BEŞTEN
SONRA NE GELİR?
“Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!”
“Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım
biraz,”
Annem beni, “ilk defa” o gün dizlerinin üzerine
oturtmuştu. İlk defa diyorum çünkü biz beş kardeştik ve ben en büyük olduğum
için kucak sırası asla bana gelmezdi. Bana göreyse ben en büyük değildim,
benden öncekinden sadece bir sene önce dünyaya gelme gafletinde bulunmuş,
küçüklerden biriydim.
“Say bakayım kaça kadar sayabiliyorsun,”
“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz…”
“Okula başlayacaksın ona kadar sayabilmelisin.”
Gözlerim dolmuştu “Ben oyun oynamak istiyorum.”
“Hayır, sen büyüdün artık okula gideceksin. Sayıyorum
tekrarla “Bir, iki, üç, dört, beş, altı,
yedi, sekiz, dokuz, on”
“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz bebekle
ben oynayacağım.”
“Unut oyunu, yeniden say hadi!”
O gün deli gibi ağlamıştım, okul korkunç bir yerdi
oyun yoktu, çok sıkıcıydı üstelik hiç tanımadığım bir yerde, beni tanımayan
insanlarla saatlerce kalacaktım.
Dahası benim sevgimi umursamayan annemden de ayrı
kalacaktım. Galiba o zamanlar en çok da bu duruma içerliyordum. O beni
özlemeyecek üstelik benim özlemim de umurunda olmayacaktı.
Ertesi gün annem, babam ve ben okulun yolunu tuttuk.
İçimden sürekli dua ediyordum. Beni çok küçük bulup kabul etmesinler diye. Aslında
babam da benim okula başlamama pek sıcak bakmıyordu. Eliyle tuttuğu elime
bakıyor, anneme “Çok küçük almazlar.” diyordu. Ancak annem ani bir kararla okula
başlamam gerektiğini söylemişti ve vazgeçmeye de hiç niyeti yoktu.
Okula vardığımızda geniş bahçenin içinde üç katlı bir
bina bizi bekliyordu. Bahçedeki top sahasına, ağaçlara ve oyun alanına
bakakalmıştım. Bizimkiler beni sürükleyerek birinci sınıfların kaydının
yapıldığı yeri öğrenip aceleyle müdür yardımcısının odasına doğru koşan
adımlarla vardılar. Kapının önünde babam kararsız annemin yüzüne baktı, annem
sert mimikleriyle babamın yüzüne bakmadan başıyla kapıyı çalmasını işaret etti.
Babam çekinerek kapıyı çaldı. İçerden boğuk bir “Gel,” işitildi.
İçeri girdiğimizde müdür yardımcısı sigara
dumanlarının arasında kaybolmuş, radyodaki türküye eşlik ediyordu. Duman
bulutunun arasında önlüğü bile olmayan, meraklı ancak ağlayan bakışlarla
kendisini inceleyen beni görünce şaşırdı.
Boğazını temizledi “Evet, ne vardı?” diyebildi.
Babam “Hocam çocuğu okula kaydettirmeye geldik.” dedi.
Adam şaşırdı “Ee, okul başladı, neden bugüne kadar
gelmediniz?”
Annem umursamaz bir tavırla “ Memlekette işlerimiz
vardı, ancak bitti.” dedi.
Müdür yardımcısı beni bir süre inceledikten sonra
başını sağa sola salladı ve söylenerek kimliğimi istedi. Babam gömleğinin
cebinden çıkarttığı kimliği uzattı. Adam kimliği görünce kaşlarını çatarak
tekrar bana bakmaya başladı.
“Kimliğe göre 6
yaşında ama daha küçük gösteriyor.” dedikten sonra annem ve babamı sorgulayan
bir ifadeyle süzdü. Sorusuna yanıt alamayınca da, radyonun sesini kıstı ve bir süre
yanıt bekledi.
Annem, “Büyümesi yaşıtlarından geri ama çabuk
öğreniyor,” Ben üzülen mimiklerimle müdür yardımcısının masasındaki renkli
kalemleri izlerken annem elimi sıkarak “Hadi 10’a kadar say hoca da duysun,”
Ben omzumu silkip “Bana ne!” Annem dişlerinin arasından “Hadi” diye ısrar edip
elimi iyice sıkınca “Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz,” Müdür
yardımcısı piyes izleyen bir ifadeyle eliyle burnun gerisine attığı gözlüğü
sıkıca tutarak annemi, babamı ve beni dikkatle izlemeye devam etti. Bize sanki
gözlükle değil de büyüteçle bakıyor gibiydi. Tekrar kimliğimdeki doğum tarihine
baktıktan sonra bir süre söylendi ve başını sağa sola sallayarak kimlik
bilgilerimi kayıt defterine geçti.
“1-D sınıfında. 3. kata çıkın Gülşen öğretmenin
sınıfına başlasın.”
Annem ve babamın bir yükten kurtulmuşçasına aydınlanan
yüzleri benim içimde güneşin batmasına sebep olmuştu. Çünkü ben altı yaşında
değildim. Daha beş yaşındaydım üstelik yaşıtlarımdan ufak ve çelimsizdim.
Bizimkiler sınıfın en üst katta olmasından memnuniyetsiz yukarı çıktılar. Ben
de içimden öğretmen beni kabul etmese de eve gidip oyun oynasam diye dua
ediyordum. Üçüncü kata geldiğimizde, 1-D
sınıfı kolayca bulundu. İçerden sesler geliyordu, öğretmen gürültü yapanlara
bağırıyordu. Babam kapıyı çaldı, öğretmen kapıyı açtı ve karşısında bizi
görünce şaşırdı. Sınıfa dönüp bir kez daha “Çizgileri çekmeye başlayın,
geliyorum!” diye bağırdıktan sonra kapıyı kapatıp yanımıza geldi.
Babam, “Hocam, çocuğu kaydettirdik de sizin
sınıftaymış.”
Öğretmen bana baktı ve şaşırdı, “Nasıl olur, bu çocuk
çok küçük”
Annem “Küçük değil yaşıtlarından geri büyüyor.”
Anneme
inanmayan öğretmen kimliğimi istedi. Babam kimliği verdi, öğretmen bir bana bir
kimliğe uzun süre baktı ancak ikna olmadı.
“Olmaz, bu
çocuk ezilir alamam seneye başlasın.”
Öğretmen ikna olmayınca babam da olaya dâhil oldu.
“Olur mu hocam geri kalır, yaşıtlarıyla okusun.” Öğretmen “ Yaşıtları bundan
iri, çok zorlanır, seneye gelin.”
Bir süre bu
anlamsız diyalog devam etti. İçim biraz ferahlamıştı, bu kadın beni
almayacaktı. Eve gidip ne oynasam acaba diye düşünmeye bile başlamıştım.
Öğretmen “Artık içeri dönmem lazım, biraz büyüsün öyle
gelin!”
Bizimkiler ikna olmuyordu, olay inatlaşmaya dönmüştü.
Öğretmen kapıyı araladığında babam beni içeri doğru omzumdan ittirip “Hocam, kaydını
yaptık artık olmaz,” dedi.
Öğretmende aynı
şekilde beni dışarı ittirip “Olmaz diyorum,”
Annem “Olur, alışır hemen,” diyerek tekrar içeri
ittirdi. Bu diyalogların arasında ben bir sınıfın içine bir dışına gidip
geliyordum ve nihayetinde bizimkiler kazandı, ben sınıfın içinde kaldım ve okula
başladım. Diğer çocuklar gibi ağlamadım hem ağlasam ne olacaktı ki? Onlar
annelerini özleyip ağlıyordu benimkiler beni istemiyordu bir saattir bunun
savaşını veriyorlardı. Öğretmen önlüğümün, çantamın, defterimin hatta kalemimin
bile olmamasını bahane etmeye çalışmıştı ama başaramamıştı. Babamla birlikte en
arka sıraya oturmuş, tahtaya çizilen anlamsız düz çizgileri izliyordum. Okulu saçma
bulmuştum, uykum gelmişti. Babam ilk ders benimle oturduktan sonra sıkılmaya
başlamıştı bile.
Ben uyuklarken “Sakın uyuma, al şu kâğıdı kalemi öğretmen
ne diyorsa yap sana defter, kalem, çanta alıp geleyim,” dedikten sonra koşar
adımlarla sınıftan ayrıldı. Artık okula alışmaktan başka bir çare yoktu. Sınıfı
incelemeye başladım. Birbirinden farklı bir sürü çocuk kendi halinde bir şeyler
konuşuyor, gülüyor, sınıfta geziniyordu. İlk dersi kaçırmıştım. Tahtadaki düz
çizgileri anlamaya çalıştım ancak hayatımda ilk defa gördüğüm için bir fikir
yürütemedim. Düz çizginin yazı yazmaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünerek öğretmeni
izlemeye başladım.
Öğretmen en ön sıradan başlayarak elindeki kırmızı
pilot kalemle herkesin defterine yan yana iki düz çizgi çekip sıradaki
öğrenciye doğru ilerliyordu. Ben de önüme koyulan emanet kâğıt ve kalemi alıp
işe giriştim. -Bir sıra düz çizgi ardından bir sıra boşluk sonra tekrar aynısı.-
İçimden neden bu kadar uğraşıyoruz ki diye düşünmeye
başladım ve şahane bir fikir buldum. Tüm sayfaya boydan boya düz bir çizgi atıp
araları silerek boşluk bırakmak çok daha pratikti ancak henüz kalem tutmakta
çok yeniydim. Kalemi elime alıyordum ama parmaklarımın arasından kaydığı için
bir türlü istediğim gibi hareket ettiremiyordum. Defalarca denedikten sonra
nihayet sayfanın tam ortasına kadar düz bir çizgi çizmeyi başarmıştım ki
öğretmenin sinirli bakışlarını tepemde yakaladım.
Bana baktı, “Ne yapıyorsun, sen?”
Anneme ve babama çok kızgın olduğu için ve ben de
maalesef onların temsilcisi gibi orada bırakıldığımdan kendimi savunsam da
anlayışlı davranılmayı hak etmiyordum. Öndeki çocuktan aldığı silgiyle önümdeki
tek yaprağı hiddetle söylenerek silmeye başladı.
“Küçücük çocuğu bırakıp gittiler başıma, işin yoksa
birde bununla uğraş!”
Ben öğretmeni, beyaz gömleğini, kıvırcık bulutumsu
saçlarını, kırışmış yüzünü, yamuk ön dişlerini, kırmızı renkli yırtmaçlı kalem
eteğini ilgiyle izlerken bir bağ kurmaya çalışıyordum. Ancak onu ciddiye
alamıyordum çünkü o, bugüne kadar gördüğüm insanların tamamından farklı
kıyafetlere sahipti ve gereksiz sinirliydi. Bu kadar sinirli olmasının tek
sebebi ben olamazdım, sadece beni değil içi dağları da aşan bir öfkeyle
doluydu.
Akşamüzeri babam sınıfa elinde büyük bir karton
çantayla döndü. Öğretmen tabii ki yaptığımı biraz da kendini haklı çıkaracak
abartıda anlattıktan sonra babamın aldığı çantayı da göstererek
“Çanta çocuk
kadar, anaokuluna bari verseydiniz, yazık olacak,” dedi. Babam “Alışır, alışır”
diye zorlama bir gülümsemeyle boyum kadar çantayı sırtıma taktı ve sınıftan
ayrıldık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder