mobilya toptancılarının olduğu semte gittim. Ölçüleri verdim. İstediğim sadece düz, sağlam bir tahtaydı. Marangoz, tahtayı sehpa anladı. Ceviz mi olsun, yok kızılcık mı? Bu ara meşe çok satıyormuş. En sağlamını istediğimi söyleyince ceviz verdiler. Marangoz işini bitirene kadar başında bekledim. İstediğim gibi olunca alıp çıktım. Ayak takmak istediler, istemedim. -Memlekette herkes bir âlem.- Gece yarısını beklemeye gerek yoktu. Kara deliğin önüne gelince dörtlüleri yaktım. Olduğu yerde beni bekliyordu, hep aynı yerde durması bile sinirime dokunuyordu. Arabadan aşağı indim. Üzerine tahtayı kapatıp onunla sonsuza dek vedalaşacaktım. Ceviz kapağı üzerine kapattım. Güle güle bile demedim, hem duygusal bir bağ kurmaya ne gerek vardı. Arabayla güzelce üzerinden geçtim. Sonra arabayı birkaç adım ileri park edip yeniden yanına döndüğümde ne göreyim. Çok sağlam dedikleri ceviz iki parça! Bana bir gülüşü vardı, görmelisiniz. “Yenemezsin beni demedim mi sana?” diyerek öyle çok güldü ki bana. Hayatımdan bir türlü çıkartmayı beceremediğim çukurun başına oturup ağlamaya başladım, yoldan geçen birileri beni alıp eve getirdi. Gece düşünmekten uyuyamadım, sağa dönüyorum gülüyor, sola dönüyorum yine gülüyor. Aklıma yapay zekâdan fikir almak geldi. Hemen telefona sarılıp olanları anlattım, yani yazdım. Cevabı çok basitti. “Asfalt dökmek,” evet, en mantıklısı asfalttı.

Hemen internetten yol çalışması olan semtleri araştırdım.  Çankaya Belediyesi’nin yol çalışması duyurusunu gördüm, gidip biraz asfalt istesem belki verirler umuduyla bir süre işçileri uzaktan izledim. Koşarak eve gittim. Tüm mutfağı aradım, taradım. Geniş, sağlam bir tencere bulamadım. Bir tane demir döküm vardı. Onu da annem içine asfaltı dolduracağımı duyunca vermedi. Ona kara deliğin hiç susmadan benimle konuştuğunu söyledim ama ikna edemedim. Bana sımsıkı sarılıp ağlamaya başladı, tadı acımsı bir ıhlamur demleyip beni dilekçe yazmaya ikna etti. Ihlamuru içince ses kayboldu. Çukur sanki yok oldu ama biliyorum, hâlâ orada.

Defalarca kapatmayı denedim, beceremedim gelip siz kapatın. Dilekçeyi ben size gönderdim, PTT bana geri gönderdi. Çukur Dairesi Başkanlığı’na kim bakıyorsa pek bu işlerle ilgilenmiyor gibi hissediyorum. X’den yazdım. Kimse oralı olmadı. Zaten hesabın mavi tiki bile yoktu. Facebook’tan başkanın resminin altına yorum olarak yazdım. Engellemişler beni. En sonunda Instagram’dan kara deliği paylaşıp taglere belediye başkanını ekledim. Anlamsızca belediye tarafından mahkemeye verildim. Artık lütfen bu mektubumu dikkate alıp, şu kara deliği kapatın. İçimdeki ses de sussun! Ben o çukuru geçmeyi bir türlü başaramıyorum!

NİMET PİLAVCI

26 Nisan 2024 Cuma

 

YUNUSUN VAROLUŞ SANCISI

Okyanusun dibinde olanlar çok canını sıkmıştı. Basıp gitme isteği yine bütün benliğini kaplamıştı. Ancak nereye gidecekti, ne yapacaktı, içindeki mutsuzluk kaçınılmazdı. Kalbinde büyüyen karamsarlık okyanustaki dev dalgalar gibi yükselmiş şu yeryüzündeki korkunç her yanı parlak, rezidans dedikleri dev yaratıklar boyuna erişmişti. Hem okyanus onun için güvenliydi. Gezegenin en sakin yeriydi belki de. Araştırmacı balinalara göre gezegeninde ömrü uzun değildi, öyleyse bile bu onu ilgilendirmezdi. Derin düşüncelere dalmış yüzerken sigarasını içebilmek için suyun yüzeyine doğru yüzmeye başladı. Hızlı bir hareketle suyun yüzeyine ulaştı. Gagasında tuttuğu sigarasının uzun bir süre kurumasını bekledi, bin bir uğraşıyla yaktı. Gözlerini kapattı, bir nefes çekti sigaradan. Sürekli konuşup duran iç sesini artık duymak istemiyordu. Bu sırada bir tiz bir cırıltıyla yerinden sıçradı. “Üfff, şu sigaranı söndürür müsün? Kokusu iğrenç!” Yunus balığı gözlerini açtı ve sesin sahibine merakla baktı. Kendini gökyüzünün sahibi hatta olduğu tüm alanın sahibi zanneden bir martıdan başkası değildi.  Suyun dibine dalmak istedi ama sigarasını yeni yakmıştı. Sigara bulmak zor işti. Suyun dibine dalacak bir izmarit bulacak sonra onu gagasıyla suyun yüzüne çıkaracak güneşte saatlerce kurusun diye bekleyecek kuruyunca bu seferde yanması için uğraşacak yakacak sonra bir nefeste ciğerlerine çekecekti. Bu sefer ki tam bitmemiş bir izmaritti. Biri bunu düşürmüş olmalı diye düşündü. Okyanusta hayat zordu. Ağzında sigarası suyun yüzünde birkaç yüzgeç öteye kadar gitti. Yanından neşeli bir yunus topluluğu geçti. Sigarasından bir nefes daha çekti ve dünyadaki bazı canlıların nasıl bu kadar umarsızca mutlu olmayı başarabildiğine şaşırıp kaldı. Öyle ki ona doğru yaklaşıp tepesine atılan ağı bile fark edemedi. Fark ettiğindeyse gökten başının üzerine bir ağın düştüğüydü. Balıkçılardan biri yakaladık, çekin diye bağırıyordu. Işıklarını yakmayı bir türlü beceremediği dünyasına üzülürken şimdi de özgürlüğünü kaybetmişti. Bir balıkçı teknesinde ağa dolanmış halde çırpınıyordu. Kimsenin umurunda değildi. Yunuslar çoktan uzaklaşmıştı. Martılardan da kime hayır gelirdi ki? Ağdan kurtulmanın bir yolunu bulmalıydı. Ağın içinde cebelleşirken bir ses duydu. “şşşh çok uğraşan gördük ama hiçbiri balık çorbası olmaktan kurtulamadı.” Yunus balığı sinirlenmişti “git başımdan manyak!” martı az önce gagasıyla tırnaklarının arasını temizlemeye koyulmuştu. “bence bu kadar asabi olma” yunus balığı ağın içinde kıvranırken martının rahat tavırlarına iyice sinir olmuştu. “ seni kontrol delisi leş yiyen! Defolup git artık” diyerek çırpınmaya devam etti. Martı bir anda uçup gitti. Yunus balığı martıdan geriye kalan esintide ardından bakakaldı. İçinde küçücük bir beklentinin oluştuğunu fark etti. Kendine kızdı sonra da kendini haklı göstermek için " ne de olsa insan âleminin elinden simit yiyor, belki beni de kurtaracak bir şey söyler" diye beklemem çok masumca. Ağların arasından kuyruğunu kurtarmaya çalışırken bir insanın ona doğru yaklaştığını fark etti. İnsan üzerine eğilip yüzgecine dokundu, sonra elini gagasına uzatıp ağız ve göz çevresini inceledi. "iyi iyi sağlam" yunus balığı "bana dokunamazsın, bıraak" diye çırpınırken "sağlıklı" olmasının sevindirici yanına bir anlam veremedi. Teknenin motoru çalıştı ve yattığı yerden sadece gökyüzünde hızla akan bulutları görerek yaklaşık bir saat yol aldılar. Yunus balığı ölümü düşünüyordu şimdi. Tek korkusu onu işkence ile öldürmeleriydi. Ya canlı canlı yüzgecini keserlerse ya da kafasına sopayla ölene kadar vururlarsa veya canlı canlı derisini yüzmeye çalışırlar mıydı? Hemen zihnini yokladı. Tüm bu korkularının güvenilir kaynağı kimdi? Çocukluğunda annesinin öğütleri geldi aklına. Neyse tüm bunlar çocuk korkutma saçmalıkları deyip derin bir nefes aldı. Nihayetinde bir gün ölecekti. O da bugündü. Sahile geldiklerinde zarar vermeden taşıyacak korunaklı bir aracın özellikle onun için geldiğini duyunca saçma bir şekilde kendini önemli hissetti. Tekneden araca taşınırken en artist haliyle durdu. Etraftan gelen "gayet güzel bir yunus" sözleriyle biraz daha şımardı. Daha sonra birkaç el onu karanlık suyun içine bırakıp kapağı bırakınca bağırmaya başladı. "heeey benim karanlık fobim var" bir anda yine panik havası tüm bedenini kapladı ve beyni son bir saatte olanlardan hazırladığı filmi aklına bırakıverdi. Öylece boşlukta hissediyordu kendini, yapacak bir şey var mıydı? Ya da yapsa işe yarar mıydı? Bildiği basıp gitmek istediği okyanustan kilometrelerce uzaklaştığıydı. Öleceğini düşünmek kalp çarpıntısından başka işe yaramıyordu. Aptal martı diye söylendi. Sigaranın niye zararlı bir alışkanlık olduğunu anlıyorum, yaşamak için bir şansım daha olsa diye içinden geçirirken araç durdu. Kapak açıldı ve ışık suyu aydınlattı. Ona yaklaşan insan "gel buraya güzel yunus" diyip onu yakaladı ve genişliği 41 metre yüksekliği 17 metre olan bir akvaryumun içine bırakıverdi. Yunus şaşkındı. Birçok türden balık etrafına toplandı. İçlerinden gözlüklü, seyrek bıyıklı, yüzgeci beneklerle kaplı yüzünde sevimli, salak bir ifade olan kedi balığı "akvaryuma hoş geldin" dedi. Yunus balığı şaşkındı. "akvaryum demek haaa!, deniz, göl hatta nehri bile duydum ama akvaryumu duymadım"  arkadan gelen muuckk sesiyle tüm balıklar irkildi. Birkaç tanesi homurdanarak çöpçü balığına söylendi. "heey vazgeç artık şu cam duvarları yalamaktan" Çöpçü balığı üzgündü, kaşları düşük, gözleri kısık ve düşünceli bir ifadeyle "napiim dudaklarımı cama yapıştırıp gözlerimi kapatınca onun geri gelip beni camdan öpeceğini düşünüyorum." diğer balıklar çöpçü balığın melankolik halinden bıkmıştı, birden ortamı saran hüzün herkesin dağılmasına sebep oldu. Yunus balığı "heey akvaryum okyanustan büyük mü küçük mü? onu soracaktım" bu son cümleyle komik bir kahkaha sesi duydu. Ahtapot konuşurken sanki sevimli müzikler çalan bir orkestra ona eşlik ediyordu. "hiaahahihaa buranın okyanustan büyük olduğunu düşünen tek... teeeek" yunus balığı " tek ne?" ahtapot "tek şey, şey sensin" Yunus balığı ahtapotun ona şey diye seslenmesine bozuldu. "benim bi adım var" ahtapot "bunu tanışırken söylemeliydin, o yüzden artık senin adın şey" yunus balığı " hayır benim adım Gaerri" küçük ahtapot sanki restoranda sipariş ettiği yemeği sevmemiş gibi bir ifadeyle "hım sevmedim senin adın bundan sonra şey" dedi ve tüm akvaryuma duyuracak gür sesle "bu iri kıyımın adı şey" diye bağırdı. Herkes bir an akvaryumun içinde amaçsızca gezmeyi, yemek yemeyi, uyumayı bırakarak birkaç saniye dona kaldı. Kedi balığı birden bağırmaya başladı. " o geldi, yıllardır beklediğimiz, o" bu sözlerin üzerine tüm balıklar akvaryumun için yunus balığının etrafında toplandılar. Sakin vatoz "ben anlamıştım" dedi diğer bir grup küçük sim balıkları koro şeklinde "bizde hissettik" ahtapot "akşam herkes gidip, ışıklar kapanınca bunu kutlamalıyız" yunus balığı şaşkın "kimden bahsediyorsunuz ben kurtarıcı değilim" ahtapot yavaşça yunus balığına yaklaştı "şşt sakin ol, kurtarıcı bilmez kurtarıcı olduğunu" yunus balığı "hepsi senin yüzünden" ahtapot, yunus balığına iyice yaklaştı ve fısıldayarak "birinin bizi kurtarması lazım" ve daha sonra diğer balıklara seslendi. "şey uzun yoldan geldiği için yorgun, akşama kadar biraz dinlenmek istiyor" tüm balıklar yavaşça yunus balığının etrafından dağıldı. Ahtapot, Yunusa "beni takip et" dedi. Yunus balığı etrafı izleyerek ahtapotu takibe koyuldu. Akvaryumun içinde insanların onları göremeyeceği bir alana geldiler. Balıkların ilgilenmeyeceği ağaca benzeyen yosun kaplı büyük bir taşın dibine iyice sokulan ahtapot “burada bizi kimse göremez” dedi. Yunus balığı “insanlarında bizi gibi çıplak olduklarını sanıyordum” ahtapot “haa yok onlar şanslılar sürekli değişen yüzgeçleri var.” Dedi. Yunus balığı”aslında yüzgece benzemiyor, çaputumsu bir şey” dedi. Ahtapot şaşkın şaşkın yunus balığına baktı ve “anlamıştım sen bizim kurtarıcımızsın, şu göklerden beklenen sensin işte.” Dedi. Yunus balığı “şeyy aslında ben kendinden bile bıkmış bir zavallıyım.” Ahtapot “hayır, sen bizim yüce kurtarıcımızsın.” Senin adın artık Yüce Kurtarıcı. Akşam bizi bu cam kaplı dört duvardan nasıl çıkaracağını anlatsan iyi olur. Yoksa tüm balıklar teker teker intihar edecekler. Yunus Balığı panikledi. “anlamıyorsun galiba ben okyanusta yaşıyordum, beni zorla yakalayıp buraya getirdiler.” Ahtapot derin bir iç çekti. “okyanus nasıl? Eskisi gibi güzel mi?” Yunus Balığı “yok ya çok sıkıcı iyi bozdular. Suyun dibi bile ılık artık.” Ahtapot, “iyi de suyun dibi yok ki” Yunus balığı “aaa tabi siz belli bi noktaya kadar inebiliyorsunuz değil mi?” Ahtapot, bozuk bir ifadeyle “her neyse sen bizi nasıl kurtaracaksın? İyice düşünüp planladın mı? “Bu sırada yüzgecine ayna yapışmış mor ve mavi renkli uzun kirpikli bir balık yanlarına yaklaştı. “Biraz burada saklanabilir miyim?” ikisi de şaşkınlıkla “kimden?” diye sordu. Güzel balık “ışık ve sesten” diye cevap verip taşın deliklerinden birine giriverdi. Ahtapot “her neyse akşam planı açıkla Yüce Kurtarıcı, bizi yeniden okyanusa götür. Şimdi gidip insanları etkilemek için birkaç böcek yemem gerekiyor.” Yunus balığı gittikçe uzaklaşan sesin ardından şaşkınca bakakaldı. Okyanusta da bu kadar alanda yaşıyordu zaten dönüp ne yapacak acaba diye içlendi. Belki orada bir köpek balığına yemek olmak daha heyecan vericidir. Sonuçta burada kimsenin ahtapot yiyesi gelmiyor olabilir. Güvenli alan dedi. Gövdesini kum sandığı şeye sürttü ve karnında bir acı hissetti. “aaaohf her şeyin yapay olduğu okyanustan gerçek yapay dünyaya geldim galiba” dedi. İnsanların aralarında bu cam duvarlar varken ne kadar sevimli olduklarını düşündü. Üstelik sürekli değişiyorlar da sürekli aynı yüzlerle bakışmıyorum.” Yunus balığı tüm bu olanları düşünerek uykuya daldı. Uzun bir gün olmuştu. Üstelik akşam onu Peygamber ilan edeceklerdi, dinç olmalıydı. Kimse yorgun bir peygambere biat etmek istemezdi, en azından ben istemem dedi ve uykuya daldı. Rüyasında pembe bir yunus balığı onu takip etmesini söylüyordu. Pembe yunusun peşinden neşeyle giderken onlara yaklaşan koyu siyah bir hortum yunus balığını yeryüzüne fırlattı, yunus balığı karada nefes alamıyorum, boğuluyorum derken ter içinde uyandı. Ortalık karanlıktı. Avm kapanmış insanlar gitmişti. Kedi balığı, çöpçü balığı, ahtapot yunus balığının etrafında toplanmıştı. Yunus balığı içinde bıkkın bir yalnızlık hissetti. Onları tanımıyordu ve beklentileri çok yüksekti. Çöpçü balığı, kedi balığında fısıltıyla “önce bir kutlama yapsaydık hemen işe koyulmasına gerek yoktu”  Kedi balığı, “bir kurtarıcının kutlamayla işi olmaz, baksana ne kadar büyük” Çöpçü “yanlış düşünüyorsun Minyav, duygularla vücut kitle endeksinin bir bağı yoktur.” Minyav, “sen öyle zannet, duygusalken daha çok yemek yenir, burada bizi yapay besliyorlar o yüzden yemek mutlu etmiyor” ahtapot Pingi, vantuzlarını birbirine yapıştırıp çekerek çıkarttığı sesle araya girdi. “Evet, Yüce Kurtarıcı huzurunda ilk oturumu açıyorum. Şimdi hepiniz, mavi sonsuz okyanus adına yemin etmelisiniz. ”Yüce kurtarıcının söylediği her şeyi sorgulamadan yapacağımıza, ona hep inanacağımıza mavi sonsuz okyanus adına yemin ederiz.”

 Yunus balığı araya girdi. “Merhabalar ama ben de sizin gibi bir balığım, tamam türüm memeli grubuna girebilir ama ne de olsa aynı suyun içinde yaşıyoruz. Benim kurtarıcı olduğumu nerden çıkardınız?” bu sırada taşın içinden dışarı fırlayan Mavili morlu balık lafa girdi. “çünkü sen insanların yüzgeçlerinin olmadığını çaput diye bir şey giydiklerini bilen ilk balıksın.” Bu sırada bir uğultu çıktı ve tüm balıklar bu duruma şaşırdı. “nasıl? Yüzgeçleri yok mu şimdi? Üzerlerindeki şeyleri değiştirebiliyorlar mı? Minya “sabah olsa da iyice baksam, belki o da geliyor hep ama başka renk olduğu için göremiyorum?” Pingi’nin vantuz sesi herkesi susturdu. “Gördüğünüz gibi o yüce kurtarıcı, onun planını uygulayıp bu cam duvarlı yerden kurtulacağız.” Yunus balığı bu delilerin arasında ne işim var diyordu. Okyanusta en azından herkesten kaçabiliyordum, bunlardan kaçamam da diye iyice dertlendi. Üstelik canı acayip sigara çekmişti. Tüm balıkları susturarak söze girdi. “Sizi okyanusa geri götüreceğim, bunu psişik güçlerle yapacağım, o yüzden beni asla sorgulamayacaksınız.” Pingi duyduklarından memnun bir ifadeyle “asla, ne dersen o!” yunus balığı ilk defa kendini dikkate alan bir topluluk bulmuş olmanın mutluluğuyla belki aradığım yer burasıydı diye düşündü.

AKVARYUMDA 2. GÜN

Ertesi sabah balıklar her zamankinden daha neşeli güne başlamışlardı. Sabah erken saatlerde akvaryuma yapışık âşık olduğu insanı bekleyen çöpçü balığı bile daha çekilir geliyordu. Çöpçü balığı bir kara kızına aşık olmuştu ve ona göre duyguları karşılıklıydı. Kız ona çok güzel bakmış, onunla selfie çekilmiş ve aralarında cam olmasına aldırmadan yanağını okşamıştı. O güzel deniz dalgasına benzeyen kumral saçları, gözleri okyanus kız yine gelecekti, biliyordu. Diğer balıklar bu hikâyeyi yüzyedi kez dinlemişti ama Yüce Kurtarıcı ilk defa dinliyordu. Ne kadar romantikti. Yunus balığı içinden varlıklar ve duyguları ayrılmaz birer parça diye sayıkladı. Çöpçü balığı varlıkları algılayamadı hafızasında yer kalmamıştı. Sadece “ne?” demekle yetindi. Yunus Balığı “boşver iyi ya da kötü hissedebilmek güzel şey” Çöpçü balığı anlam veremediğini gösteren bir mimikle bakakaldı. Pingi kollarında ilginç bir makinayla Yüce Kurtarıcı’nın yanına geldi. “önemli bir şey buldum, işe yarar mı? Yüce Kurtarıcı ciddiyetini takınarak ilgiyle Pingi’nin kollarıyla sıkı sıkı sardığı “şeye” baktı. “Bu bir iletişim aracı.” Çöpçü hayretle “nereyle?” Pingi ilk defa Çöpçü balığın sorusunu beğenmişti. Yüce Kurtarıcı “her yerle, elinde bundan olan herkesle” Pingi ve Çöpçü heyecanlandı “okyanusla bile mi?” Yüce Kurtarıcı çok gizemli bir cevap verircesine fısıltıyla “evet okyanusla bile” Pingi bunu bir işaret olarak yorumlarken Yüce Kurtarıcı bu telefon denen aleti taşıma görevini Pingi’ye verdi. “ee çalarsa da panik yapmadan sakince konuş, gelen mesajlar bizim geleceğimiz için çok önemli” Pingi tüm ciddiyetiyle Yüce Kurtarıcının daima haberdar olacağını belirtti. Bu sırada etrafı bir gurultu sesi sardı. Yüksek titreşimler yayan bu gurultu Yüce Kurtarıcının midesinden geliyordu. İnsanlar sabah erkenden yemek alanına her zamankinden çok daha fazla yemek bırakmıştı. Bu seferki yemek epeyce lezzetliydi. Pingi “aaa demeyi unuttum. Yemek alanında enfes şeyler var gidip bir bakın.” Çöpçü “ben aç değilim, onu bekleyeceğim” Pingi bıkkınlıkla “yine mi?” Yüce Kurtarıcı çoktan yemek alanına doğru yola koyulmuştu bile. İçinden umarım ahtapot soslu somon balığı vardır diyordu. Zihninde enfes ahtapot yemekleri hayal ederken birden yanında elindeki telefona sımsıkı sarılmış ona yetişmek için nefes bile almadan ciddi ciddi yüzen Pingi belirdi. Yunus balığı önce düşüncelerinden utandı sonra bunun normal olduğunu düşündü çünkü o bir etçildi ve doğası gereği bir ahtapotu yemek olarak hayal edebilirdi. Sonra da bu okyanusa gitme işinden nasıl kurtulacağını düşünüp iyice acıktı. Çok sinirlenirsem Pingi’yi yerim suçu da insanlara atarım, olur biter dedi. Yemeklerini afiyetle yedikten sonra Pingi, Yüce kurtarıcıya, seni bize katılmak isteyen bir aileyle tanıştırmak istiyorum dedi. Yüce Kurtarıcı “ailecek mi? okyanusa gitmek istiyorlar. Bak sayı sınırlı olmalı, öyle herkesi götüremeyiz. Pingi “merak etmeee bunlar çekirdek aile.” Yüce Kurtarıcı “saçmalama balık aileleri en az 500 kişiden oluşur nerenin çekirdeği bu” Pingi “bunların bir kısmını yanlışlıkla yemişler.” Yüce Kurtarıcı “nasıl olduğunu inan merak etmiyorum, kaç kişiler?” Pingi “yedi” Yüce kurtacı ”anladık yemişler” Pingi “hayır, yedi” Yüce Kurtarıcı “al işte!”

Balık ailesi akvaryumdaki diğer canlılar kadar ilginçti. Baba balık “merhaba, ben 1741 türlerimiz tehlikede akvaryumda kalırsak sonumuz gelecek oysa biz çok üstün ve evrim geçiren bir türdeniz ve bu yüzden bir an önce okyanusa ulaşmamız gerek” Yüce Kurtarıcı “adın ilginçmiş doğrusu” 1741 “evet aslında bu sayı 10 basamaklı ama biz hep son dört basamağı kullanırız, gizlilikten dolayı”   Yunus balığı hepsinin özenle seçilip buraya yerleştirildiğini düşündü ya da suya bir şey katıyorlardı. Bu alıştıkları ve her gün kurtulmayı düşünerek sürdürdükleri yaşama neşeyle yaklaşmaları tuhaftı. Belki de küçük canlılar oldukları için normaldi. Bir yunus sürüsü olsa buraya sığmazdı. Yunuslar doyasıya yüzmek yeryüzünü görmek neşeyle balık avlamak isterdi. Oysa bu küçük canlılar zavallılar, ona Yüce Kurtarıcı diyorlardı. Oysa içlerinden bazılarını deli gibi yemek istiyordu. Mesela şu balık ailesinin yavruları nasıl da taze parlak yüzgeçleri vardı. Kim bilir ne lezzetliydiler? Akvaryumda olmasının sorumlulukları vardı. Onları yemek yerine okyanusa götürmeye söz vermişti.

Günler böyle geçerken, yunus balığı okyanusu özlemeye başlamıştı. Etrafında ondan mucize bekleyen canlılardan bazen kaçmaya çalışsa da burası sınırlı alandı. Suyun içinde boğulduğunu hissediyordu. Bu boğulmak hissi içten içe etrafındaki küçük canlılardan nefret etmesine sebep olmaya başlamıştı. Yine bu dünyaya ait olmadığını düşünmeye başlamıştı. Kendini okyanustan dışarı bir kara parçasına suya dönemeyecek kadar uzağa fırlatıp intihar etseydi şu an bunları düşünmüyor olacaktı. Artık yapamazdı. Akvaryumdaydı. İnsanlar ondan ölme özgürlüğünü bile almıştı. Tutsaktı. Bütün bu akvaryum hepsi suçsuz tutsaklarla doluydu. Kurtulmak istemeleri de normaldi. Bu insanlığın yaptığı haksızlıktı. Kendini tüm canlılardan üstün gören insan. Birkaç dakikalığına mutlu olabilmek için onları buraya tıkmıştı. Pingi, Yüce Kurtarıcının yanına geldi. “balık ailesi bir plan olup olmadığını soruyor” Yüce kurtarıcı “plan bitmek üzere yarın akşam herkesi aynı yerde topla” Pingi’nin kollarının arasında sımsıkı tuttuğu telefon ısrarla çalmaya başladı. Yunus balığı şaşkınlıkla Pingi’nin kollarından biriyle telefonu açışını izledi. Telefondaki ses uygun fiyatlı bir internet paketi kampanyası satmaya çalışıyordu. Pingi sinirli bir ses tonuyla “günlerdir hayır istemiyorum diyorum, neden anlamıyorsunuz şu an önemli bir toplantıdayım üstelik” Yunus balığı bu küçük pembe canlının nasıl bu kadar sinirlenebildiğine şaşırdı. Hışımla telefonu kapatan Pingi, “durmadan arıyorlar internet paketi, kredi kartı derken oyunculuk ajansları da aramaya başladı.” Yüce Kurtarıcı “neden o telefonu akvaryumun derinliklerine bırakmıyorsun?” Pingi “ nasıl? Ama ya okyanustan ararlarsa” Yüce Kurtarıcı alaylı bir gülümsemeyle “Pingi balıklar telefon kullanmaz!” Pingi “ nasıl? Ben de sanmıştım ki!” Yüce Kurtarıcı “ ben seni denemiştim sadece”

Pingi şaşkın bezgin bir ifadeyle elindeki telefona baktı. “çok anlam yüklemişim” Yüce Kurtarıcı bunu tam olarak neye söylediğini önemsemeden devam etti. “balıklar frekansla iletişim kurar ve okyanusta yaşayan yaşlı dev balina bana buradan nasıl çıkacağımızı bildirdi.” Pingi “yaşlı, dev mi?” Yüce Kurtarıcı “evet, bu akvaryum büyüklüğünde, okyanusta attığı taklalar yüzünden kaç gemi battı bir bilsen?” Pingi “işte bu yüzden hep dev olmak istemişimdir, güçlü olduğunda yaptıklarından dolayı kimse seni sorgulayamaz.” Yüce Kurtarıcı “evet, daha da kötüsü yanlışlarında bile bir mantık arar dururlar.” Pingi “ onlar sessizce mantık ararken sen hem güçlenir hem kötüleşirsin” Yüce Kurtarıcı “ biliyor musun Pingi okyanusta senin gibi bilge ve iyi niyetli biriyle karşılaşmadım” Pingi duyduğu sözlerin özgüveniyle kamburunu düzeltir. “teşekkürler, Yüce Kurtarıcı. Ben de senin gibi beni anlayacak biriyle daha önce hiç karşılaşmadım. Bizim aile dikkat çekici renklere sahip olduğundan hep kolay yemdi.” Yüce Kurtarıcı “açık konuşayım çok ta lezzetlisiniz” Pingi korkuyla Yüce Kurtarıcıdan uzaklaşır. Yüce Kurtarıcı “neyse akşam ışıklar kapanınca herkesi buraya çağır.”

AKVARYUMDA 3. GÜN

Sakin vatoz, çöpçü balığıyla birlikte insanları eğlendirmektedir. Çöpçü balığı yine cama yapışmıştır. Vatoz da cama yapışan çöpçü balığına kuyruğuyla bıyık yapar. Akvaryumun önündeki insanlar onların fotoğrafını ve videosunu çekmektedir. Bu arada çöpçü balığının dikkatini dağıtan bir şey olur. Kara kızını yeniden görür. Kızı gören çöpçü balığı heyecanla onun olduğu tarafa kayar, kız cama yaklaşıp çöpçü balığını sever ve yine selfie çeker. Çöpçü balığı çok mutludur sanki dalgalarla dans etmektedir, beklediği geri dönmüştür. Ona akvaryumun dibinden bir çiçek getirmek aklına gelir ve camdan uzaklaşarak derinlere dalar. Çöpçü balığı akvaryumun dibindeki en renkli, en dikkat çeken çiçeği arar ama akvaryumda hiç çiçek yoktur. Akvaryumun dibi yapay bitkiler ve renkli taşlarla doludur. Çöpçü balığı bitkilerden birinin yaprağını dişleriyle kopartmaya çalışırken çok vakit kaybettiğini belki de kara kızı gitmeden ona yetişmesi gerektiğini düşünür. Ondan ayrıyken zamanın ölçüsüz hissettirmesine sinirlenir ve otu tüm hırsıyla çeker. Ot kökleri olmadığı için yapıştırıldığı gövdeyle birlikte yerinden fırlayıp çıkar. Çöpçü balığı ağzında tuttuğu parçayla tüm akvaryumu yüzer. Otun gövdesine çarpan balıklar çöpçü balığına söylenir. Ot, ona göre o kadar ağırdır ki birkaç dişini çekerken kırmıştır. Artık gülümserken ön dişlerinin olmayacağını düşünür bu yüzden ya kara kızı onu sevmezse çirkin bulur, vatozu severse diye endişelenir ve yüzmeye devam eder. Akvaryumun camına iyi yaklaştığında vatozun başka insanlara gariplikler yaptığını görür. Vatoz cama yapışmış, çişini yapmaktadır. Suya dağıldığında fark edilen çişte insanların ilgisini çekmiştir. Vatozun fotoğraflarını çekmektedirler. Çöpçü balığı, vatoza yaklaşır ağzında tuttuğu ottan dolayı ne dediği anlaşılmaz şekilde kara kızını sorar. Vatoz, kameralara poz vermeye odaklanmıştır, çöpçü balığını duymaz. Çöpçü balığı sinirlenir ve elinde tuttuğu otun gövdesiyle vatozun kafasına vurur. Çöpçü balığından gelen darbeyle gerçek dünyaya dönen vatoz, onu kovalamaya başlar. Vatozdan kaçan çöpçü balığı, dans eden yıldızların fotoğrafını çeken kara kızını görür. Kara kızını görünce ağzındaki otla cama yapışır, otun gövdesi yıldızları savurur ve hepsi dağılır. Kara kızının yüzü buruşur. Çektiği video güzel olmamıştır. Çöpçü balığı onu görmenin mutluluğuyla kırık dişlerle cama yapışır, akvaryumun camı kan olmuştur. Ağzındaki otla başını sallar, otu göstermeye çalışmaktadır. Kara kızı, balığı asık yüzlü anlamsız bir ifadeyle onu izlerken vatoz gelir. “işte buldum, aptal seni!” çöpçü balığını kuyruğundan tutup, cama doğru başını çarpar, çöpçü balığından tepki alamadıkça sinirlenir daha çok çarpar bu arada kara kızı telefonunu çıkarmış heyecanla vatozun, çöpçü balığını öldürüşünü çekmektedir. Çöpçü balığı kara kızının tekrar gülümsediğini görünce gözünü camdan ayırmaz. Vatoz, çöpçü balığını şiddetli bir biçimde cama çarpmaya devam eder ve gözleri yerinden fırlayan çöpçü balığı artık hareketsizdir. Kara kızı harika bir an yakaladığı için mutludur, çöpçü balığının öldürülüşünün videosunu sonuna kadar çekmiştir. Her şey bittikten sonra vatoz kendine gelir ve çöpçü balığını öldürmüş olmanın vicdan azabını bir anda dökülen sonbahar yaprakları gibi içinde hissetmeye başlar. Gözlerini kapatıp açar ve her şey gerçektir. Çöpçü balığı akvaryumun dibindedir. Olanları gören diğer balıklar korkuyla vatozdan uzaklaşırlar. Pingi, vatoza korkuyla yaklaşır ve “ne yaptın sen!” diye bağırır. Vatoz “ ben… bir anda oldu, çok üzgünüm” Pingi “ okyanusa gitmemize çok az kalmıştı, neden sakin kalamadın ki” Vatoz üzgün ve suçlu bir biçimde akvaryumun karanlık bir noktasına doğru kendini bırakır. Pingi’nin yanına gelen Kedi balığı “ona bir cenaze töreni yapmalıyız, bunu hak etti.” Pingi “önce parçalarını toplayalım” Her ikisi de aynı anda akvaryumun dibinde yatan gözleri olmayan zavallı çöpçü balığına bakarlar. Kedi balığı “hayat çok boktan, o kara kızı için ölürken kız onun öldürülüşünü çekti, yüzündeki ifadeyi görseydin” Pingi araya girer “gördüm, harika bir doğa olayını izliyor gibiydi” Kedi balığı “üzülmedi bile gülümsüyordu” Pingi “ galiba insanlar bizim gibi değil” Kedi balığı “bizi etkileyen kötü şeyler onları etkilemiyor” Pingi ve Kedi balığı akvaryumun dibinde Çöpçü balığını gözlerini aramaktadırlar. Yıldızlardan birisi onlara “zavallının gözleriyle çocuklar top oynuyorlar” diyerek uzaktaki balık yavrularını işaret etti. Pingi onları hemen tanıdı bunlar 1741’in yavrularıydılar. Pingi bir zamanlar çöpçü balığının duygularını yansıtan korneanın bir o tarafa bir bu tarafa çarpışını üzüntüyle izledi. Kedi balığı “çocuklar acaba aptal mı?” Pingi “neden?” Çöpçü Balığı “ baksana yani bunun göz olduğunun farkında değiller mi?” Pingi “farkındalar ama hoşlarına gidiyor” Kedi balığı “mide bulandırıcı tatta saçma bir düşünce” Pingi çocuklara yaklaşır ve oynadıkları gözü onlardan almaya çalışır. Çocuklar inatla Pingi’ye karşı çıkar ve gözü daha uzağa fırlatıp Pingi’den uzaklaşırlar. Pingi vantuzlarıyla sarmaladığı telefonla birlikte çocukların peşinden gider. Kedi balığı bir korneanın peşinden koşan pembe küçük ahtapotu izlerken dona kalır. Kedi Balığı “bunların babası nerede?”  Yosunların dibinde eşiyle cilveleşen 1741’i görür. 1741 “hadi, buraya gel!” eşi 1741’den kaçmakta “olmaz yeni yavrular için okyanusa gidene kadar beklemeliyiz” 1741 eşinin peşinden koşarken “merak etme yakında gideceğiz.” 1741 eşini yosunların dibinde yakalar ve tam öpecekken Kedi balığının sesi duyulur. “ öhüüm sizin minik yavrular arkadaşımızın gözüyle top oynuyor üstelik Pingi söylediği halde korneayla birlikte onu da peşlerinden koşturuyorlar” 1741 “arkadaşınızın gözü neden gözünde değil” Kedi balığı “gözü sence neden yerinde değil, öldüğünden olabilir mi?” 1741 ciddileşir ve Kedi balığının peşine takılır. İlerde kayalıkların ardında çocukların korneayı bir o yana bir bu yana attığı Pingi’nin de yakalamaya çalıştığını görürler. 1741 çocuklarına seslenir. “1752, 1767, 1793 size ben ne dedim!” babalarının sesiyle irkilen çocuklar donup kalır. 1741 devam eder. “ böyle hayvan leşleriyle oynamayacaksınız diye uyarmadım mı?” 1741, Pingi’den özür diler ve tiksinerek korneayı ona doğru iter. Pingi korneayı kollarından biriyle tutar. 1741 “en pahalı, en kaliteli oyuncakları alıyorum nerede böyle leş bir şey var onunla oynuyorlar” Kedi balığı “leş mi? pahalı derken?” 1741 “ siz bilmezsiniz 3. Sınıf enflasyon sorunu olan ülkelerin sık kullandığı bir ekonomi terimi” Pingi “bu akşam çöpçü balığına cenaze töreni yapacağız, maalesef kendisini kaybettik.” 1741 “e, o kadar cama yapışınca patladı galiba”  Pingi, 1741’in söylediklerine karşılık vermek istemeyerek “hayır başka şekilde” 1741 “neyse çok üzüldüm, kimsesizdi zaten, akşam törende görüşürüz” 1741 çocuklara döner “cezalısınız 3 gün yosunların dibinden bir yere ayrılmak yok ayrıca yeni oyuncaklarla oynamakta yasak” diye söylenerek peşine takar ve yosunların dibine doğru yüzerler. Pingi ve Kedi balığı arkalarından baka kalır. Pingi “Yüce Kurtarıcıya olanları anlatmamız gerekiyor” bu sırada telefon çalmaya başlar Pingi gözü kedi balığına doğru atar ve telefonu açar. “ merhaba, şlmk banktan arıyorum size özel harcadıkça kazandıran kredi kartımızdan bahsetmemi ister misiniz?” Pingi “ istemeyiz!” diye bağırır ve telefonu kapatır. Kedi balığı şaşkındır. “o şeyle konuşmayı nasıl öğrendin?” Pingi “bilmem, mantık yürüttüm galiba” Kedi balığı, Pingi’yi süzer. Pingi “hadi Yüce Kurtarıcıyı bulalım da olanları anlatalım, Sakin Vatoz yine yaptı yapacağını” Kedi balığı “psikolojisi bozuk” Pingi “kaç kişi daha onun çocukluk travmalarının kurbanı olacak buradan bir an önce gitmeliyiz.” Kedi balığı “imkânsız geliyor bu bana” Pingi “şşştt şimdi çarpılacaksın!” Kedi balığı “bir yunus balığı tarafından mı?”  

Yunus balığı güzel bir ziyafet çekmiştir. Üzerine bir sigara içemediği için yine de kendini tam anlamıyla tatmin olmuş hissetmez. Mavi mor uzaktan yunus balığını izlemektedir. Yunus balığı gözlerini kapatmış okyanusta geçirdiği güzel günleri hayal ediyordur. Uzaktan mutlu ama çirkin gözükmektedir. Burnundan dolayı yan profilden görünüşünü hiçbir zaman beğenmemiştir. Gözlerini açtığında sudaki yansımasına bakıp bunları düşünür. Pingi ve Kedi balığı ona doğru yaklaşır “Yüce Kurtarıcı olanları bir bilseniz! Ah zavallı çöpçü balığı” Yüce Kurtarıcı “o elindeki kornea mı?” Pingi “evet, Sakin vatoz onu öldürdü?” Kedi balığı “Çöpçü balığı artık yok” Yüce Kurtarıcı “ne”  buradaki en safça duygulara sahip canlı nasıl olurda ölür. Burası okyanus bile değil, küçük saçma bir akvaryum. Yüce Kurtarıcı “nasıl öldürdü?” Pingi “kendini kaybetmiş işte cama kafasını çarpa çarpa” Kedi Balığı “hepsi o kara kızı yüzünden” Pingi “ona bir tören yapmalıyız.” Yüce Kurtarıcı “ceset nerede?” Kedi balığı cam tarafında sazlıkların dibine takıldı. Yüce Kurtarıcı “suyun yüzeyine doğru çıkmadan onunla vedalaşmalıyız.” Gün bitmiştir. Akşam olmuş herkes dağılmış balıklar kendi gerçekleriyle baş başa kalmıştır. Çöpçü balığı bir taşa sıkı sıkı bağlanmış, tüm balıklar çevresinde bir daire oluşturmuş ona iyi dileklerde bulunurlar. Ardından Yüce Kurtarıcı gagasıyla otu çözer ve Çöpçü balığı akvaryumun üstüne doğru yükselir. Çöpçü balığı yükselirken onun dün ki konuşmalarda okyanusla ilgili söylediklerini anımsarlar. Pingi “kara kızıyla okyanusa gitmeyi düşünecek kadar saftı.” Kedi balığı “hep kendi halindeydi, cama yapışıp kara kızını hayal ederdi.” 1741 “sanırım bu kız sonu oldu.” 1741 çocuklarına döner. “sakın böyle saçma söylemlerle karşıma çıkmayın, hayallerinizde gerçekliğin ölçüsü olsun” Mavi mor “ ne vizyoner bir ebeveyn” 1741 “Sayın Yüce Kurtarıcı acaba okyanus yolculuğumuz ne zaman başlar?” Yüce Kurtarıcı “siz farkında değilsiniz ama başladı bile” Pingi şaşkınca etrafına bakar. Yüce Kurtarıcı “okyanusa gitmeyi neden istiyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?” 1741 “evet, daha çok çoğalabilmek için burada sayımız kontrol altında tutuluyor ben evlatlarımı kimse yesin istemiyorum” Pingi “atalarımız okyanusta yaşardı, bizimde hakkımız.” Kedi balığı “ alan geniş” Yüce Kurtarıcı “bakın, ben oradan geliyorum ve size burası güvenli alan diyorum, burada yaşamak çok konforlu. Sabah kalkıp avlanma derdiniz yok, gece uyurken başka bir canlıya yem olma tehlikesi yok, bir gün tuhaf bir canlı gelip yuvanıza yerleşip sizi yemez. Bilemiyorum ama sizin ki biraz şımarıklık. Hadi büyük bir canlı olsanız da kulaç atamıyorum deseniz anlarım ama o kadar küçüksünüz ki? Buranın okyanustan bir farkı yok.” Mavi mor sinirlenir “neden o zaman gözlerini kapatıp tüm gün okyanusu hayal ediyorsun!” Yüce Kurtarıcı, Mavi mor’un bunu nasıl anladığına şaşırır. “bunu da nerden çıkardın?” Mavi mor “benim özelliğim bu hayalleri görebilirim, herkesin hayalini görebilirim ve sen sürekli dalgaların üzerinden atladığını hayal ediyorsun, birde sigara içtiğini” Pingi “ahhh dalgaların üzerinden atlamak çok zevkli olmalı” Kedi balığı “benim hayalimi de görseneee” Mavi mor küçümseyen bir ifadeyle “senin bir hayalin bile yok” Pingi “peki benim?” Mavi mor “sen bu yunus balığı kadar büyük bir ahtapot olmayı hayal ediyorsun” Pingi şaşkındır “evet doğru söylüyor.” Yunus balığı bir an geçmişi okyanusun dibini düşünür “bakın siz oraya göre değilsiniz?” tüm balıklar aynı anda “buna sen karar veremezsin bizi bu kutudan çıkartacaksın” Kedi balığı “kocaman kafan var düşün biraz” Yüce Kurtarıcı “pekiii, ne kadar benimlesiniz ve bana ne kadar güveniyorsunuz yakına göreceğiz.” bu arada akvaryumun kapağı açılır ve bir süzgecin Çöpçü Balığını aldığını görürler.

AKVARYUMDA 4. GÜN

Sabah suyun dibinde yatan yunus balığı güneşi hayal etmektedir. Güneş ışınlarının suya düşerken kırılışını, rüzgârın tenini yalamasını ve çok eskiden dalgalarla birlikte nasıl gökyüzüne yükseldiğini hayal edip yapay kumla doldurulmuş gerçekliğe gözünü açar. En çok benim söylenmem gerekir diye düşünür. Akvaryumda olanlar canını sıkmıştır. Kumların arasında gizlenen Mavi mor, Yunus balığının yanında belirir. Yüce Kurtarıcı “ ne oldu yine mi hayallerimi dikizliyordun?” Mavi mor ağzına aldığı odun parçasını sigara tutarak “ okyanus özlemi çekiyorsun” Yüce Kurtarıcı “normal değil mi? Orada doğdum, orada büyüdüm” Mavi mor “bende öyle” Yüce Kurtarıcı şaşırır. “hiç bahsetmedin” Mavi mor “küçük olunca ilk görüştü kimse seni önemsemiyor” Yüce Kurtarıcı “oo senin de acıların var yani” Mavimor “ bak yine küçümsedin” Yüce Kurtarıcı “sen hepimizin hayal ettiği şeyi görebiliyorsun. Peki, senin hayalin ne?” Mavimor “ okyanusa geri dönmek ve bana tuzak kuran deniz anasını öldürmek” Yüce Kurtarıcı “belki de ölmüştür zaten” Mavimor “umarım” Yüce Kurtarıcı “sence okyanusta daha iyi bir yaşamı hak ettiğini düşünen bu canlıların bunu tamamen benden beklemeleri mantıklı mı?” Mavimor “kolay olan o ama biz balığız sen biraz daha üstün bir türsün bunu yapabilirsin” Yüce Kurtarıcı “tabii kendini türümün en zayıf halkasıydım” O sırada heyecanla yanlarına gelen Pingi “size haberlerim var üstelik çok ta hoşuna gideceğini sanmıyorum” Yüce Kurtarıcı “yine kim kimi öldürdü?” Pingi “ bu sefer ölüm değil ama doğum da sayılmaz yumurtlama” İki balık anlamsızca karşılarındaki pembe canlıyı süzer. “1741’in karısı yumurtladı bir sürü yeni yavruları olacak” Yüce kurtarıcı “yumurtalar çatlamadan buradan çıkmalıyız, yoksa 1741 seçimini yapmak zorunda kalacak” Pingi “ tüm yavruları götürmemiz mümkün değil mi?” Yüce Kurtarıcı “buradan sizi çıkarabilmemin bir yolu var sadece ve bu yolculuğun okyanusta son bulmama ihtimali de var” Mavimor “bize pozitif şeylerden bahset” Yüce Kurtarıcı “yalan söyle demek bu!” Pingi “yalan sevmeyiz” Yüce Kurtarıcı “biliyor musun? Hepinizden bıktım”  Yüce Kurtarıcı, Pingi ve Mavimor ’un yanından uzaklaşır. Pingi, Mavi Mor’a “kocaman gövdesi var bir çözüm bulabilir, o Yüce Kurtarıcı sonuçta” Mavimor “istediğimiz şeyin imkânsız olduğunu biliyoruz” Pingi “kabul etti, etmeseydi. Hadi gel, telefonu kedi balığına bıraktım acayip bir şey bulduk” Pingi ve Mavimor, Kedi balığının yanına doğru yüzerler. Kedi balığı insanlardan uzak otların dibinde telefonun ekranına bakmaktadır, gördükleri karşısında dehşete kapılmış, ağlamaktadır. Pingi ve Mavimor ekrana yaklaştıklarında tavada pişen kedi balığının videosunu görürler. Kedi balığı ağlayarak “kuzenimi tavada pişirmişler” Pingi “kuzenim okyanusta yaşıyor demiştin, emin misin?” Kedi balığı “eminim beneklerinden anladım bak” Pingi tekrar ekrana bakar, balık kızgın ateşte pişmektedir. Pingi telefonu kapatır. “belki de yanılıyoruzdur o değildir.” Mavimor “yüzbinlerce kedi balığı var” Kedi balığı ağlamaya devam eder. Pingi sinirlenir ve hızla Yüce Kurtarıcının yanına doğru yüzmeye başlar. Yüce Kurtarıcı, kedi balığının başına gelenleri duymuştur. Olanlar karşısında hissettiği güçsüzlük onu bir karar almaya zorlamıştır. Zaten okyanusta da uzun süredir bunu düşündüğünü fark etmiştir. Pingi, Yüce Kurtarıcıya seslenir. “planı ne zaman uygulamaya geçebiliriz?” Yüce Kurtarıcı “neden sende mi tavada pişmek istiyorsun?” Pingi şaşırır. Yüce Kurtarıcı “olanları duydum, okyanus çokta matah bir yer değil” Pingi “kafeste yaşamaktan iyidir ama sen istersen burada kalabilirsin” Yüce Kurtarıcı “benim senin meselenle ilgim yok, kimseyle ilgim yok tüm meselem kendi içimle” Pingi “ bize yardım edecek misin?” Yüce Kurtarıcı “kimden yardım istediğinizi bile bilmiyorsunuz” Pingi “ bunu yapabileceğini biliyorum” Yüce Kurtarıcı, Pingi’nin neyi kastettiğini anlamaz ama düşündüğü şeyden bahsediyorsa bu çılgınlık diye içinden geçirir. Yüce Kurtarıcı “peki herkesi topla son bir konuşma sonrası yok” Pingi anında ortadan kaybolmuştur. Birkaç dakika sonra Kedi balığı, 1741 ve ailesi, sakin vatoz, mavimor hepsi bir aradadır. Yüce Kurtarıcı “ bakın buradan gitmek istiyorsunuz ancak her türlü tehlikeyi göze aldınız mı? Yani ölebilirsiniz. Birde hadi diyelim kurtulduk, okyanusta yaşam çok daha acımasız ve sert. Tamam, bu küçük akvaryum yetmiyor bazen ama kafamızın içindeki sınırlar akvaryumun içinden daha dar olabilir. Özgürce yüzmek güzel ama her an başka bir canlıya yem olabilirsiniz ben bile olabilirim. Bu tehlikeli yolculuğu kabul ediyor musunuz? Sonrasında beni suçlamanızı istemiyorum” Pingi “ bizim buradan çıkmak istememizin en büyük sebebi çektiğimiz amaç yoksunluğu, amaçsızca yaşayıp yaşlanan ve ölen kaç tür gördük bilemezsin biz artık bir amacımız olsun istiyoruz ve bu yolculuğu sonucu ne olursa olsun kabul ediyoruz.” Sakin vatoz “ ben gelmek istemiyorum, bunu hak etmiyorum” Pingi “bundan emin misin?” Sakin vatoz “evet” Yüce Kurtarıcı “pekâlâ plan şu ben bayılıyorum ve suyun yüzeyine yükseliyorum, hasta olduğumu düşünüp beni buradan çıkartıyorlar sizde benimle geliyorsunuz” Kedi balığı endişeyle “nasıl?” Yüce Kurtarıcı “hepiniz ağzıma saklanacaksınız, kabul etmeyenleri anlarım ama başka bir çıkış yolu yok”  Balıklar kendi aralarında fısıldaşırlar ve Pingi kararı onayladıklarını söyler. Yunus Balığı ağzını açar ve balıklar sırayla ağzına doluşur. Sakin vatoz tüm balıkların Yüce Kurtarıcı dedikleri etçil yunus balığının ağzına kendi istekleriyle yerleşmelerini hayretle izler. Yunus balığı bir süre nefesini tutar ve kendini suyun yüzeyine ters dönmüş halde salar. Bir süre öylece yatar. Basıp gitmek istediği yere ulaşmak için ölü numarası yapmak zorundadır. Birden orada ne kadar sefil bir yaşam sürdüğünü, gittiğinde yine mutsuz olacağını, çünkü mutluluğun kısa süreli olduğunu, önemli olanın huzurluluk halinin devamı olduğunu düşünür. Ağzındaki zavallı yaratıklara üzülür. Okyanusta herhangi bir canlıya yem olacakları neredeyse onun gözünde kesindir. Uzun zamandır avlanmadığı aklına gelir. Canlı balıkların ağzının içinde dişlerinin arasındayken çiğnediğinde aldığı tadı anımsar, ağzının suyu akar yutkunamaz.

Bu arada insanlar toplanmış suyun üstüne yükselmiş yunus balığını izlemektedirler. Birkaç görevli gelir ve yunus balığını kontrol eder. Yunus balığının gözleri açıktır. Onu hemen akvaryumdan çıkartırlar. Sakin vatoz olanları aşağıdan izler. Tüm arkadaşları bir bilinmezliğe doğru yola çıkmıştır. İnsanlar yunus balığını yakalayıp içi su dolu bir kabın içine yerleştirirler. Yunus balığı yine bir kamyonete bindirilir ve uzun bir yolculuk başlar. Pingi ve diğerlerinden ses gelmiyordur. Suyun içinde ağzını açar ancak ağzından dışarı çıkan olmaz. Herkesi yuttuğunu düşünür. Defalarca gagasını kutuya vurur ancak çıkan olmaz. Yolculuk bitmiştir, yine okyanusa gelmiştir. İnsanların konuşmasını duyar. “bir ay demiştik, seni geri göndermenin zamanı geldi” Yunus balığını okyanusa geri bırakırlar. Yunus balığı okyanusa tekrar kavuştuğuna inanamaz ama ağzını açtığında Pingi ve diğerlerinin okyanusa doğru neşeyle yüzdüğünü görür ve fakat tam o sırada yine aynı martı yunus balığının tepesinde belirir ve kedi balığını kaptığı gibi kaçar. Martı “bugün şanssız günündesin” diye kahkaha atarak uzaklaşır. Çünkü tam karşısında dev bir balina vardır ve farkında olmadan onun ağzına doğru yüzmüşlerdir. Yunus balığı tüm kuvvetiyle taklalar atarak tehlikeden uzaklaşmaya çalışır ancak Pingi ve diğerleri dev okyanus balinasının midesine inmiştir.