6 Temmuz 2025 Pazar

 

BEŞTEN SONRA NE GELİR?

 

“Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!”

“Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım biraz,”

Annem beni, “ilk defa” o gün dizlerinin üzerine oturtmuştu. İlk defa diyorum çünkü biz beş kardeştik ve ben en büyük olduğum için kucak sırası asla bana gelmezdi. Bana göreyse ben en büyük değildim, benden öncekinden sadece bir sene önce dünyaya gelme gafletinde bulunmuş, küçüklerden biriydim.

“Say bakayım kaça kadar sayabiliyorsun,”

“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz…”

“Okula başlayacaksın ona kadar sayabilmelisin.”

Gözlerim dolmuştu “Ben oyun oynamak istiyorum.”

“Hayır, sen büyüdün artık okula gideceksin. Sayıyorum tekrarla “Bir, iki, üç, dört,  beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on”

“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz bebekle ben oynayacağım.”

“Unut oyunu, yeniden say hadi!”

O gün deli gibi ağlamıştım, okul korkunç bir yerdi oyun yoktu, çok sıkıcıydı üstelik hiç tanımadığım bir yerde, beni tanımayan insanlarla saatlerce kalacaktım.

Dahası benim sevgimi umursamayan annemden de ayrı kalacaktım. Galiba o zamanlar en çok da bu duruma içerliyordum. O beni özlemeyecek üstelik benim özlemim de umurunda olmayacaktı.

Ertesi gün annem, babam ve ben okulun yolunu tuttuk. İçimden sürekli dua ediyordum. Beni çok küçük bulup kabul etmesinler diye. Aslında babam da benim okula başlamama pek sıcak bakmıyordu. Eliyle tuttuğu elime bakıyor, anneme “Çok küçük almazlar.” diyordu. Ancak annem ani bir kararla okula başlamam gerektiğini söylemişti ve vazgeçmeye de hiç niyeti yoktu.

Okula vardığımızda geniş bahçenin içinde üç katlı bir bina bizi bekliyordu. Bahçedeki top sahasına, ağaçlara ve oyun alanına bakakalmıştım. Bizimkiler beni sürükleyerek birinci sınıfların kaydının yapıldığı yeri öğrenip aceleyle müdür yardımcısının odasına doğru koşan adımlarla vardılar. Kapının önünde babam kararsız annemin yüzüne baktı, annem sert mimikleriyle babamın yüzüne bakmadan başıyla kapıyı çalmasını işaret etti. Babam çekinerek kapıyı çaldı. İçerden boğuk bir “Gel,” işitildi.

İçeri girdiğimizde müdür yardımcısı sigara dumanlarının arasında kaybolmuş, radyodaki türküye eşlik ediyordu. Duman bulutunun arasında önlüğü bile olmayan, meraklı ancak ağlayan bakışlarla kendisini inceleyen beni görünce şaşırdı.

Boğazını temizledi “Evet, ne vardı?” diyebildi.

Babam “Hocam çocuğu okula kaydettirmeye geldik.” dedi.

Adam şaşırdı “Ee, okul başladı, neden bugüne kadar gelmediniz?”

Annem umursamaz bir tavırla “ Memlekette işlerimiz vardı, ancak bitti.” dedi.

Müdür yardımcısı beni bir süre inceledikten sonra başını sağa sola salladı ve söylenerek kimliğimi istedi. Babam gömleğinin cebinden çıkarttığı kimliği uzattı. Adam kimliği görünce kaşlarını çatarak tekrar bana bakmaya başladı.

 “Kimliğe göre 6 yaşında ama daha küçük gösteriyor.” dedikten sonra annem ve babamı sorgulayan bir ifadeyle süzdü. Sorusuna yanıt alamayınca da, radyonun sesini kıstı ve bir süre yanıt bekledi.

Annem, “Büyümesi yaşıtlarından geri ama çabuk öğreniyor,” Ben üzülen mimiklerimle müdür yardımcısının masasındaki renkli kalemleri izlerken annem elimi sıkarak “Hadi 10’a kadar say hoca da duysun,” Ben omzumu silkip “Bana ne!” Annem dişlerinin arasından “Hadi” diye ısrar edip elimi iyice sıkınca “Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz,” Müdür yardımcısı piyes izleyen bir ifadeyle eliyle burnun gerisine attığı gözlüğü sıkıca tutarak annemi, babamı ve beni dikkatle izlemeye devam etti. Bize sanki gözlükle değil de büyüteçle bakıyor gibiydi. Tekrar kimliğimdeki doğum tarihine baktıktan sonra bir süre söylendi ve başını sağa sola sallayarak kimlik bilgilerimi kayıt defterine geçti.

“1-D sınıfında. 3. kata çıkın Gülşen öğretmenin sınıfına başlasın.”

Annem ve babamın bir yükten kurtulmuşçasına aydınlanan yüzleri benim içimde güneşin batmasına sebep olmuştu. Çünkü ben altı yaşında değildim. Daha beş yaşındaydım üstelik yaşıtlarımdan ufak ve çelimsizdim. Bizimkiler sınıfın en üst katta olmasından memnuniyetsiz yukarı çıktılar. Ben de içimden öğretmen beni kabul etmese de eve gidip oyun oynasam diye dua ediyordum.  Üçüncü kata geldiğimizde, 1-D sınıfı kolayca bulundu. İçerden sesler geliyordu, öğretmen gürültü yapanlara bağırıyordu. Babam kapıyı çaldı, öğretmen kapıyı açtı ve karşısında bizi görünce şaşırdı. Sınıfa dönüp bir kez daha “Çizgileri çekmeye başlayın, geliyorum!” diye bağırdıktan sonra kapıyı kapatıp yanımıza geldi.

Babam, “Hocam, çocuğu kaydettirdik de sizin sınıftaymış.”

Öğretmen bana baktı ve şaşırdı, “Nasıl olur, bu çocuk çok küçük”

Annem “Küçük değil yaşıtlarından geri büyüyor.”

 Anneme inanmayan öğretmen kimliğimi istedi. Babam kimliği verdi, öğretmen bir bana bir kimliğe uzun süre baktı ancak ikna olmadı.

 “Olmaz, bu çocuk ezilir alamam seneye başlasın.”

Öğretmen ikna olmayınca babam da olaya dâhil oldu. “Olur mu hocam geri kalır, yaşıtlarıyla okusun.” Öğretmen “ Yaşıtları bundan iri, çok zorlanır, seneye gelin.”

 Bir süre bu anlamsız diyalog devam etti. İçim biraz ferahlamıştı, bu kadın beni almayacaktı. Eve gidip ne oynasam acaba diye düşünmeye bile başlamıştım.

Öğretmen “Artık içeri dönmem lazım, biraz büyüsün öyle gelin!”

Bizimkiler ikna olmuyordu, olay inatlaşmaya dönmüştü. Öğretmen kapıyı araladığında babam beni içeri doğru omzumdan ittirip “Hocam, kaydını yaptık artık olmaz,” dedi.

 Öğretmende aynı şekilde beni dışarı ittirip “Olmaz diyorum,”

Annem “Olur, alışır hemen,” diyerek tekrar içeri ittirdi. Bu diyalogların arasında ben bir sınıfın içine bir dışına gidip geliyordum ve nihayetinde bizimkiler kazandı, ben sınıfın içinde kaldım ve okula başladım. Diğer çocuklar gibi ağlamadım hem ağlasam ne olacaktı ki? Onlar annelerini özleyip ağlıyordu benimkiler beni istemiyordu bir saattir bunun savaşını veriyorlardı. Öğretmen önlüğümün, çantamın, defterimin hatta kalemimin bile olmamasını bahane etmeye çalışmıştı ama başaramamıştı. Babamla birlikte en arka sıraya oturmuş, tahtaya çizilen anlamsız düz çizgileri izliyordum. Okulu saçma bulmuştum, uykum gelmişti. Babam ilk ders benimle oturduktan sonra sıkılmaya başlamıştı bile.

Ben uyuklarken “Sakın uyuma, al şu kâğıdı kalemi öğretmen ne diyorsa yap sana defter, kalem, çanta alıp geleyim,” dedikten sonra koşar adımlarla sınıftan ayrıldı. Artık okula alışmaktan başka bir çare yoktu. Sınıfı incelemeye başladım. Birbirinden farklı bir sürü çocuk kendi halinde bir şeyler konuşuyor, gülüyor, sınıfta geziniyordu. İlk dersi kaçırmıştım. Tahtadaki düz çizgileri anlamaya çalıştım ancak hayatımda ilk defa gördüğüm için bir fikir yürütemedim. Düz çizginin yazı yazmaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünerek öğretmeni izlemeye başladım.

Öğretmen en ön sıradan başlayarak elindeki kırmızı pilot kalemle herkesin defterine yan yana iki düz çizgi çekip sıradaki öğrenciye doğru ilerliyordu. Ben de önüme koyulan emanet kâğıt ve kalemi alıp işe giriştim. -Bir sıra düz çizgi ardından bir sıra boşluk sonra tekrar aynısı.-

İçimden neden bu kadar uğraşıyoruz ki diye düşünmeye başladım ve şahane bir fikir buldum. Tüm sayfaya boydan boya düz bir çizgi atıp araları silerek boşluk bırakmak çok daha pratikti ancak henüz kalem tutmakta çok yeniydim. Kalemi elime alıyordum ama parmaklarımın arasından kaydığı için bir türlü istediğim gibi hareket ettiremiyordum. Defalarca denedikten sonra nihayet sayfanın tam ortasına kadar düz bir çizgi çizmeyi başarmıştım ki öğretmenin sinirli bakışlarını tepemde yakaladım.

Bana baktı, “Ne yapıyorsun, sen?”

Anneme ve babama çok kızgın olduğu için ve ben de maalesef onların temsilcisi gibi orada bırakıldığımdan kendimi savunsam da anlayışlı davranılmayı hak etmiyordum. Öndeki çocuktan aldığı silgiyle önümdeki tek yaprağı hiddetle söylenerek silmeye başladı.

“Küçücük çocuğu bırakıp gittiler başıma, işin yoksa birde bununla uğraş!”

Ben öğretmeni, beyaz gömleğini, kıvırcık bulutumsu saçlarını, kırışmış yüzünü, yamuk ön dişlerini, kırmızı renkli yırtmaçlı kalem eteğini ilgiyle izlerken bir bağ kurmaya çalışıyordum. Ancak onu ciddiye alamıyordum çünkü o, bugüne kadar gördüğüm insanların tamamından farklı kıyafetlere sahipti ve gereksiz sinirliydi. Bu kadar sinirli olmasının tek sebebi ben olamazdım, sadece beni değil içi dağları da aşan bir öfkeyle doluydu.

Akşamüzeri babam sınıfa elinde büyük bir karton çantayla döndü. Öğretmen tabii ki yaptığımı biraz da kendini haklı çıkaracak abartıda anlattıktan sonra babamın aldığı çantayı da göstererek

 “Çanta çocuk kadar, anaokuluna bari verseydiniz, yazık olacak,” dedi. Babam “Alışır, alışır” diye zorlama bir gülümsemeyle boyum kadar çantayı sırtıma taktı ve sınıftan ayrıldık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder