NE YAPALIM TABİATIM
BÖYLEJ
Puslu griliğin ardına saklı keskin bakışlarını tecrübesiz
gözlerime dikti.
“Neden yazıyorsun?” diye birkaç kez tekrarladı. Yazdıklarımı
okuduğu bir akşamüstü ya da dinlenmeyi tercih ettiği herhangi bir zaman
diliminde benim için zaman kaybı diyordu.
Aslında bende neden yazdığımı bilmiyordum. Bir şeyler
oluyordu, biri içimdeki dünyanın üzerine sisten oluşan koyu karanlık bir örtü
örtüyor, işte o zaman ben de yazmaya sığınıyordum.
Bu soru birinin kafamın içindeki prizi sürekli açıp
kapatmasına neden olmuştu. Bir yanıyor, bir sönüyor tam yakalayacakken gözden
kayboluyordu cevap.
Bazen birini kafaya takarım, o başkalarıyla konuşurken
uzaktan izlerim, değerli bulurum bana katacağı bakış açısının ya da
arkadaşlığını dilerim ve onun için önemli biri olmaya karar veririm sonra da bu
düşüncemi unuturum.
İşte hoca için de
böyle düşündüm. O başkalarıyla havadan sudan, edebiyattan konuşurken, ben hep
onu izledim. Yüzündeki çizgilere saklanmış tecrübeyi, duruşundaki inceliği,
gülüşündeki bilgeliği, bakışlarında ki sakinliği…
Onun benim için düşündüklerini tahmin ediyorum az anlamda
olumsuz çok anlamda da öyle de neyse. Çünkü ben maalesef göründüğüm gibi
değilim. Tanıştığım insanları ters köşe etmeye bayılmam ama Teoman abimizin de dediği
gibi “Napiim tabiatım böyle.” Hoca büyük ihtimal beni hırslı buluyor. Hırs
değil hâlbuki bu “Varoluşumu anlamlandırma sancısı” Yıllardır görmezden
geldiğim bu sancının tek ilacı parmak uçlarımı klavyenin üzerinde gezdirmek.
Aklıma geleni büyük bir iştahla yazıyorum, yazdığımı seviyorum, sevdiğim her
kelime benim atomlarımdan bir bağlantı içeriyor. Ruhumun koridorlarından bir
taş. Kesemem hoca diyorum, değiştiremem sıvayı kazıyamam, taşı yerinden
sökemem. Hocayla ilk tanışmamız zoom üzerinden oldu. Sanallığın uzaklığında beni
genç, deneyimsiz, çocuksu ve hayalperest buldu ya da ben öyle hissettim.
Utanarak söylemeliyim ki olmak istediğim yere yıllar var, kıyasladığım
yaşıtlarıma bakıp söylüyorum bunu. Sanki yüz milyon yaşta ve daha ilk
basamaktayım.
Geçenlerde 9 yaşında
bir çocuğa “Sen istediğin her şey olabilirsin ama benim istediğim çoğu şey için
geç artık,” dedim. Çocuk kaşlarını büktü bana üzgün gözlerle baktı. “Neden?”
diye sordu. “Umarım bir gün bunu düşünmek zorunda kalmazsın,” dedim. Kendimce
çocuğa “Ne olmak istiyorsan erken farkına var ve sıkıca tut onu.” demek
istedim. Çocuk ne anladı, bilmiyorum.
Aşırı zevk alıyorum hayatın komedisinin içindeki acıları
keşfetmekten ya da işte tam tersi. Asya mutfağı tadında bence hayat. İnsanlar
çok ciddiye alıyor ve ben onlar kadar ciddiye almadığımda sürekli ama sürekli
yargılanıyorum. Ya hu ben de böyle yaşamaya karar verdim. Her şey kuralına göre
olmak zorunda mı? Kim koydu bu kuralları? Her yerde, her an kurallar, kurallar,
kurallar… O kadar kurallardan nefret eden ve kendine göre yorumlayan biri
olarak memur olmam da bence hayatın kara komedisinden başka bir şey değil. Çocukken
evdeki en uyumsuz, en başkaldıran her şeye muhalefet olan ve babamın sürekli
canını sıkan bendim. Şimdi de yöneticilerim genelde benden sorumlu müdürlere “
Bu kız niye böyle?” diye sorarlar. Neymiş efendim koridorda koşuyormuşum,
neymiş telefona piyano uygulaması indirmiş, kurumun milyonluk kuyruklu
piyanosunu gizlice kurcalıyormuşum, neymiş müfettişe “Bilgisayarıma bir şey
oldu siz anlar mısınız? “diye soruyormuşum.
Sürekli kendime “Normal ol,” çağrısı yapmaktan yoruldum.
Derdimi kısa cümlelerle anlatmalıyım sayfalarca yazınca malum imla kayıyor,
hoca da bir noktada sıkılıp “Hay senin öyküne…” deyip okumayı bırakıyor.
Bu hocayla ikinci görüşmemizdi ve ben tanımlayamadığım
duygularla baş başa kalmıştım. Uyuyamıyordum, içimde biri sürekli o akşam
olanları yazıyor ve benimle alay ediyordu. Yatakta doğruldum gece lambasını
açtım ve başucumda suyun yanında duran manifest defterime baktım. Oraya
yazdıklarımdan ses çıkmıyordu, deftere içimi dökmeye karar verdim. Son sayfaya
yazdıklarımla karşılaşmak istemediğimi fark edip sonraki sayfadan yazmaya
başladım.
Umarım “ki” doğru
yerde birleşiktir. “-de’lerin, - da’ların”
ayrısına da birleşiğine de neyse küfür etmeyeceğim. Al işte kimsenin
okumayacağı bir kuytu defterde yine kendim oldum.
Son günlerim zaten bombok sanki bir savaştayım ve sürekli
biri gelip “Komutanım hani o güvendiğiniz dağlar vardı ya, onlar başka gezegene
taşınmaya karar verdi,” gibi haberler sayesinde, - güneş gibi doğuyor karanlık
içime-
Yazdıklarım, çöpmüş meğer desem kesin gülerler bana. Bazı
insanların “Senin ne derdin olabilir?” derken sesindeki şımarığı utandıran
küçümseme tonlaması bile gözlerimin dolmasına yetiyor artık. Anlamıyorlar gerçi
bilmiyorlar da aylardır aynı patinajda teker eskittiğimi.
Geçen akşam sehpayla dertleşirken
yakaladım kendimi. Denizin ortasında kalmış boş bir sandal gibi oradan oraya
savruluyorum. Kale sürekli yıkılıyor, ben yapıyorum, o yıkılıyor ve bu sonsuz
döngü devam edip gidiyor. Hocanın söyledikleri de beni yerle bir etmeye yetti.
“Kızım niye yazdın bunu?” diye sordukça o, ben diyemedim nedenini, “Neden?”
Yaşadım da o yüzden. Cevap aslında çok basitti.
Hadi o öykü öyle oldu amk. -Bu küfür kimseye değil öylesine,
boşluğa. Yani muhakkak hak eden birileri vardır ama şu an onlar aramızda
değiller.- Peki ya yunuslu öyküm? Dülger balığıyla tek ortak noktaları suyun
içinde yaşıyor olmaları. Biri denizde yaşıyor diğeri okyanusta. Onu da sevmedi.
Baştan kur olmamış dedi. Yazılan şeyin yeniden kurgulanmasının ne kadar zor
olduğunu bilmez gibi. Çok sevdiysen çocuk romanına çevir dedi. Çocuk romanının
neresinde bir balık diğerini sevdiği kıza çiçek götürüyorken cama çarparak
canice öldürür. Tamam, hadi imla kıt, dilbilgisi göz kanatıyor, hikâyede mi
kötü?
Tüm bu hayal kırıklıklarının ardından rezil akşamıma harika
bir final yaptım. Hocaya kendimi anlatabilmek için evin yolunun dörtte birini
Ankarayla gitmeye karar verdim. Neden yazdığımı anlatmaya çalışırım biraz
sohbet ederim diye düşünürken kısa yolculuğuma birkaç saçmalık ve aptallık
sığdırdım. -Normalim bu çünkü- “Nasıl gideceksin?” sorusuna çantamda
rastladığım metro kartına sarılarak hocayla yürüttüğüm kem küm sohbeti devam
ettirmeye çalışırken “Ankarayla,” dedim ve kendimi gişelerin önünde buldum.
Herkes güzelce kartını çıkartıp ödemesini yapıp geçerken, ben kartımdan
ümitsizdim. Kart benden çok daha güçlü bir ses tonuyla “Yetersiz bakiye”
dediğinde ben çoktan onların yanından uzaklaşmıştım. Sevgili ülkemin değersiz
banknotlarıyla hemen bilet gişesine koştum. Muhteşem şansım “Benim çişim geldi,
ben kaçar” demesin mi? Hoca ve yanındakiler beni izleyip şaşkın, sakar,
heyecanlı kişiliğimi onları bekletmiş olmanın kızgınlığıyla izliyor gibiydiler.
Büyük ihtimal onlardan neden istemediğimi düşündükleri için hiç göz teması
kurmadan bulduğum ilk bilet gişesinden karta para yüklemeyi başardım nihayet.
Kimden miras olduğunu bilmediğim aptalca huyum yine peşimi bırakmamıştı,
gereksiz gurur çoğu zaman kendi mevzularımı kendim halledeyim derken beni
perişan ediyordu. Çoğu zaman ailemden bile asla yardım talebinde bulunmam. Bu
ilişkilerimin kopuk, uzak ve hatta kuzey kutbu sınırlarında olmasından da
kaynaklanıyor olabilir. Alışkanlık işte. Kartı doldurduktan sonra beni bir
korku sardı. Ya yukarı doğru esneyen enflasyonumuz sebebiyle bilet fiyatları
yine arttıysa bu sefer bana kesin küfrederler diye işimi sağlama alıp, güvenlik
abiye “Tam bilet 15 TL di mi?” diye sordum. İçimden de “Lütfen evet desin” diye
dua ediyordum ki şansım çişini yapmış galiba neşeyle “Geri döndüm” dedi. Derin
bir nefes alıp, biletimi bastım. Hocayla konuşmaya devam etmeye çalışırken,
metro tarafında olduğumun farkına bile varmadım. Hoca “Yitirmezsem buldum”
tadında bir yılgın bakışla bana “Bu taraf metro, sen nereye gideceksin?” dedi.
Yanlış tarafta olduğumun farkındaydılar. Gruptakiler halime güldü. “Ankaray
için karşıya geçmen lazım” dediler. Ben de koca ankaray yazısını fark etmemiş
gibi “Aaa tabii” dedim ve yanlarından kaçarcasına ayrıldım. Yine rezil
olmuştum. İyi akşamlar bile dememiştim bence bu tarz nezaket cümleleri grup
için önemliydi. “Nasılsın, iyi günler, iyi akşamlar” bunlar bana görünmez,
anlamsız cümleler gibi geliyor. Yani söylemesen olmaz, duymasan olmaz ama
söyleyince de gelen geçiştirme cevabın bir anlamı yok gibi.
AŞTİ’ye yaklaştıkça içimi büyük bir hayal kırıklığı bulutu
kapladı. Hocanın öyküde yaptığı düzeltmelere bakmaya başladım sayfalar
ilerledikçe kâğıtta ki kalem izleri kayboldu. Sağlık sigortasına basmış öykümü
çok sayfa olduğu için kredi kartı dökümü, aldığı öykü kitabı faturaları derken
müsveddelerini değerlendirmiş işte. Anlamadığı
yerler olmuş, çizmiş sormuş belki de zaman kaybı olarak gördüğünden bir noktada
sıkılıp bırakmış. Tüm bunları düşünürken Ankara ayazıyla burun buruna geldim.
Gecenin o vaktinde dolmuş bulamadım. Büfeye sordum. Büfeci gayet netti. “Bu
saatte geçmez” dedi. Ben zorlayıp “Hiç mi?” diyerek sordum. Adam başını sağa
sola sallayıp geçti. Önceden taksiciler tarafından birkaç kez
dolandırıldığımdan onları köpek balığı sürüsüne benzetmeye başladım. Yolcu
değil de kurbandım sanki. Taksiciler bana bakarak “Taksiiii” diye bağırmaya
başladı. Her bağırış bir alt metin barındırıyordu. “Kızım bırak inadı”, “Gel
tamam bu sefer dolandırmayacağım”, “Hadi sabaha kadar ne yapacaksın, bırak
inadı!”, “Bak etrafta hiç kadın var mı?” Biraz pazarlık yapıp taksilerden
birine atladım. Dışım donmuş, içim yanmıştı. Bazen birilerini düşünüyorum,
nasıl başardıklarını? Bazen de kendimi düşünüyorum ve neden başaramadığımı?
Tüm bunları yazarken gecenin bir vakti bir mesaj geldi.
Ondan gelen mesaja cevap vermekte vermemekte beni telaşlandırıyordu. Aptalca
bir heyecan duyuyordum. O da başarısızlıklarımdan biriydi. Vazgeçemiyordum. Şimdi
bu “o” kafa karıştırmasın. Başarılı bir gönül kazası.
Artık niye yazdığımı da bilmiyordum. Ne cümlelerim gerdan
kırıp kendini tekrar tekrar okutuyordu ne de bana bakanlara güneşli bir gelecek
vaat ediyordum. Zaten son günlerde iyice görünmez olmuştum. Gölge gibi
dolaşıyordum. Mutsuz bir gölge. Neşeli insanlar varlık kazanıp mutluluk
bulutunda dans ederken ben ortalıkta organik bir atık gibi dolaşıyorum. Umudun
yoksa organik bir atıktan farkın yok işte. Tüm bunlara inat sabah yepyeni bir
sürprizle uyandım güne.
Yüzümde elmacık kemiğimde kırmızı bir şey çıkmış. Sanki beni
kendince temsil etmeye karar verdi. Herkes yüzümdeki o şeyin ne olduğunu
sormaya başladı.
Diyemedim hayal
kırıklığının dışa vurumu diye tabii. Kimi acıdı, kimi yerime de endişelendi.
“Doktor görmeliymiş,” ne diyecekse? “Takma, varlık sebebin belki de başka mı?”
diyecek. Demesin sussun kaldıramıyorum, yazmak olduğunu düşünüyordum. İçimi
dökmekmiş bu yaptığımın adı. Hocaya göre “Beş para etmez” işte. Yazdıklarımı
hangi kategoride sınıflandıracağını şaşırdı adam, ben kendi kategorimde
yazıyorum galiba. Bana gelip fısıldıyorlar, birden ağzımda bir tat
hissediyorum. Bir yerlerde kapılar açılıyor, hiçbir yerde göremeyeceğim ilginç
manzaralarla karşılaşıyorum. Bazen bir resim galerisinde boyutlar arası gezip
misafir ağırlıyorum. Bazen bir gezegen dünyaya iniyor ben ona doğru koşuyorum,
bazen tavuk olup en sevdiği yemek solucan diye tavuk arkadaşıma küsüyorum,
bazen de ne kadar yazmak istemesem de içimden bir türlü atamadığım o yüzden de
bir türlü hayatımı yoluna koyamadığım biricik saplantımı yazıyorum. Herkes aynı
şeyleri yazmak zorunda değil bence. Aynı şeyleri hissetmiyoruz çünkü. Bence
okyanusta olduğu için acı çeken yunusa da kulak vermeli. Tıpkı kuyu başında
bekleyip tulumbayla dertleşen kıza kulak verildiği gibi. Dirmit değilim belki
hayat boyu da olamayacağım ama ben de böyleyim. Bu kadar yıl geldikten sonra da
değişmez bu tabiat. Eşyanın da canı vardır. Zihnin sınırlarını zorlamak
adrenalin yaratır, insan başka varlıkları da duymalı. Belki bir uzaylıyla
sarılmalı ve bunu heyecanla anlatmalı. Sonuçta yaşadığımız yer hepimizin ortak
alanı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder