8 Eylül 2024 Pazar

 

ÇUKUR

Sevgili belediye, bu mektubu kaleme alma sebebim; yazdığım dilekçelerin bir türlü size ulaşmaması. Ben bürokrasi işlerinden anlamam, kâğıt kürek işlerinde de iyi değilim kabul ama siz de şikâyet ya da taleplere pek duyarlı değilsiniz.

 Aslında ben sizi bir mekâna gittiğimde önce buyur eden sonra da göz göze gelmemek için bin dereden su getiren garsonlara benzetiyorum. Hatta eminim onlardan birkaç tanesiyle karşılaştığınıza da her neyse konumuz bu değil. Konumuz mahalle sakinlerinin bile farkında olmadığı fakat benim arabayla her seferinde pat diye sert bir biçimde içine düştüğüm çukur. Hani şu üst geçitten sonra sağa ayrılan yolun üzerinde. Merkez Cami’nin tam önünde. Ne zaman o yoldan geçsem, içine düşüyorum ve içimde o ses yankılanıyor. “Şu çukura düşmeden geçmeyi de öğrensen her şey tamam olacak.”

 Hiçbir şey tamam olmadı. O, bir mürekkep lekesi gibi içimde kaldı ve ben ne zaman o çukura düşsem, sağ koltukta karışık saçları, bulutlu gözleriyle belirerek en can alıcı bakışlarıyla bana dönüp hep aynı şeyi söyledi. “Çukura düşmezsen her şey tamam.” O zamanlar masum bir ahmaklıkla gülümsüyordum, nereden bilecektim çukurun benim kara deliğim olacağını.

Yol dar olduğundan orada arabayı biraz sola kaydırıp çukuru ortalamak hiç kolay değil. Çukuru kapatmaya çalışmadan önce birkaç kez sürüş teknikleri dersi bile aldım. Tek istediğim o kocaman çukuru ortalayarak geçmek ve o sesi susturmaktı. Hatta sürüş eğitmenimle defalarca çukurun üzerinden içine düşmeden geçmeyi başardım ama yalnızken başaramadım.

   Bir gece yarısı herkes uyurken bizim binanın bahçesine indim. Elimde kazma kürek gören komşular anneme şikâyette bulunmuş. “Senin kız iyice kafayı yedi,” demişler. Ertesi akşam eve girmek için geç saatlere kadar dışarda bekledim. Evdekilerle ve sorularıyla karşılaşmak istemiyordum. Parmak uçlarıma basarak içeri girdim ve merdivenleri tırmandım. Annem, mutfakta, oturma odasında, yatak odasında yoktu. Dinledim, benim odamdan ayak sesi geliyordu. Oraya çıktım. Ortalığı silmiş, süpürmüş odamın eşyalarını düzeltiyordu. Beni perişan hâlde görünce endişelendi. Bakışlarından ne düşündüğünü anladım. “İlaçlarını almıyor musun, yine mi onunla görüşüyorsun?” gibi anlamsız sorularla kafamın etini yedi. Hayır, çukurla ne alakası varsa ilaçların? Hem hangi ilaçlardan bahsediyorlar tam olarak anlayamadım “O” dediği de kim hiçbir fikrim yok.

   Elimde kazma kürek ve bir de alt komşunun balkonundan aşırdığım çamaşır kovasıyla bahçeye indim. Geçen yaz parlak sarı renginden dolayı indirime giren yağmurluğum da üzerimdeydi. Kapüşonu başıma geçirdim ki kimse beni fark etmesin. Kazmayı toprağın bağrına salladım birkaç kez. Kazma sert bir şeye denk geldi. Taştır dedim. Sallamaya devam ettim. Ancak kazmanın sesi taşa değer gibi değildi. El fenerini açmak zorunda kaldım. Feneri açtım, nasıl bir taşsın sen dedim ki meğer taş değilmiş, apartmanın yöneticisi gençlik hatıralarını bir sandıkla bahçeye gömmüş. Sabah özür dileyip eşine teslim ettim. Bu arada birkaç fotoğrafa da bakmış bulundum. Bizim yöneticinin eşi eskiden ne esmermiş. Göz rengi bebekken değişir sanıyordum ama belli bir yaştan sonra değişenini de gördüm. Yöneticinin evinde benden sonra bir gürültü koptu, sebebini anlayamadım.  Neyse toprağı çamur kıvamına getirdim. Kovayı sırtlandığım gibi kara deliğin yanına koştum. Eğilip yakından incelerken bana “Kaçtığın şeyden kurtulamazsın,” demesin mi? İyice sinirlendim. Suçunu bilmez gibi bir de edebiyata başlamış. Kürekle yüzüne yüzüne attım çamuru sonra da iyice yedire yedire dümdüz ettim ve o alaycı suratı kapanıp gitti. Eve döndüm, o gece ilk defa rahatça uykuya daldım. Anladım ki benim uykusuzluğumun nedeni de o geri zekâlı çukur! Sabah uyandım, duşumu aldım. Dişlerimi fırçaladım. Neşeliyim diye iştahım yerine geldi. Kahvaltı bile ettim. Arabama bindim, sevgili kara deliğim artık yoktu ama ne olur ne olmaz diye işe gidiş yolumu değiştirdim. Normalde iş dönüşü o yolu kullanıyorum. Neyse birde ne göreyim. Dün gece benden sonra yağan yağmur çamuru almış götürmüş. “Yine yenemedin beni,” dercesine suratında alaycı bir gülümsemeyle karşımda duruyordu. Büyük bir gürültüyle çukura düştüm. Kafamda aynı ses yankılandı. Evet, sevgili belediye -ben o gün o çukura yine düştüm.- Dev bir kapana kısılmış gibi bile göre… Şaşkınlık içinde.

Daha sert bir çözüm bulmayı kafaya koymuştum. İş yerinde tüm gün başımın belası kara delikten nasıl kurtulurum diye düşündüm, düşündüm, düşündüm. Bizim çaycı Hasan abi var. Saatlerce hareketsiz halde aynı noktaya bakmam dikkatini çekmiş. Oysa ben hareketsiz değildim, sadece aklımdakini hayalimde uyguluyordum o kadar. Dedi ki, “Çimento denedin mi?” “Ne parlak bir fikir,” dedim. Hasan abiyi tam alnının ortasından öptüm. Çantamı aldım, çimento aramak için yola koyuldum. En sağlam çimentoyu nerden bulurum diye Siri’ye sordum. “Eskişehir için yola çıkılıyor,” dedi. Birkaç saatlik yol, geceye çok var dedim. Yola koyuldum. Bazı önemsiz sapakları atladığım için Sakarya’ya varmış bulundum, önüme çıkan ilk inşaata girdim. El ayak çekilmiş, hava da kararmıştı. Çimentonun sıvısını bulamadım. Boş bir çuval aldım, harcı çukurun yakınında bir yerde internetten bakıp yaparım dedim. Çuvalı attım arabaya saatler sürdü kara deliğe yeniden ulaşmam. Havaya baktım, güneş yoktu ama ay yerindeydi. Caminin tuvaletine indim. Tuvalet girişindeki dubaları alıp yolu kapattım.

 Paspas kovasına internetten okuduğum tarife göre toz çimentoyu döktüm. Harcı paspas yardımıyla karıştırdım ve çukurun yanına götürdüm. Bana “Beni yenemezsin gel barışalım,” demesin mi? Ah sevgili belediye o ne yüzsüzdür, sen bilmezsin. Utanmadan onu artık kabullenmemi bile söyledi. Dinlemedim tabii o hadsizi! “Güle güle,” deyip bastım yüzüne çimentoyu.  “Artık sesini duymayacağım için çok mutluyum,” dedim. Çimentonun altından bana pis pis güldü. Benden ne istediğini anlamıyorum. Neyse ki üzerine bir kova daha çimento boşaltınca yüzü de sesi de ortadan kayboldu ben de rahat bir nefes aldım. Gece sessizce eve girdim. Herkes uyumuştu. Ayakkabılarım öylece çimentoydu. Onun o aptal suratı kaybolsun diye ayağımla iyice basıp çimentoyu yüzüne yedirmiştim. Ayakkabılarımı bir poşete koyup sakladım. Çukurdan bana hatıra olsun istedim galiba…

Ertesi gün o kadar mutlu uyandım ki. Kara delik artık yoktu. İtiraf etmeliyim içimde bir boşluk hissettim. Mürekkep lekesinden kalan o son cümleyi de yok etmeyi becermiştim. Yatağımdan fırladım, perdeyi açtım. Yerler kupkuruydu. Yağmur da yoktu. İşte bu sefer olmuştu, çukuru sonunda yenmiştim. Duşumu aldım, dişimi fırçaladım. Kara deliğin yok olduğundan emin olmak istedim ve yine yolumu uzatıp ona bakmaya gittim. Birde ne göreyim. İki adam, sevgili arsız takıntımın başına dikilmiş bir şeyler konuşuyorlar. Yaklaşıp ne yaptıklarını sordum. “Abla biz belediyeden geliyoruz. Dün gece birkaç evde kanalizasyon sorunu olmuş. Şu demiri kaldırıp bakacağız da burası niye çimento onu anlamaya çalışıyoruz, ”demesinler mi? O gün yine tüm gün o kara deliği düşündüm. Kapanmalıydı, hatta yok olmalıydı!

Madem çamur, çimento olmadı.  Halk arasında dördüncü element olarak bilinen tahtayı deneyeyim dedim. Evet, tahta her şeyi çözer diye düşünüp gece yeniden yanına gittim. Baya kızgındı “Beni de kendini de mahvettin!” diye çıkıştı. Cevap bile vermedim deliye, böyleleriyle muhatap olmaya gelmez. Elimdeki metreyle güzelce enini çapını ölçtüm. Ne yaptığımı anlamadı tabii. “Şimdi görürsün sen!” deyip yanından ayrıldım. Arkamdan bağırıp çağırdıkça keyiflendim. Sabah mobilya toptancılarının olduğu semte gittim. Ölçüleri verdim. İstediğim sadece düz, sağlam bir tahtaydı. Marangoz, tahtayı sehpa anladı. Ceviz mi olsun, yok kızılcık mı? Bu ara meşe çok satıyormuş. En sağlamını istediğimi söyleyince ceviz verdiler. Marangoz işini bitirene kadar başında bekledim. İstediğim gibi olunca alıp çıktım. Ayak takmak istediler, istemedim. -Memlekette herkes bir âlem.- Gece yarısını beklemeye gerek yoktu. Kara deliğin önüne gelince dörtlüleri yaktım. Olduğu yerde beni bekliyordu, hep aynı yerde durması bile sinirime dokunuyordu. Arabadan aşağı indim. Üzerine tahtayı kapatıp onunla sonsuza dek vedalaşacaktım. Ceviz kapağı üzerine kapattım. Güle güle bile demedim, hem duygusal bir bağ kurmaya ne gerek vardı. Arabayla güzelce üzerinden geçtim. Sonra arabayı birkaç adım ileri park edip yeniden yanına döndüğümde ne göreyim. Çok sağlam dedikleri ceviz iki parça! Bana bir gülüşü vardı, görmelisiniz. “Yenemezsin beni demedim mi sana?” diyerek öyle çok güldü ki bana. Hayatımdan bir türlü çıkartmayı beceremediğim çukurun başına oturup ağlamaya başladım, yoldan geçen birileri beni alıp eve getirdi. Gece düşünmekten uyuyamadım, sağa dönüyorum gülüyor, sola dönüyorum yine gülüyor. Aklıma yapay zekâdan fikir almak geldi. Hemen telefona sarılıp olanları anlattım, yani yazdım. Cevabı çok basitti. “Asfalt dökmek,” evet, en mantıklısı asfalttı.

Hemen internetten yol çalışması olan semtleri araştırdım.  Çankaya Belediyesi’nin yol çalışması duyurusunu gördüm, gidip biraz asfalt istesem belki verirler umuduyla bir süre işçileri uzaktan izledim. Koşarak eve gittim. Tüm mutfağı aradım, taradım. Geniş, sağlam bir tencere bulamadım. Bir tane demir döküm vardı. Onu da annem içine asfaltı dolduracağımı duyunca vermedi. Ona kara deliğin hiç susmadan benimle konuştuğunu söyledim ama ikna edemedim. Bana sımsıkı sarılıp ağlamaya başladı, tadı acımsı bir ıhlamur demleyip beni dilekçe yazmaya ikna etti. Ihlamuru içince ses kayboldu. Çukur sanki yok oldu ama biliyorum, hâlâ orada.

Defalarca kapatmayı denedim, beceremedim gelip siz kapatın. Dilekçeyi ben size gönderdim, PTT bana geri gönderdi. Çukur Dairesi Başkanlığı’na kim bakıyorsa pek bu işlerle ilgilenmiyor gibi hissediyorum. X’den yazdım. Kimse oralı olmadı. Zaten hesabın mavi tiki bile yoktu. Facebook’tan başkanın resminin altına yorum olarak yazdım. Engellemişler beni. En sonunda Instagram’dan kara deliği paylaşıp taglere belediye başkanını ekledim. Anlamsızca belediye tarafından mahkemeye verildim. Artık lütfen bu mektubumu dikkate alıp, şu kara deliği kapatın. İçimdeki ses de sussun! Ben o çukuru geçmeyi bir türlü başaramıyorum!

NİMET PİLAVCI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder