ÇUKUR
Sevgili
belediye, bu mektubu kaleme alma sebebim; yazdığım dilekçelerin bir türlü size
ulaşmaması. Ben bürokrasi işlerinden anlamam, kâğıt kürek işlerinde de iyi
değilim kabul ama siz de şikâyet ya da taleplere pek duyarlı değilsiniz.
Aslında ben sizi bir mekâna gittiğimde önce
buyur eden sonra da göz göze gelmemek için bin dereden su getiren garsonlara
benzetiyorum. Hatta eminim onlardan birkaç tanesiyle karşılaştığınıza da her
neyse konumuz bu değil. Konumuz mahalle sakinlerinin bile farkında olmadığı fakat
benim arabayla her seferinde pat diye sert bir biçimde içine düştüğüm çukur.
Hani şu üst geçitten sonra sağa ayrılan yolun üzerinde. Merkez Cami’nin tam
önünde. Ne zaman o yoldan geçsem, içine düşüyorum ve içimde o ses yankılanıyor.
“Şu çukura düşmeden geçmeyi de öğrensen her şey tamam olacak.”
Hiçbir şey tamam olmadı. O, bir mürekkep
lekesi gibi içimde kaldı ve ben ne zaman o çukura düşsem, sağ koltukta karışık
saçları, bulutlu gözleriyle belirerek en can alıcı bakışlarıyla bana dönüp hep
aynı şeyi söyledi. “Çukura düşmezsen her şey tamam.” O zamanlar masum bir
ahmaklıkla gülümsüyordum, nereden bilecektim çukurun benim kara deliğim
olacağını.
Yol dar
olduğundan orada arabayı biraz sola kaydırıp çukuru ortalamak hiç kolay değil.
Çukuru kapatmaya çalışmadan önce birkaç kez sürüş teknikleri dersi bile aldım.
Tek istediğim o kocaman çukuru ortalayarak geçmek ve o sesi susturmaktı. Hatta
sürüş eğitmenimle defalarca çukurun üzerinden içine düşmeden geçmeyi başardım
ama yalnızken başaramadım.
Bir gece yarısı herkes uyurken bizim binanın
bahçesine indim. Elimde kazma kürek gören komşular anneme şikâyette bulunmuş. “Senin
kız iyice kafayı yedi,” demişler.
Ertesi akşam eve girmek için geç saatlere kadar dışarda bekledim. Evdekilerle
ve sorularıyla karşılaşmak istemiyordum. Parmak uçlarıma basarak içeri girdim
ve merdivenleri tırmandım. Annem, mutfakta, oturma odasında, yatak odasında
yoktu. Dinledim, benim odamdan ayak sesi geliyordu. Oraya çıktım. Ortalığı
silmiş, süpürmüş odamın eşyalarını düzeltiyordu. Beni perişan hâlde görünce
endişelendi. Bakışlarından ne düşündüğünü anladım. “İlaçlarını almıyor musun,
yine mi onunla görüşüyorsun?” gibi anlamsız sorularla kafamın etini yedi.
Hayır, çukurla ne alakası varsa ilaçların? Hem hangi ilaçlardan bahsediyorlar
tam olarak anlayamadım “O” dediği de kim hiçbir fikrim yok.
Elimde kazma kürek ve bir de alt komşunun
balkonundan aşırdığım çamaşır kovasıyla bahçeye indim. Geçen yaz parlak sarı
renginden dolayı indirime giren yağmurluğum da üzerimdeydi. Kapüşonu başıma
geçirdim ki kimse beni fark etmesin. Kazmayı toprağın bağrına salladım birkaç
kez. Kazma sert bir şeye denk geldi. Taştır dedim. Sallamaya devam ettim. Ancak
kazmanın sesi taşa değer gibi değildi. El fenerini açmak zorunda kaldım. Feneri
açtım, nasıl bir taşsın sen dedim ki meğer taş değilmiş, apartmanın yöneticisi
gençlik hatıralarını bir sandıkla bahçeye gömmüş. Sabah özür dileyip eşine
teslim ettim. Bu arada birkaç fotoğrafa da bakmış bulundum. Bizim yöneticinin
eşi eskiden ne esmermiş. Göz rengi bebekken değişir sanıyordum ama belli bir
yaştan sonra değişenini de gördüm. Yöneticinin evinde benden sonra bir gürültü
koptu, sebebini anlayamadım. Neyse toprağı
çamur kıvamına getirdim. Kovayı sırtlandığım gibi kara deliğin yanına koştum.
Eğilip yakından incelerken bana “Kaçtığın şeyden kurtulamazsın,” demesin mi?
İyice sinirlendim. Suçunu bilmez gibi bir de edebiyata başlamış. Kürekle yüzüne
yüzüne attım çamuru sonra da iyice yedire yedire dümdüz ettim ve o alaycı
suratı kapanıp gitti. Eve döndüm, o gece ilk defa rahatça uykuya daldım.
Anladım ki benim uykusuzluğumun nedeni de o geri zekâlı çukur! Sabah uyandım,
duşumu aldım. Dişlerimi fırçaladım. Neşeliyim diye iştahım yerine geldi.
Kahvaltı bile ettim. Arabama bindim, sevgili kara deliğim artık yoktu ama ne
olur ne olmaz diye işe gidiş yolumu değiştirdim. Normalde iş dönüşü o yolu
kullanıyorum. Neyse birde ne göreyim. Dün gece benden sonra yağan yağmur çamuru
almış götürmüş. “Yine yenemedin beni,” dercesine suratında alaycı bir
gülümsemeyle karşımda duruyordu. Büyük bir gürültüyle çukura düştüm. Kafamda
aynı ses yankılandı. Evet, sevgili belediye -ben o gün o çukura yine düştüm.- Dev
bir kapana kısılmış gibi bile göre… Şaşkınlık içinde.
Daha sert
bir çözüm bulmayı kafaya koymuştum. İş yerinde tüm gün başımın belası kara
delikten nasıl kurtulurum diye düşündüm, düşündüm, düşündüm. Bizim çaycı Hasan
abi var. Saatlerce hareketsiz halde aynı noktaya bakmam dikkatini çekmiş. Oysa
ben hareketsiz değildim, sadece aklımdakini hayalimde uyguluyordum o kadar.
Dedi ki, “Çimento denedin mi?” “Ne parlak bir fikir,” dedim. Hasan abiyi tam
alnının ortasından öptüm. Çantamı aldım, çimento aramak için yola koyuldum. En
sağlam çimentoyu nerden bulurum diye Siri’ye sordum. “Eskişehir için yola
çıkılıyor,” dedi. Birkaç saatlik yol, geceye çok var dedim. Yola koyuldum. Bazı
önemsiz sapakları atladığım için Sakarya’ya varmış bulundum, önüme çıkan ilk
inşaata girdim. El ayak çekilmiş, hava da kararmıştı. Çimentonun sıvısını
bulamadım. Boş bir çuval aldım, harcı çukurun yakınında bir yerde internetten
bakıp yaparım dedim. Çuvalı attım arabaya saatler sürdü kara deliğe yeniden
ulaşmam. Havaya baktım, güneş yoktu ama ay yerindeydi. Caminin tuvaletine
indim. Tuvalet girişindeki dubaları alıp yolu kapattım.
Paspas kovasına internetten okuduğum tarife
göre toz çimentoyu döktüm. Harcı paspas yardımıyla karıştırdım ve çukurun
yanına götürdüm. Bana “Beni yenemezsin gel barışalım,” demesin mi? Ah sevgili
belediye o ne yüzsüzdür, sen bilmezsin. Utanmadan onu artık kabullenmemi bile
söyledi. Dinlemedim tabii o hadsizi! “Güle güle,” deyip bastım yüzüne
çimentoyu. “Artık sesini duymayacağım
için çok mutluyum,” dedim. Çimentonun altından bana pis pis güldü. Benden ne
istediğini anlamıyorum. Neyse ki üzerine bir kova daha çimento boşaltınca yüzü de
sesi de ortadan kayboldu ben de rahat bir nefes aldım. Gece sessizce eve
girdim. Herkes uyumuştu. Ayakkabılarım öylece çimentoydu. Onun o aptal suratı
kaybolsun diye ayağımla iyice basıp çimentoyu yüzüne yedirmiştim. Ayakkabılarımı
bir poşete koyup sakladım. Çukurdan bana hatıra olsun istedim galiba…
Ertesi gün o
kadar mutlu uyandım ki. Kara delik artık yoktu. İtiraf etmeliyim içimde bir
boşluk hissettim. Mürekkep lekesinden kalan o son cümleyi de yok etmeyi
becermiştim. Yatağımdan fırladım, perdeyi açtım. Yerler kupkuruydu. Yağmur da yoktu.
İşte bu sefer olmuştu, çukuru sonunda yenmiştim. Duşumu aldım, dişimi
fırçaladım. Kara deliğin yok olduğundan emin olmak istedim ve yine yolumu
uzatıp ona bakmaya gittim. Birde ne göreyim. İki adam, sevgili arsız takıntımın
başına dikilmiş bir şeyler konuşuyorlar. Yaklaşıp ne yaptıklarını sordum. “Abla
biz belediyeden geliyoruz. Dün gece birkaç evde kanalizasyon sorunu olmuş. Şu
demiri kaldırıp bakacağız da burası niye çimento onu anlamaya çalışıyoruz, ”demesinler
mi? O gün yine tüm gün o kara deliği düşündüm. Kapanmalıydı, hatta yok
olmalıydı!
Madem çamur,
çimento olmadı. Halk arasında dördüncü
element olarak bilinen tahtayı deneyeyim
dedim. Evet, tahta her şeyi çözer diye düşünüp gece yeniden yanına gittim. Baya
kızgındı “Beni de kendini de mahvettin!” diye çıkıştı. Cevap bile vermedim
deliye, böyleleriyle muhatap olmaya gelmez. Elimdeki metreyle güzelce enini
çapını ölçtüm. Ne yaptığımı anlamadı tabii. “Şimdi görürsün sen!” deyip
yanından ayrıldım. Arkamdan bağırıp çağırdıkça keyiflendim. Sabah mobilya
toptancılarının olduğu semte gittim. Ölçüleri verdim. İstediğim sadece düz,
sağlam bir tahtaydı. Marangoz, tahtayı sehpa anladı. Ceviz mi olsun, yok
kızılcık mı? Bu ara meşe çok satıyormuş. En sağlamını istediğimi söyleyince
ceviz verdiler. Marangoz işini bitirene kadar başında bekledim. İstediğim gibi
olunca alıp çıktım. Ayak takmak istediler, istemedim. -Memlekette herkes bir
âlem.- Gece yarısını beklemeye gerek yoktu. Kara deliğin önüne gelince
dörtlüleri yaktım. Olduğu yerde beni bekliyordu, hep aynı yerde durması bile
sinirime dokunuyordu. Arabadan aşağı indim. Üzerine tahtayı kapatıp onunla
sonsuza dek vedalaşacaktım. Ceviz kapağı üzerine kapattım. Güle güle bile
demedim, hem duygusal bir bağ kurmaya ne gerek vardı. Arabayla güzelce üzerinden
geçtim. Sonra arabayı birkaç adım ileri park edip yeniden yanına döndüğümde ne
göreyim. Çok sağlam dedikleri ceviz iki parça! Bana bir gülüşü vardı,
görmelisiniz. “Yenemezsin beni demedim mi sana?” diyerek öyle çok güldü ki
bana. Hayatımdan bir türlü çıkartmayı beceremediğim çukurun başına oturup
ağlamaya başladım, yoldan geçen birileri beni alıp eve getirdi. Gece
düşünmekten uyuyamadım, sağa dönüyorum gülüyor, sola dönüyorum yine gülüyor.
Aklıma yapay zekâdan fikir almak geldi. Hemen telefona sarılıp olanları
anlattım, yani yazdım. Cevabı çok basitti. “Asfalt dökmek,” evet, en mantıklısı
asfalttı.
Hemen internetten
yol çalışması olan semtleri araştırdım. Çankaya
Belediyesi’nin yol çalışması duyurusunu gördüm, gidip biraz asfalt istesem
belki verirler umuduyla bir süre işçileri uzaktan izledim. Koşarak eve gittim.
Tüm mutfağı aradım, taradım. Geniş, sağlam bir tencere bulamadım. Bir tane
demir döküm vardı. Onu da annem içine asfaltı dolduracağımı duyunca vermedi.
Ona kara deliğin hiç susmadan benimle konuştuğunu söyledim ama ikna edemedim.
Bana sımsıkı sarılıp ağlamaya başladı, tadı acımsı bir ıhlamur demleyip beni
dilekçe yazmaya ikna etti. Ihlamuru içince ses kayboldu. Çukur sanki yok oldu
ama biliyorum, hâlâ orada.
Defalarca
kapatmayı denedim, beceremedim gelip siz kapatın. Dilekçeyi ben size gönderdim,
PTT bana geri gönderdi. Çukur Dairesi Başkanlığı’na kim bakıyorsa pek bu
işlerle ilgilenmiyor gibi hissediyorum. X’den yazdım. Kimse oralı olmadı. Zaten
hesabın mavi tiki bile yoktu. Facebook’tan başkanın resminin altına yorum
olarak yazdım. Engellemişler beni. En sonunda Instagram’dan kara deliği
paylaşıp taglere belediye başkanını ekledim. Anlamsızca belediye tarafından
mahkemeye verildim. Artık lütfen bu mektubumu dikkate alıp, şu kara deliği
kapatın. İçimdeki ses de sussun! Ben o çukuru geçmeyi bir türlü başaramıyorum!
NİMET PİLAVCI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder