6 Temmuz 2025 Pazar

 

UZAY GEMİSİNDE TAŞ DEVRİ

Yazmak iyileştirir diyorlar.

Yazmak, yazmak, yazmak…

Bir karakter yazmaya başlasam ve ellinci sayfada karakterin güzelliğine kapılsam, yazdıklarım beni alıp kurgusal bir dünyaya götürse birileri bunları okusa ve hiç edebi olmamış dese kimin umurunda?

Dil neden var? Edebiyat gerdan kırıp kendini kurumsal zannetsin diye mi? Anlaşılmak içindi hani?

İletişim için, bilgi ve duygu alışverişi bir milyondan fazla sebep için. Dünya barışı için, sevgi için…

Kaçıp durduğum köşeler, yarım bıraktığım metinler, olay örgüsü karışan öyküler, kendini senaryo dilinde bulan hikâyeler…

En zor yüzyıl sınavı yapsalar 21. Yüzyıl birinci olmazdı orası kesin. İki dünya savaşı görmüş 19. ve 20. yüzyıl dururken baya gerilerde kalırdı ama insanların duygularını tamamen yitirdiği ve şekil yarışına girdiği yüzyıl yarışmasında 21. yüzyıl açık ara birinci seçilirdi. İnsanlar geçmişe dönmek istiyor ama şimdi de yanlarında gelsin.  Taş devri kafasıyla uzay gemisinde seyahat gibi bir kombinasyon çıkıyor ortaya.

İçimde bastıramadığım bir hüzün var. Var oluş amacımı gerçekleştiremiyor olmak kalbimi ağrıtıyor. Bunun gerçekleştirememe sebebimin kendim olmasıyla her gün, her saniye biraz daha yaralanıyorum. Sanki dünyada çaresi olmayan ve kimsenin daha önce duymadığı bir dert bu. Nasıl geçer başa çıkabilir miyim? Bilmiyorum. Bu döngü hep aynı şekilde ilerliyor, hep aynı yerde tıkanıyor.

Kendini değiştirmeden yazmak mı? Başkalarının istediği gibi ya da dediği gibi kurallara uyarak yazmak mı? Bu kuralları kim koydu sikerler deyip devam etmek mi? Ha bu arada geleceğe dair heyecan duyan var mı? Boşuna heyecanlanmayın, gelecek tam şu an. Ne yapıyorsanız resmin devamı öyle geliyor. Bütün gününü oturup karşısındaki tablete bakarak geçiren bir kadının geleceği nasıl olabilir? Bu ara sürekli yetişkin olmaya çabalıyorum. Hani çocuklar hemen büyümek ister ya veya ergenler büyümüş gibi giyinir aynı durumdayım aslında ben elimden geldiğince ağırdan aldım bu büyüme işini. Dünyada otorite olan yazarları okumadan yazılmaz diyorlar mesela peki bir sürü kimseyi yarım bırakınca ne olur? Yarım bırakılan kitaplar okunmuş sayılır mı? Yoksa okunmadığı için mi yarım bırakılır? İnsan kendini yarım bırakılan bir kitap gibi hisseder mi? bunun kitapla ilgisi nedir? Okunan yüzünden midir? Ruhumu saran kaşıntı sakinleşmiyor, dinmesin beklerken hızlanarak devam ediyor. Beni nereye götürdüğüne dair hiçbir fikrim yok. Biri çıkar son cesaretinizi de kırar ve bunu kendi yaralarının acısını bir süreliğine bastırmak için yapar. O kırılan son umudun, yitip giden özgüvenin umurunda bile olmaz. Sıkıldığı bir kıyafeti fırlatır gibi yapar bunu sonra da vicdanlı olduğunu, iyi insan olmanın zorluklarını, başka insanların yaptığı hataları sorgular. Kendi yaptığını kabul etmez. İyi taraftadır. Etkileyici gülüşüyle, bir şey anlatırken tüm dikkati sendeymişçesine dinler. İlgi ve alakası zirvededir “ama” ah o ama! Sonrası yoktur. Sonrasına ne cesareti vardır ne de kalbi. Yıkar gider kalan zerrecik özgüveni. Kolum kanadım kırık dersin ona o da derki sana “İyice kıramamışlar, dur ben daha iyi kırarım.” Kırıp döküp eline verir. Al devam et der. Orası kimseyi ilgilendirmez. Bıkarsın düşmekten, düşüp düşüp kalkmaktan. Kalkmak kolay görünür dışardan. Uykusuz gecelerden, kendinle verdiğin mücadeleden, içinde kopan fırtınalardan kimsenin haberi olmaz çoğu zaman. Arkasında gücü olanların başardığı, görüldüğü, yetenekli ve takdire şayan sayılanların ülkesi burası. Eğer her yer böyleyse. Bir göktaşının şu rezil insanlığı yok etmesini dilerim. Gerek yok evrene verdiğimiz zarar inanılmaz boyutlara ulaştı. Kötülüğün yaşamını sürdürmesinin ne anlamı olabilir? Biri bana söyleyebilir mi? İnsanlığa kötü bir haberim var. Sınavı geçemediniz. Acaba bu içinde bulunduğum döngü matriks sistemiyle alakalı olabilir mi? Belki de benim hayatım ucuz ve az levelli bir oyundur. Karakter maceradan maceraya koşup yeni kapılar açacağını ve amacını gerçekleştireceğini düşünürken oyunun bu kadar olduğunu bilmeden hareket ediyordur. Tıkandı işte. Her sabah yataktan heyecanla kalkacak bir amaç yoksa yaşamak, yaşamak olmuyor. İnsanları sevmiyorum. Kendimi tanıyamıyorum. Duygularım beni ele geçiriyor, ben onları yöneteceğime onlar beni yönetiyor. Yani ekonomisi çaresizce batan ve hiçbir kaynağı olmayan bir ülke gibiyim. Nasıl kurtulacağım bu döngüden? Nasıl, nasıl, nasıl? Küfür etmeye bile değmeyecek insanlar tanıdım. Herkes “aynı şeyi” istiyor hiç kimse “o şeyi” elde edemiyor. Travması travmama denk insanlarla karşılaşıyorum. Frekansım düşükmüş ya da ben düşüp kaldım ömrümün gençliğinde. Kutlamak istediğim bir doğum günü bile olmadı bugüne dek. Mitokondrim bozuk benim. Annemden mütevellit. Mutsuzdu hep. Hâlâ öyle. Onu aramaktan imtina ederim çoğu zaman. Kırgın ve üzgün sesini duymak, nasılsın? İyiyim cevabından sonra oluşan uzun boşluklar. Hal hatırdan sonra söylenecek bir şeyin kalmadığı gerçeğinin kalpte açtığı yara. Bir taşın uçurumdan yuvarlanmasına benziyor bir yakınınla hatta anneyle böyle uzak olmak. Uzaklaşmak istedikçe zihninin bir kenarında hep onu düşünmek. Bu sene defalarca ümitlendirdim seni anne. Senin istediklerini gerçekleştirmek çok zormuş demek sonra dur bir dakika neden onun istediklerini gerçekleştirmeye çalışıyorum bunu kim için istiyorum? Sorular kızgınlık yaratıyor. Öylece sürükleniyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder