8 Eylül 2024 Pazar

 

NE YAPALIM TABİATIM BÖYLEJ

Puslu griliğin ardına saklı keskin bakışlarını tecrübesiz gözlerime dikti.

“Neden yazıyorsun?” diye birkaç kez tekrarladı. Yazdıklarımı okuduğu bir akşamüstü ya da dinlenmeyi tercih ettiği herhangi bir zaman diliminde benim için zaman kaybı diyordu.

Aslında bende neden yazdığımı bilmiyordum. Bir şeyler oluyordu, biri içimdeki dünyanın üzerine sisten oluşan koyu karanlık bir örtü örtüyor, işte o zaman ben de yazmaya sığınıyordum.

Bu soru birinin kafamın içindeki prizi sürekli açıp kapatmasına neden olmuştu. Bir yanıyor, bir sönüyor tam yakalayacakken gözden kayboluyordu cevap.

Bazen birini kafaya takarım, o başkalarıyla konuşurken uzaktan izlerim, değerli bulurum bana katacağı bakış açısının ya da arkadaşlığını dilerim ve onun için önemli biri olmaya karar veririm sonra da bu düşüncemi unuturum.

 İşte hoca için de böyle düşündüm. O başkalarıyla havadan sudan, edebiyattan konuşurken, ben hep onu izledim. Yüzündeki çizgilere saklanmış tecrübeyi, duruşundaki inceliği, gülüşündeki bilgeliği, bakışlarında ki sakinliği…

Onun benim için düşündüklerini tahmin ediyorum az anlamda olumsuz çok anlamda da öyle de neyse. Çünkü ben maalesef göründüğüm gibi değilim. Tanıştığım insanları ters köşe etmeye bayılmam ama Teoman abimizin de dediği gibi “Napiim tabiatım böyle.” Hoca büyük ihtimal beni hırslı buluyor. Hırs değil hâlbuki bu “Varoluşumu anlamlandırma sancısı” Yıllardır görmezden geldiğim bu sancının tek ilacı parmak uçlarımı klavyenin üzerinde gezdirmek. Aklıma geleni büyük bir iştahla yazıyorum, yazdığımı seviyorum, sevdiğim her kelime benim atomlarımdan bir bağlantı içeriyor. Ruhumun koridorlarından bir taş. Kesemem hoca diyorum, değiştiremem sıvayı kazıyamam, taşı yerinden sökemem. Hocayla ilk tanışmamız zoom üzerinden oldu. Sanallığın uzaklığında beni genç, deneyimsiz, çocuksu ve hayalperest buldu ya da ben öyle hissettim. Utanarak söylemeliyim ki olmak istediğim yere yıllar var, kıyasladığım yaşıtlarıma bakıp söylüyorum bunu. Sanki yüz milyon yaşta ve daha ilk basamaktayım.

 Geçenlerde 9 yaşında bir çocuğa “Sen istediğin her şey olabilirsin ama benim istediğim çoğu şey için geç artık,” dedim. Çocuk kaşlarını büktü bana üzgün gözlerle baktı. “Neden?” diye sordu. “Umarım bir gün bunu düşünmek zorunda kalmazsın,” dedim. Kendimce çocuğa “Ne olmak istiyorsan erken farkına var ve sıkıca tut onu.” demek istedim. Çocuk ne anladı, bilmiyorum.

Aşırı zevk alıyorum hayatın komedisinin içindeki acıları keşfetmekten ya da işte tam tersi. Asya mutfağı tadında bence hayat. İnsanlar çok ciddiye alıyor ve ben onlar kadar ciddiye almadığımda sürekli ama sürekli yargılanıyorum. Ya hu ben de böyle yaşamaya karar verdim. Her şey kuralına göre olmak zorunda mı? Kim koydu bu kuralları? Her yerde, her an kurallar, kurallar, kurallar… O kadar kurallardan nefret eden ve kendine göre yorumlayan biri olarak memur olmam da bence hayatın kara komedisinden başka bir şey değil. Çocukken evdeki en uyumsuz, en başkaldıran her şeye muhalefet olan ve babamın sürekli canını sıkan bendim. Şimdi de yöneticilerim genelde benden sorumlu müdürlere “ Bu kız niye böyle?” diye sorarlar. Neymiş efendim koridorda koşuyormuşum, neymiş telefona piyano uygulaması indirmiş, kurumun milyonluk kuyruklu piyanosunu gizlice kurcalıyormuşum, neymiş müfettişe “Bilgisayarıma bir şey oldu siz anlar mısınız? “diye soruyormuşum.

Sürekli kendime “Normal ol,” çağrısı yapmaktan yoruldum. Derdimi kısa cümlelerle anlatmalıyım sayfalarca yazınca malum imla kayıyor, hoca da bir noktada sıkılıp “Hay senin öyküne…” deyip okumayı bırakıyor.

Bu hocayla ikinci görüşmemizdi ve ben tanımlayamadığım duygularla baş başa kalmıştım. Uyuyamıyordum, içimde biri sürekli o akşam olanları yazıyor ve benimle alay ediyordu. Yatakta doğruldum gece lambasını açtım ve başucumda suyun yanında duran manifest defterime baktım. Oraya yazdıklarımdan ses çıkmıyordu, deftere içimi dökmeye karar verdim. Son sayfaya yazdıklarımla karşılaşmak istemediğimi fark edip sonraki sayfadan yazmaya başladım.

 Umarım “ki” doğru yerde birleşiktir.  “-de’lerin, - da’ların” ayrısına da birleşiğine de neyse küfür etmeyeceğim. Al işte kimsenin okumayacağı bir kuytu defterde yine kendim oldum.

Son günlerim zaten bombok sanki bir savaştayım ve sürekli biri gelip “Komutanım hani o güvendiğiniz dağlar vardı ya, onlar başka gezegene taşınmaya karar verdi,” gibi haberler sayesinde, - güneş gibi doğuyor karanlık içime-

Yazdıklarım, çöpmüş meğer desem kesin gülerler bana. Bazı insanların “Senin ne derdin olabilir?” derken sesindeki şımarığı utandıran küçümseme tonlaması bile gözlerimin dolmasına yetiyor artık. Anlamıyorlar gerçi bilmiyorlar da aylardır aynı patinajda teker eskittiğimi.

 Geçen akşam sehpayla dertleşirken yakaladım kendimi. Denizin ortasında kalmış boş bir sandal gibi oradan oraya savruluyorum. Kale sürekli yıkılıyor, ben yapıyorum, o yıkılıyor ve bu sonsuz döngü devam edip gidiyor. Hocanın söyledikleri de beni yerle bir etmeye yetti. “Kızım niye yazdın bunu?” diye sordukça o, ben diyemedim nedenini, “Neden?” Yaşadım da o yüzden. Cevap aslında çok basitti.

Hadi o öykü öyle oldu amk. -Bu küfür kimseye değil öylesine, boşluğa. Yani muhakkak hak eden birileri vardır ama şu an onlar aramızda değiller.- Peki ya yunuslu öyküm? Dülger balığıyla tek ortak noktaları suyun içinde yaşıyor olmaları. Biri denizde yaşıyor diğeri okyanusta. Onu da sevmedi. Baştan kur olmamış dedi. Yazılan şeyin yeniden kurgulanmasının ne kadar zor olduğunu bilmez gibi. Çok sevdiysen çocuk romanına çevir dedi. Çocuk romanının neresinde bir balık diğerini sevdiği kıza çiçek götürüyorken cama çarparak canice öldürür. Tamam, hadi imla kıt, dilbilgisi göz kanatıyor, hikâyede mi kötü?

Tüm bu hayal kırıklıklarının ardından rezil akşamıma harika bir final yaptım. Hocaya kendimi anlatabilmek için evin yolunun dörtte birini Ankarayla gitmeye karar verdim. Neden yazdığımı anlatmaya çalışırım biraz sohbet ederim diye düşünürken kısa yolculuğuma birkaç saçmalık ve aptallık sığdırdım. -Normalim bu çünkü- “Nasıl gideceksin?” sorusuna çantamda rastladığım metro kartına sarılarak hocayla yürüttüğüm kem küm sohbeti devam ettirmeye çalışırken “Ankarayla,” dedim ve kendimi gişelerin önünde buldum. Herkes güzelce kartını çıkartıp ödemesini yapıp geçerken, ben kartımdan ümitsizdim. Kart benden çok daha güçlü bir ses tonuyla “Yetersiz bakiye” dediğinde ben çoktan onların yanından uzaklaşmıştım. Sevgili ülkemin değersiz banknotlarıyla hemen bilet gişesine koştum. Muhteşem şansım “Benim çişim geldi, ben kaçar” demesin mi? Hoca ve yanındakiler beni izleyip şaşkın, sakar, heyecanlı kişiliğimi onları bekletmiş olmanın kızgınlığıyla izliyor gibiydiler. Büyük ihtimal onlardan neden istemediğimi düşündükleri için hiç göz teması kurmadan bulduğum ilk bilet gişesinden karta para yüklemeyi başardım nihayet. Kimden miras olduğunu bilmediğim aptalca huyum yine peşimi bırakmamıştı, gereksiz gurur çoğu zaman kendi mevzularımı kendim halledeyim derken beni perişan ediyordu. Çoğu zaman ailemden bile asla yardım talebinde bulunmam. Bu ilişkilerimin kopuk, uzak ve hatta kuzey kutbu sınırlarında olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Alışkanlık işte. Kartı doldurduktan sonra beni bir korku sardı. Ya yukarı doğru esneyen enflasyonumuz sebebiyle bilet fiyatları yine arttıysa bu sefer bana kesin küfrederler diye işimi sağlama alıp, güvenlik abiye “Tam bilet 15 TL di mi?” diye sordum. İçimden de “Lütfen evet desin” diye dua ediyordum ki şansım çişini yapmış galiba neşeyle “Geri döndüm” dedi. Derin bir nefes alıp, biletimi bastım. Hocayla konuşmaya devam etmeye çalışırken, metro tarafında olduğumun farkına bile varmadım. Hoca “Yitirmezsem buldum” tadında bir yılgın bakışla bana “Bu taraf metro, sen nereye gideceksin?” dedi. Yanlış tarafta olduğumun farkındaydılar. Gruptakiler halime güldü. “Ankaray için karşıya geçmen lazım” dediler. Ben de koca ankaray yazısını fark etmemiş gibi “Aaa tabii” dedim ve yanlarından kaçarcasına ayrıldım. Yine rezil olmuştum. İyi akşamlar bile dememiştim bence bu tarz nezaket cümleleri grup için önemliydi. “Nasılsın, iyi günler, iyi akşamlar” bunlar bana görünmez, anlamsız cümleler gibi geliyor. Yani söylemesen olmaz, duymasan olmaz ama söyleyince de gelen geçiştirme cevabın bir anlamı yok gibi.

AŞTİ’ye yaklaştıkça içimi büyük bir hayal kırıklığı bulutu kapladı. Hocanın öyküde yaptığı düzeltmelere bakmaya başladım sayfalar ilerledikçe kâğıtta ki kalem izleri kayboldu. Sağlık sigortasına basmış öykümü çok sayfa olduğu için kredi kartı dökümü, aldığı öykü kitabı faturaları derken müsveddelerini değerlendirmiş işte.  Anlamadığı yerler olmuş, çizmiş sormuş belki de zaman kaybı olarak gördüğünden bir noktada sıkılıp bırakmış. Tüm bunları düşünürken Ankara ayazıyla burun buruna geldim. Gecenin o vaktinde dolmuş bulamadım. Büfeye sordum. Büfeci gayet netti. “Bu saatte geçmez” dedi. Ben zorlayıp “Hiç mi?” diyerek sordum. Adam başını sağa sola sallayıp geçti. Önceden taksiciler tarafından birkaç kez dolandırıldığımdan onları köpek balığı sürüsüne benzetmeye başladım. Yolcu değil de kurbandım sanki. Taksiciler bana bakarak “Taksiiii” diye bağırmaya başladı. Her bağırış bir alt metin barındırıyordu. “Kızım bırak inadı”, “Gel tamam bu sefer dolandırmayacağım”, “Hadi sabaha kadar ne yapacaksın, bırak inadı!”, “Bak etrafta hiç kadın var mı?” Biraz pazarlık yapıp taksilerden birine atladım. Dışım donmuş, içim yanmıştı. Bazen birilerini düşünüyorum, nasıl başardıklarını? Bazen de kendimi düşünüyorum ve neden başaramadığımı?

Tüm bunları yazarken gecenin bir vakti bir mesaj geldi. Ondan gelen mesaja cevap vermekte vermemekte beni telaşlandırıyordu. Aptalca bir heyecan duyuyordum. O da başarısızlıklarımdan biriydi. Vazgeçemiyordum. Şimdi bu “o” kafa karıştırmasın. Başarılı bir gönül kazası.

Artık niye yazdığımı da bilmiyordum. Ne cümlelerim gerdan kırıp kendini tekrar tekrar okutuyordu ne de bana bakanlara güneşli bir gelecek vaat ediyordum. Zaten son günlerde iyice görünmez olmuştum. Gölge gibi dolaşıyordum. Mutsuz bir gölge. Neşeli insanlar varlık kazanıp mutluluk bulutunda dans ederken ben ortalıkta organik bir atık gibi dolaşıyorum. Umudun yoksa organik bir atıktan farkın yok işte. Tüm bunlara inat sabah yepyeni bir sürprizle uyandım güne.

Yüzümde elmacık kemiğimde kırmızı bir şey çıkmış. Sanki beni kendince temsil etmeye karar verdi. Herkes yüzümdeki o şeyin ne olduğunu sormaya başladı.

 Diyemedim hayal kırıklığının dışa vurumu diye tabii. Kimi acıdı, kimi yerime de endişelendi. “Doktor görmeliymiş,” ne diyecekse? “Takma, varlık sebebin belki de başka mı?” diyecek. Demesin sussun kaldıramıyorum, yazmak olduğunu düşünüyordum. İçimi dökmekmiş bu yaptığımın adı. Hocaya göre “Beş para etmez” işte. Yazdıklarımı hangi kategoride sınıflandıracağını şaşırdı adam, ben kendi kategorimde yazıyorum galiba. Bana gelip fısıldıyorlar, birden ağzımda bir tat hissediyorum. Bir yerlerde kapılar açılıyor, hiçbir yerde göremeyeceğim ilginç manzaralarla karşılaşıyorum. Bazen bir resim galerisinde boyutlar arası gezip misafir ağırlıyorum. Bazen bir gezegen dünyaya iniyor ben ona doğru koşuyorum, bazen tavuk olup en sevdiği yemek solucan diye tavuk arkadaşıma küsüyorum, bazen de ne kadar yazmak istemesem de içimden bir türlü atamadığım o yüzden de bir türlü hayatımı yoluna koyamadığım biricik saplantımı yazıyorum. Herkes aynı şeyleri yazmak zorunda değil bence. Aynı şeyleri hissetmiyoruz çünkü. Bence okyanusta olduğu için acı çeken yunusa da kulak vermeli. Tıpkı kuyu başında bekleyip tulumbayla dertleşen kıza kulak verildiği gibi. Dirmit değilim belki hayat boyu da olamayacağım ama ben de böyleyim. Bu kadar yıl geldikten sonra da değişmez bu tabiat. Eşyanın da canı vardır. Zihnin sınırlarını zorlamak adrenalin yaratır, insan başka varlıkları da duymalı. Belki bir uzaylıyla sarılmalı ve bunu heyecanla anlatmalı. Sonuçta yaşadığımız yer hepimizin ortak alanı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder