UZAY GEMİSİNDE TAŞ
DEVRİ
Yazmak iyileştirir diyorlar.
Yazmak, yazmak, yazmak…
Bir karakter yazmaya başlasam ve ellinci sayfada karakterin
güzelliğine kapılsam, yazdıklarım beni alıp kurgusal bir dünyaya götürse
birileri bunları okusa ve hiç edebi olmamış dese kimin umurunda?
Dil neden var? Edebiyat gerdan kırıp kendini kurumsal
zannetsin diye mi? Anlaşılmak içindi hani?
İletişim için, bilgi ve duygu alışverişi bir milyondan fazla
sebep için. Dünya barışı için, sevgi için…
Kaçıp durduğum köşeler, yarım bıraktığım metinler, olay
örgüsü karışan öyküler, kendini senaryo dilinde bulan hikâyeler…
En zor yüzyıl sınavı yapsalar 21. Yüzyıl birinci olmazdı
orası kesin. İki dünya savaşı görmüş 19. ve 20. yüzyıl dururken baya gerilerde
kalırdı ama insanların duygularını tamamen yitirdiği ve şekil yarışına girdiği
yüzyıl yarışmasında 21. yüzyıl açık ara birinci seçilirdi. İnsanlar geçmişe
dönmek istiyor ama şimdi de yanlarında gelsin.
Taş devri kafasıyla uzay gemisinde seyahat gibi bir kombinasyon çıkıyor
ortaya.
İçimde bastıramadığım bir hüzün var. Var oluş amacımı
gerçekleştiremiyor olmak kalbimi ağrıtıyor. Bunun gerçekleştirememe sebebimin
kendim olmasıyla her gün, her saniye biraz daha yaralanıyorum. Sanki dünyada
çaresi olmayan ve kimsenin daha önce duymadığı bir dert bu. Nasıl geçer başa
çıkabilir miyim? Bilmiyorum. Bu döngü hep aynı şekilde ilerliyor, hep aynı
yerde tıkanıyor.
Kendini değiştirmeden yazmak mı? Başkalarının istediği gibi
ya da dediği gibi kurallara uyarak yazmak mı? Bu kuralları kim koydu sikerler
deyip devam etmek mi? Ha bu arada geleceğe dair heyecan duyan var mı? Boşuna
heyecanlanmayın, gelecek tam şu an. Ne yapıyorsanız resmin devamı öyle geliyor.
Bütün gününü oturup karşısındaki tablete bakarak geçiren bir kadının geleceği
nasıl olabilir? Bu ara sürekli yetişkin olmaya çabalıyorum. Hani çocuklar hemen
büyümek ister ya veya ergenler büyümüş gibi giyinir aynı durumdayım aslında ben
elimden geldiğince ağırdan aldım bu büyüme işini. Dünyada otorite olan
yazarları okumadan yazılmaz diyorlar mesela peki bir sürü kimseyi yarım
bırakınca ne olur? Yarım bırakılan kitaplar okunmuş sayılır mı? Yoksa
okunmadığı için mi yarım bırakılır? İnsan kendini yarım bırakılan bir kitap
gibi hisseder mi? bunun kitapla ilgisi nedir? Okunan yüzünden midir? Ruhumu
saran kaşıntı sakinleşmiyor, dinmesin beklerken hızlanarak devam ediyor. Beni
nereye götürdüğüne dair hiçbir fikrim yok. Biri çıkar son cesaretinizi de kırar
ve bunu kendi yaralarının acısını bir süreliğine bastırmak için yapar. O
kırılan son umudun, yitip giden özgüvenin umurunda bile olmaz. Sıkıldığı bir
kıyafeti fırlatır gibi yapar bunu sonra da vicdanlı olduğunu, iyi insan olmanın
zorluklarını, başka insanların yaptığı hataları sorgular. Kendi yaptığını kabul
etmez. İyi taraftadır. Etkileyici gülüşüyle, bir şey anlatırken tüm dikkati
sendeymişçesine dinler. İlgi ve alakası zirvededir “ama” ah o ama! Sonrası
yoktur. Sonrasına ne cesareti vardır ne de kalbi. Yıkar gider kalan zerrecik
özgüveni. Kolum kanadım kırık dersin ona o da derki sana “İyice kıramamışlar, dur
ben daha iyi kırarım.” Kırıp döküp eline verir. Al devam et der. Orası kimseyi
ilgilendirmez. Bıkarsın düşmekten, düşüp düşüp kalkmaktan. Kalkmak kolay
görünür dışardan. Uykusuz gecelerden, kendinle verdiğin mücadeleden, içinde
kopan fırtınalardan kimsenin haberi olmaz çoğu zaman. Arkasında gücü olanların
başardığı, görüldüğü, yetenekli ve takdire şayan sayılanların ülkesi burası.
Eğer her yer böyleyse. Bir göktaşının şu rezil insanlığı yok etmesini dilerim.
Gerek yok evrene verdiğimiz zarar inanılmaz boyutlara ulaştı. Kötülüğün
yaşamını sürdürmesinin ne anlamı olabilir? Biri bana söyleyebilir mi? İnsanlığa
kötü bir haberim var. Sınavı geçemediniz. Acaba bu içinde bulunduğum döngü
matriks sistemiyle alakalı olabilir mi? Belki de benim hayatım ucuz ve az levelli
bir oyundur. Karakter maceradan maceraya koşup yeni kapılar açacağını ve
amacını gerçekleştireceğini düşünürken oyunun bu kadar olduğunu bilmeden
hareket ediyordur. Tıkandı işte. Her sabah yataktan heyecanla kalkacak bir amaç
yoksa yaşamak, yaşamak olmuyor. İnsanları sevmiyorum. Kendimi tanıyamıyorum.
Duygularım beni ele geçiriyor, ben onları yöneteceğime onlar beni yönetiyor.
Yani ekonomisi çaresizce batan ve hiçbir kaynağı olmayan bir ülke gibiyim.
Nasıl kurtulacağım bu döngüden? Nasıl, nasıl, nasıl? Küfür etmeye bile
değmeyecek insanlar tanıdım. Herkes “aynı şeyi” istiyor hiç kimse “o şeyi” elde
edemiyor. Travması travmama denk insanlarla karşılaşıyorum. Frekansım düşükmüş
ya da ben düşüp kaldım ömrümün gençliğinde. Kutlamak istediğim bir doğum günü
bile olmadı bugüne dek. Mitokondrim bozuk benim. Annemden mütevellit. Mutsuzdu
hep. Hâlâ öyle. Onu aramaktan imtina ederim çoğu zaman. Kırgın ve üzgün sesini
duymak, nasılsın? İyiyim cevabından sonra oluşan uzun boşluklar. Hal hatırdan
sonra söylenecek bir şeyin kalmadığı gerçeğinin kalpte açtığı yara. Bir taşın
uçurumdan yuvarlanmasına benziyor bir yakınınla hatta anneyle böyle uzak olmak.
Uzaklaşmak istedikçe zihninin bir kenarında hep onu düşünmek. Bu sene defalarca
ümitlendirdim seni anne. Senin istediklerini gerçekleştirmek çok zormuş demek
sonra dur bir dakika neden onun istediklerini gerçekleştirmeye çalışıyorum bunu
kim için istiyorum? Sorular kızgınlık yaratıyor. Öylece sürükleniyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder