Yazmanın, anlatmamın önemsediği hatta anlaşıldığı zamanlarda yaşamak isterdim. Bu çok ütopik gelebilir ama anlatmak istediğim anlaşılmak. İnsanların dünyaya geliş amacını hatta bana ne insanlıktan benim bu dünyaya geliş amacım gerçekten ne? sürekli sorguluyorum. Yine hayatımı tepe taklak değiştirecek kararlar almaya başladım.
25 Aralık 2025 Perşembe
19 Temmuz 2025 Cumartesi
MAĞDUR ETÇİLLER
Kimsenin uğramadığı,
dünyadan haberleri kıyıya vuran dalgalardan öğrendiğim, açlıkla mücadele
etmekten, soğuktan ve bu ıslaklık duygusundan yorgun düştüğüm bir gün daha.
Burası; çölün yamacında,
dalgalı okyanusta, dev etçillerden, kıyıda foklardan ve gökyüzünde uçuşan
martılardan oluşan önemsiz bir varoluş noktası. Yani, hayallerde yer almayacak
bir yer.
Kuru bir kaya dibi ararken
birbirine yapışan mide duvarıma eşlik eden gurultu, kulaklarımda uğultuya
dönüşüyor. Kürküm bakımsızlıktan solup gitmiş, güzelim kızılı griye dönmüş. Bir
dalga daha çarptı kıyıya ve Dev Orkaların dersi başladı. Üç nesil avlanmayı
öğreniyorlar. Zavallı yavru foklar, orkaların ağzında büyük anneden, anneye,
ondan yavruya nesilden nesile... Sonra da hooop mideye. Bazen büyüklük gösterip
yavrunun hayatını bağışlıyorlar. Zavallının kıyıya ulaşıp karaya doğru nasıl
süründüğünü görmek, ölümün gerilimini hissettirmeye yetiyor. Bir daha okyanusa
girmeyi göze alamayacak kadar uzaklara koşuyor. Aç kalıp sürüden uzaklaşacağı
günü iple çekiyorum. İşte o zaman onu yavaşça kuyruğundan tutup kayalara
çarpacağım, kafasından akan leziz kanlar iştahımı açacak, boğazından derin
bir ısırık alıp dişlerimle parçalayacak, yumuşacık etiyle birkaç gün midemdeki
orkestrayı susturacağım.
Şimdilik, anne fokun yavruları
için yaptığı havuzda neşeli bir oyuna girişen yavru fokları izleyerek avlanacak
karakter gözlemi yapıyorum. Ah midem! biraz sussan keşke, uğraşıyorum işte.
Gözüme biri takılıyor ve günün
talihsizi belli oldu! Yavru fok havuzdan dışarı çıktığının farkında değil.
Okyanusta oyun oynamak öyle keyifli ki! Birazdan kopacak fırtınayı bekliyorum.
Beş, dört, üç, iki ve işte başladı dev dalgaların ardından iri parlak yüzgeç
kıyıya, kumsala kadar yaklaştı. Acaba karada yaşamayı hiç düşündü mü? Yani
karada kendini daha özgür hisseder miydi? Dev Orkalar aciz varlıklar,
sudan çıkınca nefes alamıyorlar. Kumsala saplandıkları anda kendi
ağırlıklarının altına ezilerek can çekişiyorlar. Onların çaresiz çırpınışı biz
sırtlanlar ve yosun martılarının en güzel rüyası. Bu, hep tuhaf gelmiştir
bana.
İşte en sevdiğim ses, okyanusta
olduğunu fark etmeyen yavru fok çığlık atıyor. Balinanın dişlerinin arasında
suyun derinlerine dalıyor. Daha
küçücükken doğanın acımasızlığının kurbanı olacağı çok belli. Dişler, yavru
foku öldürecek kadar keskin kapanmıyor, bu maceradan yarı ölü çıkmasını
dilerdim. Çünkü gerçekten bu yavrunun yumuşak, leziz etine çok ihtiyacım var.
Büyükannenin fırlattığı yavruyu torun Orka tek hamlede yakaladı. Avın tadı
ağzını sulandırmış olmalı. Yavru Orka, küçüğü suya çarpıyor ve beklenen son.
Zavallı leziz minik artık midede!
Karaya serilmiş umursamazca
yatan foklardan biri, büyük bir çığlıkla okyanusa doğru koşarcasına yüzmeye
başladı. Yavru için artık çok geç o, eğitim atıştırmalığı oldu. Büyük anne
kendisine doğru koşan anneyi de suyun derinlerinden hızla çıkarak yakaladı
sonra havaya fırlattı ve artık yeni avı dudaklarının arasında. Anne foka, artık
elimdesin, dişlerimin keskinliğini etinde fark et diyor. Anne fokun
çığlıklarına fok ailesinden aldırış eden yok. Ah bu çığlıklar, dünyanın en
güzel sesleri. Yavru orka, derse bu sefer daha ilgili. Anne çırpındıkça
dişleriyle sıkıyor, büyük anneye özenle fırlatıyor ve büyük anne fırlattığında
hızla yakalıyor. Bu yemek pornosu ağzımın suyunun akmasına neden oldu. Artık
anneyi okyanusun sularına çarpa çarpa yemelerini bekliyorum.
Büyük anne, acılı anneyi son kez
yakaladığında karaya doğru fırlattı. Anne fok kanlar içinde kıyıdan uzaklara
doğru sürünmeye başladı. Ağzımdaki tüm tat reseptörleri hareketlendi, parlak
kırmızı kanın ardından görünen o leziz yaralar ölümün yakınlığını haber
veriyor! Diğer foklar anne foka ilgisiz bir bakış atıp başlarını tekrar
okyanusa doğru çevirdiler. Sayılarına bakınca bu çok kalabalık bir yalnızlık!
Yaralarını sarmak için bulunduğum
kayaya doğru sürünmeye başlayan anne fok artık benim avım. Acaba üzgün bir
anneyi yiyecek olmam beni de üzer mi? Kayaya sırtını yaslayıp neşeyle uzaklaşan
katil Orka ailesine bakakaldı. Artık daha fazla kendimi saklayamam ben de kendimi
göstermeliyim ona.
-Hey, yaraların derin galiba?
Cevap yok. Biraz daha yaklaşıp
yanına tekrarladım.
-Keskin dişlerimi çok önemsemedin
ya da yaraların gerçekten derin.
Acıyla gözlerime baktı.
Gözlerinde çaresizlik vardı. Acaba onu yediğimde bu çaresizlik bana da geçer
mi? Her neyse bu kimin umurunda. Ben avcıyım o da av işte. Üstüme düşen de onu
yemek.
-Seni izledim, Dev Orkalara karşı
yavrunu korumaya çalışman takdire şayan.
"Biraz su"
diyebildi.
Şaşırdım. Ona su vermeli miydim?
Ölen birinin son isteğini kabul etmeli miydim? Yoksa duymazdan mı gelmeliydim.
Ben sırtlanım, iyilik meleği değil! Ama bu son isteği, üstelik biraz önce
yavrusunu kaybetti. Kahretsin! Ona su bulacağım.
Kayanın arkasından buza dönüşen
karlardan bir parça kopartıp fokun dudaklarına sürüyorum. Eriyen buz suya
dönüşüyor diliyle dudaklarını yalıyor. Öl artık! Yoksa şu martıları yiyeceğim.
O sefilleri yiyecek kadar çaresiz miyim? Neyse ki güneş batıyor. Havanın
kararmasıyla şansım giderek artıyor. Bu gece mutlu uyumak istiyorum!
Pençelerimin arasında eriyen buz
dudaklarında gezerken, dişlerim boynuna ne kadar da yakın. Bakışlarımdaki
keskinlik nefes alışverişlerinin hızlanmasına neden oldu, bugün öleceği gündü
artık anladı.
-Merak etme, seni hemen
yemeyeceğim. Bayılmanı bekleyeceğim ayrıca canın hiç yanmayacak.
Yavaşça yanına oturdum ve onun
gözlerini kırpmadan baktığı yere doğru bakmaya başladım. Bu foklar boşluğa bu
kadar uzun bakıp ne bekliyordu? Anlamıyorum çok sıkıcı.
-Yaşadığın çok acıydı bence.
Hiçbir yanıt alamadım. Bana hiç
aldırış etmedi onu yemem için bir sebep daha...
Gözlerini kapatıp uykuya geçtiği
an onu yiyeceğim. Zaten yaraları derin, iyileşmez. Bir süre bekledikten sonra
içim geçmiş yaralı anneye yaslanıp uykuya teslim olmuşken kayanın üzerine konan
iki yosun martısının derin sohbetine uyanıyorum. Birbirlerine yavru balinaları
nasıl gagalayarak karınlarını doyurduklarını anlatıyorlar. Anne balina bebeğini
emzirmek için suyun yüzeyine yaklaştığında saldırıya geçtiklerini ve yumuşacık
yüzgeçten kolayca kopardıkları leziz parçaların zamanla yavruyu nasıl
öldürdüğünü öğreniyorum. Güçlü çenem, keskin dişlerim ve pençelerimle şu küçük
aptallar benden daha leziz şeyler yiyor. Kıs-kan-mı-yo-rum, sinirleniyorum
sadece!
Gökyüzünde toplanan bulutlar
havayı birdenbire kararttı. Ufukta bir görünüp bir kaybolan yıldırımlar arka
tepelerdeki kayaları vurmaya başladı ve okyanus başımıza yağmaya başladı.
Anneyi elimden kaçırmadan yemeliyim. Sessizce kayanın dibinde biten yorgun
yosun martısı, onu da yemeye karar vermeme neden oldu ve hemen harekete geçtim.
Bu martılar sinir bozucu yaratıklar! Hamlem boşa çıktı, adi martı uçup
kayboldu. Anne fok başarısız olmamdan endişelenip kayanın dibinden uzaklaşmak üzere
harekete geçti. Kayaların arkasından gelen sel şiddetlendi, anne fokun yüzeceği
kadar yükseldi. Akıntında kayaya tutunmaya çalışırken ciğerlerime su dolmaya
başladı. Nefes alamıyorum! Dev bir su birikintisinde boğuluyorum, bugün benim
öleceğim gün mü? Çırpınmaktan vazgeçip kendimi suya bırakıp pes etmeye karar
verdim. Hep bu açlık yüzünden! Okyanusla birleşen devasa selde anne fokla
birlikte sürükleniyorduk. Anne fok benim kadar çaresiz görünmüyordu. Akıntı
okyanusa çok yaklaşmıştı. Zorlukla nefes alırken, umutsuzca 'yardım et
lütfen, boğuluyorum.' diyebildim. Kim avcısının hayatını kurtarır ki!
Zaten anne fok da yardım
çığlığımı önemsemedi. Bu fokların sadece tatları güzel, karakter yoksunu
varlıklar!
Yuttuğum suyu öksürmekten nefes
alamıyordum, akıntı kollarımı yormuş, kürkümü ağırlaştırmıştı. Bu arada anne
fok sakince yardım çığlığıma karşılık verdi, selin sürüklediği bir kaya
parçasına tutunurken bana da yüzgecini uzattı. Akıntıdan uzakta bir kayanın
üzerine doğru beni çekti. Onun yaralı bedenine tutunup suyun içinde akıntının
ve suyun azaldığı bir kayaya doğru ilerledik. Onu yemek istemekle büyük ayıp
etmiştim, kendimden utanıyordum. Kayaya çıkınca ilk işim özür dilemek ve dost
olmayı teklif etmek olacaktı. Gözüne kestirdiği yüksek bir kayaya doğru iyice
ilerledik. Yaraları o kadar derin değildi galiba. Kayaya kendini attıktan sonra
bende tek hamlede yanına yerleşiverdim. Başka bir kayada yine yan yanayız. Onu
yemek istediğimden emin değilim artık. Mideme giren kramplar olmasaydı keşke.
Şu an yaşamak için ona ihtiyacımın olması çok kötü. Su, üzerindeki tüm kanı
temizledi açık yaralarını görebiliyorum, bazıları çok derin.
-
Seninle
arkadaş olabiliriz bence ne dersin?
Yüzüme bakarken köpek dişlerinin
keskinliğini görmem için ağzını açıp kapatıyor. Pençeleri yok, henüz bacak ve
kolları çıkmadı. Nerden baksan buna beş bin sene var.
-
Beni
artık yiyemezsin bugün ikinci kez ölümden kurtuluyorum.
-
Hayatımı
kurtardın teşekkür ederim. Bastıramadığım gurultu sesi aramıza girdi ve gece
bitmedi, neler olacağını bilemezsin! dedim birden.
Hayatımı kurtardığı için onu
yemeyeceğimi düşünüyor saf mı ne? Aç bir avcı ne zamandan beri vicdanıyla
hareket etmeye başladı!
Yağmur hızlanmaya başladı, yavaşça
ona sokulmaya başladım, beni artık tehdit olarak görmüyor. Öylesine bir bakış
attı. Etrafa göz attığımda yakınlarda kimsenin olmadığını fark ettim. Bir süre
sonra uyuklamaya başlayan anne fokun yaralarında dilimi gezdiriyorum
hareketleniyor, kuyruğu bir ayak gibi hareket etmeye çalışıyor. Milyon sene
sonra benden kaçacak kadar hızlı koşabilir. Onu şu an dişleyebilirim. Burnumu
boğazına sürtüyorum. Yağmur ve okyanus yer değiştirecek kadar hiddetlendi.
-Aç olmasaydım keşke.
Bulunduğumuz yerde senden başka yiyebileceğim pek bir şey yok.
Üzerine doğru büyüyen gölgem
kendini geri çekmesine sebep oldu.
-Birkaç gün sonra yine
acıkacaksın diyebildi.
O an, afiyetle yediği balıkları
düşündüm.
-Seni de başka bir orka yiyecek.
-Ben yediğim balıkları
tanımıyorum, orkalar da beni tanımıyor ama biz…
Sözünü bitirmesine izin vermeden
boyun derisinin en ince yerinden damarın geri dönülemez noktasını bulup, keskin
bir ısırık atıyorum. Gözlerinde ki hayal kırıklığı yırtıcılığımı azdırıyor.
Şimdi gerçek bir ısırık. Çığlık atıyor… Korkulu, üzgün gözlerinin karanlığı
gözlerimde.
-Üzgünüm bugün senin öleceğin
gündü.
Boynundan fışkıran kanla cansız
bedeni öylece kayanın üzerine serili verdi. Artık ölmüştü, içimde biriken hüzün
bulutlarını duymazdan gelerek pençelerimi derin yaralarına sapladıktan sonra
üzerine çıktım. Dişlerim, onun boğazına saplandığında, son kez zayıf sesini
duydum. Yağmurun gürültüsü vicdanımın sesini bastırıyordu. Kanının ihtişamlı
kırmızısına bakıyordum, damarlarından dışarı çıkmak için fırsat bekliyormuş. Önümde
öylece serili avıma bakarken dünyanın en kötü varlığı ben olabilir miyim? diye
düşünmeye başladım. Ancak etinin yumuşaklığı, ağızda kolayca dağılışı, tadı
yeniden avlanma hazzı veriyordu. Kanının kokusu zihnimi ve pençelerimi yeniden
avlanmaya hazırlıyordu. Etinden aldığım ısırıklar midemdeki boşluğu
doldururken, bu leziz av için çektiğim vicdan azabı kendime kızmama neden oldu.
Etini çiğnerken, düşüncelerim de birbirine karıştı.
Uzakta suyun içinde kalmış diğer
foklara bakıyorum, onun çığlığını önemsememişlerdi bile. Hepsi aynı kümenin içinde uykuya dalmış.
İçlerinden bazıları uyanık ancak bir Okyanusun dalgaları daha çok ilgilerini
çekiyor. Güneş doğmak üzere… Yağmur sakinleşti saklanacak kuru bir yer
bulmalıyım.
Annenin leşine toplanan
martıların çıkardığı gürültü huzurunu kaçırıyor, birkaç fok gözlerini açıp, başlarını
martılara doğru uzatıyorlar. İçlerinden birinin boğazlanmış olması bile birlik
içinde hareke etmelerini gerektirmiyor. Ölüm her canlı için ders alma
şekli değildir belki de.
Akan kanın altındaki parlak
kırmızı et, günlerdir süren açlığıma ziyafet oldu. Onu zaten biri yiyecekti. Bu
yaralarla ve mutsuzlukla uzun süre devam edemeyecekti. Zaten bana bakan üzgün
gözleri dışında kendini savunmak için yaptığı bir şey de yoktu. Sele
kapılan hayatımı kurtarmış olması dışında…
Bu doğanın döngüsü, ben de bir
parçasıyım. Açlığımı gidermek için bunu yapmak zorundaydım. Acaba dişlerimin
keskinliği canını yakmış mıydı? Anne fok, yavrusunu korumak için her şeyi
yapmıştı. Ben onu yiyerek, bu mücadeleyi sonlandırmıştım. Bu zafer değil, başka
bir yenilgiydi. Döngü, hepimizi bir şekilde yutuyordu.
O, yavrusunu korumak için her
şeyi yapmıştı ama ben onu yiyerek hayat mücadelesini sonlandırmıştım. Benimki
zafer değildi, başka bir yenilgiydi. Döngü hepimizi bir şekilde yutuyordu.
Midem etle dolduğunda, bedenim rahatlamaya başlamıştı. Hissettiğim çaresizlik
bitmişti ancak zihnim hâlâ huzursuzdu. Anne fokun gözlerindeki o çaresiz ifade
aklımdan çıkmıyordu. Başımı geriye çevirip ondan kalanlara baktım. Acıyla
kapanmış gözleri, ortaya saçılmış iç organlarıyla kayanın üstünde yatıyordu. Başımı
kaldırıp gökyüzüne baktığımda martıların kavga ederek ava doğru hızla indiğini
gördüm. Okyanusun dalgaları şiddetle kıyıya vuruyordu. Anne fokun bedeni artık
benim bir parçamdı. Onun enerjisi beni birkaç gün hayatta tutacaktı. Ama bu
tokluk bana yük gibi geliyordu, avımı yiyerek duygusal yükünü de üzerime almıştım.
Yarın yine avlanacağım ama bu
sefer mümkün olduğunca mutlu bir fok seçeceğim, mesela şu sürekli dalgalara
bakıp anlamsız çığlıklar atan, beni deli ediyor! Yarın tüm gün onu izleyip
sürüden ayrıldığı an boğazına yapışacağım.
Şimdi biraz dinlenme vakti. Gözlerimi
kapatıp okyanusun sesine kulak vereceğim. Dalgalar, her zamanki gibi kıyıya
vuruyor. Besin zincirinin devamını sağlamak… Ah benim anlamsız varoluş
gerçeğim!
6 Temmuz 2025 Pazar
BİTKİ
VE KÜÇÜK BÖCEKLER DÂHİL
Bazı acıların kaderi değişmiyor, miras gibi
hücrelerimizde taşıdığımız genler gibi atadan toruna aktarılıyor. İşte tam her
şeyi unutmuşken, burası ait olduğum yer demişken insan değil bu sefer başka bir
canlı karşımda durup “Artık bu topraklar size ait değil, gitmelisiniz.” diyor.
Gri renkli, balon kafalı, korkunç bakışlı, vücudu saç
ya da tüyden bir haber, bu garip yaratığa korkuyla bakıp “Evimizi terk edip
nereye gideceğiz?” diyorum umursamazlığı karşısında kırmızı bir öfke acılıyor
tüm bedenimi ama bunu da anladığını sanmıyorum. İnsanların dilini konuşmayı,
bileğine taktığı ışıksı bir cihazla halleden varlık insani duyguları nasıl
hissedebilir ki?
İstanbul’un bağımsızlığı resmi ad edinen caddesinde,
manzarası Galata Kulesi olan dedemin babasından dedeme, dedemden anneme,
annemden bana miras kalan bu apartman, tanıdık aslında bu söylemlere. Ne de
olsa savaşlar, ayaklanmalar ve tehcirler görmüş. Ee işte ölümsüz olmanın
zararları. Burada bir süre yaşamak ailemle yaptığım antlaşmada yerine
getirilmesi zorunlu maddeydi. Annem evin adresini ve anahtarını elime
tutuştururken çok heyecanlıydı. “Sen git bir yerleş, ben de gelirim” dedikten
sonra evin fotoğrafını çantama özenle koymuştu. Sanki evi görmeye gitmiyorum da
onun ilk gençlik zamanlarına ışınlanıyordum. Onca hatıranın ortasında yaşama
düşüncesi beni biraz sıkıyordu çünkü anlattığı anıların sonu hep acıya
çıkıyordu. Güzel başlayıp hatıranın bir yerinde durakladığı benim “Eee sonra ne
oldu?” diye heyecanla sorduğum genelde annemin “Sonra kaçıp gittiler ya da bir
sabah kapının önünde cesedini buldular.” şeklinde biten biber gazı tadında
anılar.
Ertesi sabah uçağım İstanbul’a indiğinde boğazda açan
erguvanlar, denizin berrak görünümü, güneşin taze ışıltısı, insanların
umursamazlığıyla karşılaşmıştım. Sanki dünya “Hadi yeniden başlıyoruz” diyor
gibiydi. Bir an evvel gidip evi göreyim ve annemi arayıp bu işin olmayacağını
söyleyeyim istiyordum. Yol basitti, İstiklâl’i kime sorsam bilirdi ama değerini
herkes anlayamazdı. Kaybetmek lazımdı ya da uğruna savaşmak neyse ki 21.
asırdaydık ve hepsi geride kalmıştı. Otobüsün camına başımı yaslamış tüm
bunları düşünürken köprüdeki trafiği geçtik, Beşiktaş’ta tarihle kavgaya
tutuşmuş belediye eserleriyle karşılaştık. Tarihin sanatla dokunduğu binalara yollara,
belediye beton ve asfaltla karşılık vermişti. Trafik tıkandıkça gerildim,
çantamın en gizli köşesine sakladığım adresi ve fotoğrafı çıkarttım. Birilerine
soracak olursam takılmadan söyleyeyim diye adresi ezberlemeye çalıştım,
fotoğrafa iyice baktım. Apartmanın mermer süslemelerine, cumbasına, geniş pencerelerine,
Galata’yla olan açısına baktıkça garip bir heyecan yükseldi içimde ve bir an
evvel evde olmak istedim. Havabus Taksim’e geldiğinde, küçük pembe valizimi
alıp aceleyle taksi aramaya başladım. Taksiler karşısında sanki görünmezdim.
Elimi kaldırıyorum ama hiçbiri durmuyor, yanımdan geçip gidiyordu. Buraların
bilmediğim bir taksi durdurma âdeti mi var acaba diye düşünürken bir taksi
yanıma yaklaştı. “Abla yolculuk nereye?” diye sordu. Yabancı olduğumu belli
etmemeye çalıştım ama tabii dilim sürçtü ”Galate Kulesi’’ne deyiverdim. Adam “Hımm
Galata Kulesi, yakınmış” deyip yanımdan hızla ayrıldı. Sonra başka bir taksi
geldi aynı soruyu sordu. Bu sefer hazırlıklıydım. “Galate, iki katını veririm”
dedim. Taksici şüpheci gözlerle beni inceledikten sonra “Bizi tufaya getirmeye
çalışan gazetecilerden değilsin di mi?” diye sordu. Ben ne dediğini anlamaz bir
ifadeyle “Lütfen” diyebildim. Adam yüzümdeki yakarışa ikna oldu. Bagajı açtı.
Valizi bagaja attım ve tam adresi söyledim. Önce Taksim, sonra birkaç ara sokak
derken yolculuk çok sürmedi, ailemin özlem dolu geçmişinin tam önünde ani bir
frenle taksiyi durdurdu. “Geldik, 250 TL” dedi. Yaptığımız anlaşmaya sadık
kalarak sessizce 250 TL’yi verdim ve açılan bagajdan valizimi alıp fotoğraftaki
evin tam karşısında öylece donup kaldım. Bina bana bakıyordu, ben binaya.
Dışardan aptalca görünüyordu çünkü herkes Galata’yı izlerken ben ona sırtımı
dönmüş başka bir şeye bakıyordum. Girişteki demir kapının etrafını çevreleyen
kir ve toz adeta çok uzun yıllardır kapalı olduğunu simgeler gibiydi. Önündeki
mermer merdivene dinlenmek için oturan insanlara aldırış etmeden kapıya
yaklaştım. Topuzuna dokundum. Cebimden anahtarı çıkartıp demir kapının kilidine
soktum, işte açılmıştı. Kapıyı açacağıma inancı olmayan insanlar şaşkınlıkla
oturdukları yerden kalktılar ve ben o ağır demir yığınını kendi çabamla iterek
içeri girdim. Her yanı mermer kaplı geniş girişi geçip ahşap tırabzanlara dokuna
dokuna aslan başı heykellerin bulunduğu ikinci kata çıktım. Bordo renkli, çiçek
nakışlı ahşap kapı yıllardır beni beklemişçesine karşıma dikilmişti. Kapının
güzelliği karşısında heyecanlanıp anahtarı yere düşürdüm. Gözlerim dolmuştu. En
son kaç yıl önce kim bilir kimin kilitlediği kapıyı incitmeden açtım. İşte, ailemin
geçmişi karşımdaydı. Geçmişten kalan masa, yatak, sandalye, kitaplık ve eskimiş
kabarmış duvarlar beni görünce şaşırmış mıydı acaba? Yıllar önce dedem ve
anneannem bir kez İstanbul’a gelmiş ve biricik evlerini ziyaret etmişlerdi.
Evin kendilerine ait olduğunu avukatları aracılığıyla tüm evrakları teslim
ederek tekrar resmileştirmişler birkaç hafta buralarda anılarını tazeleyip
döndüklerinde geçmişte kalanları yâd edip benimle bir antlaşma yapmışlardı.
Onlar benim yazar olabilmem için gerekli maddi desteği sağlayacaklar ben de
ömrümün bir kısmını bu evde geçirecektim. Yıllar sonra kitaplarım yayınlanmaya başlayıp
önce dedem sonra da anneannem bu dünyadan göç edince annem “Artık vakti geldi.”
dedi ve aileme olan borcumu ödemek için bu ödül mü ceza mı? Yaşadıkça
anlayacağım eve, antlaşmaya uymaya gelmiştim.
Ceza bu tamamlar sonra da kapatırım bu bahsi diye düşündüğüm
İstanbul’un neşeli gündüzlerine, karamsar gecelerine, sarhoş gülüşmelerine, müptezel
isyanlarına, yağmuruna, kışına, her gün şekil değiştiren insanına alışmış üstelik
sevmiştim ve ait olduğum toprakların burası olduğunu anlamıştım. Aylar sonra
annemde yanıma gelmiş ve sürekli ertelediği dönüş biletlerini bir süre sonra tamamen
iptal edip, yanıma yerleşmişti. Ben kendimle mücadele içindeydim, bir şeyler
eksikti. Aradığım hikâyeyi bulamıyor, yazdıklarıma kendimi ikna edemiyordum.
Yayın evleri beğeniyor, insanlar ilginç buluyor ama ben, ah şu ben, içimdeki
çatışmalarda sürekli vuruluyordum. Annemse geziyor, alışveriş yapıyor, her gün
yeni yerler keşfediyor, yıllar kapağı açık kalmış kolonya misali uçup
gidiyordu.
Günlerin panik halinde koşarak uzaklaştığı garip zamanlarda
yaşamaya başlamıştık. Türk televizyonlarında insanlar ayrışabildikleri kadar
ayrıştıktan sonra kimsenin bu ayrışmaları ne düşünecek ne de uygulayacak vakti
kalmamıştı. Çünkü insanlık zor durumdaydı. Bir şeyler oluyordu. Her sabah başka
bir sürprize uyanıyorduk. On gün önce Rusya kaybolmuştu hem de halkıyla
birlikte sonra onları Çin, ABD, Kuzey Kore izlemişti. Dünyada hiç var olmamış
gibi yok olmuştular. Ülkelerin tüm yüzeyini kaplayan göz alıcı bir ışık
görülmüş, ışıkla birlikte ülkelerde kaybolmuştu. Gökyüzünde elips şeklinde çok
hızlı hareket eden devasa araçlar dolaşıyordu. Cama yakın durmaya korkuyordum
çünkü bir uzaylı tarafından yok edilme tehlikesi herkesin korkulu rüyası haline
gelmişti. Evlerinin etrafında uçan gemileri vuran insanlığa önlem olarak,
geceleri cama yaklaşan insanları küle dönüştüren uzaylılar vardı. İnsandan
geriye bir sigara dumanı kalıyordu. Uzaylılar ilk defa bizimle rüya
aracılığıyla iletişim kurmuşlardı. Uyumayanların ayakta gördüğü rüya onların
iletişim araçlarıydı. Galata manzaralı yazı masamda oturup olanları yazdığım
bir akşam, masamda gezinen kırmızı ışık kalbimin deli gibi çarpmasına neden
oldu. Oturduğum yerde donup kalmıştım, gözlerim ışığı takip ediyordu. Bir süre
sonra kaşlarımın ortasında hissettiğim ışığı duymaya başlamıştım. Bakmamı
istediği bir nokta vardı. Galata’ya doğru başımı kaldırdığımda uçan aracında
bekleyen bir uzaylı bana bakıyordu. Onu görür görmez korkudan titremeye
başladım. Uzun ince gri parmaklarını ağzına götürüp sus işareti yaptı ve sonra
bileğine taktığı cihaza dokundu ve “Ülke yok edilecek bu topraklardan artık
gitmelisiniz.” dedi. “Neden sadece ben?” diye sabaha kadar olayı
kişiselleştirmiştim ki tüm ülkeye dağdaki çobana, yayladaki köylüye, şehirdeki
zengine, bilimcisinden, cahiline herkese aynı mesaj gelmişti. Zenginler sabah ülkeyi terk etmeye başlamıştı
bile. Özel, tarifeli fark etmeksizin uçakların biri kalkıp biri iniyordu. Annem
“Bu sefer gitmeyeceğiz, burada kalacağız.” diyor, olanları anlamak istemiyordu.
Onu bırakıp gidemezdim ama belli ki burada da artık kalamazdık. Sürekli ne
yapacağımızı düşünürken gidenler gitmiş, kalanlar da ne yapacağını bilmez
şekilde boş boş sokaklarda dolaşıyor, yağma yapıyor, kavga ediyor, doğdukları
yüzyıla sövüyorlardı. Evden çıkamaz olmuştuk, annem çok yaşlanmıştı. Son
günlerde biten ilaçlarını alamadığım için iyice halsiz düşmüş, sabahlara kadar
inlemeye başlamıştı. Tansiyonu yükseliyor, şekeri düşüyor, ateşi basıyor,
gideceğiz korkusundan ruhu sızlıyor, canı hep acıyordu. Çevremde kalan, sayısı
onu geçmeyen insana ulaşmaya çalışıyor doktor arıyordum, doktor yoksa eczacı.
Çok garipti diğer ülkeler sıradan yaşamlarına devam ediyordu. Uzaylılar sadece
bizi tehdit ediyordu. “Gidin” ikazından bir süre ortadan kaybolmuşlardı. Ne
yapacağımı bilemiyordum. Gitsem nereye gidecektim? Çocukluğumun geçtiği
topraklar da yok edilmişti. Son olarak Çin’in yok edilmesinin ardından küçük bir
Rum diyarının kaybolması insanlığın dikkatini bile çekmemişti. Uzaylıları
çözmeye çalışıyorlar, iletişim yöntemleri geliştiriyorlardı ancak uzaylılar
dost canlısı değildi. Dünyanın çekirdeğindeki enerjiye ihtiyaçları olduğunu
söyledikleri kısa ve net bir bildiri yayınladıkları gün nihayet tüm insanlığı
ne yapacağını bilmez bir telaş sardı. Çok geçmeden ikinci bir bildiri geldi.
Bize verilen zaman dolmuştu ve yok edilecek ülkeler arasında birinci
sıradaydık. Rüyamda tüm insanlığın toplandığı bir salondaydık ve onlara neye
göre ilk sıraya yerleştiğimizi sordum. Mutsuz insanlar çoğunluğu sıralamasında
ilk sırada olduğumuzu şaşkınlıkla öğrendim. Biri “ABD de mi öyleydi?” dedi.
Rusya, Çin, Kore, ABD onları tehdit eden bir kimyasala sahip olduğu için ilk
önce yok edilmiş. Hem de hiç uyarılmadan. İçimizden biri “Milyonlarca insan
olarak gidecek bir yerimiz yok, biz oksijensiz yaşayamayız, sıkıştığımız bu
yerde ölüp gideceğiz.” dedi. Uzaylı cevap verdi. “İsterseniz biz taşırız sizi,
tabii bir şart var. Hiç canlı öldürmemiş olmak, bitki ve küçük böcekler de dâhil.”
Dünyada bu şartı sağlayan insan yoktu tabii. Sadece bebekler başka bir gezegene
taşınırken insanlar dünyanın son gününü beklemeye başladı. Dünyadan başka bizi
kabul yer yoktu. Gidebileceğimiz bir yer vardı o da artık yasaktı. Şimdi Galata
Kulesi’ne bakarak bu satırları yazıyorum ve yok edileceğimiz günü bekliyorum.
UZAY GEMİSİNDE TAŞ
DEVRİ
Yazmak iyileştirir diyorlar.
Yazmak, yazmak, yazmak…
Bir karakter yazmaya başlasam ve ellinci sayfada karakterin
güzelliğine kapılsam, yazdıklarım beni alıp kurgusal bir dünyaya götürse
birileri bunları okusa ve hiç edebi olmamış dese kimin umurunda?
Dil neden var? Edebiyat gerdan kırıp kendini kurumsal
zannetsin diye mi? Anlaşılmak içindi hani?
İletişim için, bilgi ve duygu alışverişi bir milyondan fazla
sebep için. Dünya barışı için, sevgi için…
Kaçıp durduğum köşeler, yarım bıraktığım metinler, olay
örgüsü karışan öyküler, kendini senaryo dilinde bulan hikâyeler…
En zor yüzyıl sınavı yapsalar 21. Yüzyıl birinci olmazdı
orası kesin. İki dünya savaşı görmüş 19. ve 20. yüzyıl dururken baya gerilerde
kalırdı ama insanların duygularını tamamen yitirdiği ve şekil yarışına girdiği
yüzyıl yarışmasında 21. yüzyıl açık ara birinci seçilirdi. İnsanlar geçmişe
dönmek istiyor ama şimdi de yanlarında gelsin.
Taş devri kafasıyla uzay gemisinde seyahat gibi bir kombinasyon çıkıyor
ortaya.
İçimde bastıramadığım bir hüzün var. Var oluş amacımı
gerçekleştiremiyor olmak kalbimi ağrıtıyor. Bunun gerçekleştirememe sebebimin
kendim olmasıyla her gün, her saniye biraz daha yaralanıyorum. Sanki dünyada
çaresi olmayan ve kimsenin daha önce duymadığı bir dert bu. Nasıl geçer başa
çıkabilir miyim? Bilmiyorum. Bu döngü hep aynı şekilde ilerliyor, hep aynı
yerde tıkanıyor.
Kendini değiştirmeden yazmak mı? Başkalarının istediği gibi
ya da dediği gibi kurallara uyarak yazmak mı? Bu kuralları kim koydu sikerler
deyip devam etmek mi? Ha bu arada geleceğe dair heyecan duyan var mı? Boşuna
heyecanlanmayın, gelecek tam şu an. Ne yapıyorsanız resmin devamı öyle geliyor.
Bütün gününü oturup karşısındaki tablete bakarak geçiren bir kadının geleceği
nasıl olabilir? Bu ara sürekli yetişkin olmaya çabalıyorum. Hani çocuklar hemen
büyümek ister ya veya ergenler büyümüş gibi giyinir aynı durumdayım aslında ben
elimden geldiğince ağırdan aldım bu büyüme işini. Dünyada otorite olan
yazarları okumadan yazılmaz diyorlar mesela peki bir sürü kimseyi yarım
bırakınca ne olur? Yarım bırakılan kitaplar okunmuş sayılır mı? Yoksa
okunmadığı için mi yarım bırakılır? İnsan kendini yarım bırakılan bir kitap
gibi hisseder mi? bunun kitapla ilgisi nedir? Okunan yüzünden midir? Ruhumu
saran kaşıntı sakinleşmiyor, dinmesin beklerken hızlanarak devam ediyor. Beni
nereye götürdüğüne dair hiçbir fikrim yok. Biri çıkar son cesaretinizi de kırar
ve bunu kendi yaralarının acısını bir süreliğine bastırmak için yapar. O
kırılan son umudun, yitip giden özgüvenin umurunda bile olmaz. Sıkıldığı bir
kıyafeti fırlatır gibi yapar bunu sonra da vicdanlı olduğunu, iyi insan olmanın
zorluklarını, başka insanların yaptığı hataları sorgular. Kendi yaptığını kabul
etmez. İyi taraftadır. Etkileyici gülüşüyle, bir şey anlatırken tüm dikkati
sendeymişçesine dinler. İlgi ve alakası zirvededir “ama” ah o ama! Sonrası
yoktur. Sonrasına ne cesareti vardır ne de kalbi. Yıkar gider kalan zerrecik
özgüveni. Kolum kanadım kırık dersin ona o da derki sana “İyice kıramamışlar, dur
ben daha iyi kırarım.” Kırıp döküp eline verir. Al devam et der. Orası kimseyi
ilgilendirmez. Bıkarsın düşmekten, düşüp düşüp kalkmaktan. Kalkmak kolay
görünür dışardan. Uykusuz gecelerden, kendinle verdiğin mücadeleden, içinde
kopan fırtınalardan kimsenin haberi olmaz çoğu zaman. Arkasında gücü olanların
başardığı, görüldüğü, yetenekli ve takdire şayan sayılanların ülkesi burası.
Eğer her yer böyleyse. Bir göktaşının şu rezil insanlığı yok etmesini dilerim.
Gerek yok evrene verdiğimiz zarar inanılmaz boyutlara ulaştı. Kötülüğün
yaşamını sürdürmesinin ne anlamı olabilir? Biri bana söyleyebilir mi? İnsanlığa
kötü bir haberim var. Sınavı geçemediniz. Acaba bu içinde bulunduğum döngü
matriks sistemiyle alakalı olabilir mi? Belki de benim hayatım ucuz ve az levelli
bir oyundur. Karakter maceradan maceraya koşup yeni kapılar açacağını ve
amacını gerçekleştireceğini düşünürken oyunun bu kadar olduğunu bilmeden
hareket ediyordur. Tıkandı işte. Her sabah yataktan heyecanla kalkacak bir amaç
yoksa yaşamak, yaşamak olmuyor. İnsanları sevmiyorum. Kendimi tanıyamıyorum.
Duygularım beni ele geçiriyor, ben onları yöneteceğime onlar beni yönetiyor.
Yani ekonomisi çaresizce batan ve hiçbir kaynağı olmayan bir ülke gibiyim.
Nasıl kurtulacağım bu döngüden? Nasıl, nasıl, nasıl? Küfür etmeye bile
değmeyecek insanlar tanıdım. Herkes “aynı şeyi” istiyor hiç kimse “o şeyi” elde
edemiyor. Travması travmama denk insanlarla karşılaşıyorum. Frekansım düşükmüş
ya da ben düşüp kaldım ömrümün gençliğinde. Kutlamak istediğim bir doğum günü
bile olmadı bugüne dek. Mitokondrim bozuk benim. Annemden mütevellit. Mutsuzdu
hep. Hâlâ öyle. Onu aramaktan imtina ederim çoğu zaman. Kırgın ve üzgün sesini
duymak, nasılsın? İyiyim cevabından sonra oluşan uzun boşluklar. Hal hatırdan
sonra söylenecek bir şeyin kalmadığı gerçeğinin kalpte açtığı yara. Bir taşın
uçurumdan yuvarlanmasına benziyor bir yakınınla hatta anneyle böyle uzak olmak.
Uzaklaşmak istedikçe zihninin bir kenarında hep onu düşünmek. Bu sene defalarca
ümitlendirdim seni anne. Senin istediklerini gerçekleştirmek çok zormuş demek
sonra dur bir dakika neden onun istediklerini gerçekleştirmeye çalışıyorum bunu
kim için istiyorum? Sorular kızgınlık yaratıyor. Öylece sürükleniyorum.
BEŞTEN
SONRA NE GELİR?
“Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!”
“Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım
biraz,”
Annem beni, “ilk defa” o gün dizlerinin üzerine
oturtmuştu. İlk defa diyorum çünkü biz beş kardeştik ve ben en büyük olduğum
için kucak sırası asla bana gelmezdi. Bana göreyse ben en büyük değildim,
benden öncekinden sadece bir sene önce dünyaya gelme gafletinde bulunmuş,
küçüklerden biriydim.
“Say bakayım kaça kadar sayabiliyorsun,”
“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz…”
“Okula başlayacaksın ona kadar sayabilmelisin.”
Gözlerim dolmuştu “Ben oyun oynamak istiyorum.”
“Hayır, sen büyüdün artık okula gideceksin. Sayıyorum
tekrarla “Bir, iki, üç, dört, beş, altı,
yedi, sekiz, dokuz, on”
“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz bebekle
ben oynayacağım.”
“Unut oyunu, yeniden say hadi!”
O gün deli gibi ağlamıştım, okul korkunç bir yerdi
oyun yoktu, çok sıkıcıydı üstelik hiç tanımadığım bir yerde, beni tanımayan
insanlarla saatlerce kalacaktım.
Dahası benim sevgimi umursamayan annemden de ayrı
kalacaktım. Galiba o zamanlar en çok da bu duruma içerliyordum. O beni
özlemeyecek üstelik benim özlemim de umurunda olmayacaktı.
Ertesi gün annem, babam ve ben okulun yolunu tuttuk.
İçimden sürekli dua ediyordum. Beni çok küçük bulup kabul etmesinler diye. Aslında
babam da benim okula başlamama pek sıcak bakmıyordu. Eliyle tuttuğu elime
bakıyor, anneme “Çok küçük almazlar.” diyordu. Ancak annem ani bir kararla okula
başlamam gerektiğini söylemişti ve vazgeçmeye de hiç niyeti yoktu.
Okula vardığımızda geniş bahçenin içinde üç katlı bir
bina bizi bekliyordu. Bahçedeki top sahasına, ağaçlara ve oyun alanına
bakakalmıştım. Bizimkiler beni sürükleyerek birinci sınıfların kaydının
yapıldığı yeri öğrenip aceleyle müdür yardımcısının odasına doğru koşan
adımlarla vardılar. Kapının önünde babam kararsız annemin yüzüne baktı, annem
sert mimikleriyle babamın yüzüne bakmadan başıyla kapıyı çalmasını işaret etti.
Babam çekinerek kapıyı çaldı. İçerden boğuk bir “Gel,” işitildi.
İçeri girdiğimizde müdür yardımcısı sigara
dumanlarının arasında kaybolmuş, radyodaki türküye eşlik ediyordu. Duman
bulutunun arasında önlüğü bile olmayan, meraklı ancak ağlayan bakışlarla
kendisini inceleyen beni görünce şaşırdı.
Boğazını temizledi “Evet, ne vardı?” diyebildi.
Babam “Hocam çocuğu okula kaydettirmeye geldik.” dedi.
Adam şaşırdı “Ee, okul başladı, neden bugüne kadar
gelmediniz?”
Annem umursamaz bir tavırla “ Memlekette işlerimiz
vardı, ancak bitti.” dedi.
Müdür yardımcısı beni bir süre inceledikten sonra
başını sağa sola salladı ve söylenerek kimliğimi istedi. Babam gömleğinin
cebinden çıkarttığı kimliği uzattı. Adam kimliği görünce kaşlarını çatarak
tekrar bana bakmaya başladı.
“Kimliğe göre 6
yaşında ama daha küçük gösteriyor.” dedikten sonra annem ve babamı sorgulayan
bir ifadeyle süzdü. Sorusuna yanıt alamayınca da, radyonun sesini kıstı ve bir süre
yanıt bekledi.
Annem, “Büyümesi yaşıtlarından geri ama çabuk
öğreniyor,” Ben üzülen mimiklerimle müdür yardımcısının masasındaki renkli
kalemleri izlerken annem elimi sıkarak “Hadi 10’a kadar say hoca da duysun,”
Ben omzumu silkip “Bana ne!” Annem dişlerinin arasından “Hadi” diye ısrar edip
elimi iyice sıkınca “Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz,” Müdür
yardımcısı piyes izleyen bir ifadeyle eliyle burnun gerisine attığı gözlüğü
sıkıca tutarak annemi, babamı ve beni dikkatle izlemeye devam etti. Bize sanki
gözlükle değil de büyüteçle bakıyor gibiydi. Tekrar kimliğimdeki doğum tarihine
baktıktan sonra bir süre söylendi ve başını sağa sola sallayarak kimlik
bilgilerimi kayıt defterine geçti.
“1-D sınıfında. 3. kata çıkın Gülşen öğretmenin
sınıfına başlasın.”
Annem ve babamın bir yükten kurtulmuşçasına aydınlanan
yüzleri benim içimde güneşin batmasına sebep olmuştu. Çünkü ben altı yaşında
değildim. Daha beş yaşındaydım üstelik yaşıtlarımdan ufak ve çelimsizdim.
Bizimkiler sınıfın en üst katta olmasından memnuniyetsiz yukarı çıktılar. Ben
de içimden öğretmen beni kabul etmese de eve gidip oyun oynasam diye dua
ediyordum. Üçüncü kata geldiğimizde, 1-D
sınıfı kolayca bulundu. İçerden sesler geliyordu, öğretmen gürültü yapanlara
bağırıyordu. Babam kapıyı çaldı, öğretmen kapıyı açtı ve karşısında bizi
görünce şaşırdı. Sınıfa dönüp bir kez daha “Çizgileri çekmeye başlayın,
geliyorum!” diye bağırdıktan sonra kapıyı kapatıp yanımıza geldi.
Babam, “Hocam, çocuğu kaydettirdik de sizin
sınıftaymış.”
Öğretmen bana baktı ve şaşırdı, “Nasıl olur, bu çocuk
çok küçük”
Annem “Küçük değil yaşıtlarından geri büyüyor.”
Anneme
inanmayan öğretmen kimliğimi istedi. Babam kimliği verdi, öğretmen bir bana bir
kimliğe uzun süre baktı ancak ikna olmadı.
“Olmaz, bu
çocuk ezilir alamam seneye başlasın.”
Öğretmen ikna olmayınca babam da olaya dâhil oldu.
“Olur mu hocam geri kalır, yaşıtlarıyla okusun.” Öğretmen “ Yaşıtları bundan
iri, çok zorlanır, seneye gelin.”
Bir süre bu
anlamsız diyalog devam etti. İçim biraz ferahlamıştı, bu kadın beni
almayacaktı. Eve gidip ne oynasam acaba diye düşünmeye bile başlamıştım.
Öğretmen “Artık içeri dönmem lazım, biraz büyüsün öyle
gelin!”
Bizimkiler ikna olmuyordu, olay inatlaşmaya dönmüştü.
Öğretmen kapıyı araladığında babam beni içeri doğru omzumdan ittirip “Hocam, kaydını
yaptık artık olmaz,” dedi.
Öğretmende aynı
şekilde beni dışarı ittirip “Olmaz diyorum,”
Annem “Olur, alışır hemen,” diyerek tekrar içeri
ittirdi. Bu diyalogların arasında ben bir sınıfın içine bir dışına gidip
geliyordum ve nihayetinde bizimkiler kazandı, ben sınıfın içinde kaldım ve okula
başladım. Diğer çocuklar gibi ağlamadım hem ağlasam ne olacaktı ki? Onlar
annelerini özleyip ağlıyordu benimkiler beni istemiyordu bir saattir bunun
savaşını veriyorlardı. Öğretmen önlüğümün, çantamın, defterimin hatta kalemimin
bile olmamasını bahane etmeye çalışmıştı ama başaramamıştı. Babamla birlikte en
arka sıraya oturmuş, tahtaya çizilen anlamsız düz çizgileri izliyordum. Okulu saçma
bulmuştum, uykum gelmişti. Babam ilk ders benimle oturduktan sonra sıkılmaya
başlamıştı bile.
Ben uyuklarken “Sakın uyuma, al şu kâğıdı kalemi öğretmen
ne diyorsa yap sana defter, kalem, çanta alıp geleyim,” dedikten sonra koşar
adımlarla sınıftan ayrıldı. Artık okula alışmaktan başka bir çare yoktu. Sınıfı
incelemeye başladım. Birbirinden farklı bir sürü çocuk kendi halinde bir şeyler
konuşuyor, gülüyor, sınıfta geziniyordu. İlk dersi kaçırmıştım. Tahtadaki düz
çizgileri anlamaya çalıştım ancak hayatımda ilk defa gördüğüm için bir fikir
yürütemedim. Düz çizginin yazı yazmaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünerek öğretmeni
izlemeye başladım.
Öğretmen en ön sıradan başlayarak elindeki kırmızı
pilot kalemle herkesin defterine yan yana iki düz çizgi çekip sıradaki
öğrenciye doğru ilerliyordu. Ben de önüme koyulan emanet kâğıt ve kalemi alıp
işe giriştim. -Bir sıra düz çizgi ardından bir sıra boşluk sonra tekrar aynısı.-
İçimden neden bu kadar uğraşıyoruz ki diye düşünmeye
başladım ve şahane bir fikir buldum. Tüm sayfaya boydan boya düz bir çizgi atıp
araları silerek boşluk bırakmak çok daha pratikti ancak henüz kalem tutmakta
çok yeniydim. Kalemi elime alıyordum ama parmaklarımın arasından kaydığı için
bir türlü istediğim gibi hareket ettiremiyordum. Defalarca denedikten sonra
nihayet sayfanın tam ortasına kadar düz bir çizgi çizmeyi başarmıştım ki
öğretmenin sinirli bakışlarını tepemde yakaladım.
Bana baktı, “Ne yapıyorsun, sen?”
Anneme ve babama çok kızgın olduğu için ve ben de
maalesef onların temsilcisi gibi orada bırakıldığımdan kendimi savunsam da
anlayışlı davranılmayı hak etmiyordum. Öndeki çocuktan aldığı silgiyle önümdeki
tek yaprağı hiddetle söylenerek silmeye başladı.
“Küçücük çocuğu bırakıp gittiler başıma, işin yoksa
birde bununla uğraş!”
Ben öğretmeni, beyaz gömleğini, kıvırcık bulutumsu
saçlarını, kırışmış yüzünü, yamuk ön dişlerini, kırmızı renkli yırtmaçlı kalem
eteğini ilgiyle izlerken bir bağ kurmaya çalışıyordum. Ancak onu ciddiye
alamıyordum çünkü o, bugüne kadar gördüğüm insanların tamamından farklı
kıyafetlere sahipti ve gereksiz sinirliydi. Bu kadar sinirli olmasının tek
sebebi ben olamazdım, sadece beni değil içi dağları da aşan bir öfkeyle
doluydu.
Akşamüzeri babam sınıfa elinde büyük bir karton
çantayla döndü. Öğretmen tabii ki yaptığımı biraz da kendini haklı çıkaracak
abartıda anlattıktan sonra babamın aldığı çantayı da göstererek
“Çanta çocuk
kadar, anaokuluna bari verseydiniz, yazık olacak,” dedi. Babam “Alışır, alışır”
diye zorlama bir gülümsemeyle boyum kadar çantayı sırtıma taktı ve sınıftan
ayrıldık.
31 Aralık 2024 Salı
Düz bir yazı
Kurstan bir öğretmenime bloğum var demiştim. Uzun zamandır buraya yeni bir şey yüklemiyorum ve her gördüğünde neden yeni bir şey olmadığını soruyor. Şaşırıyorum çünkü kendisi türkçe bilmiyor.
İçimde bir buz kütlesiyle dolaşıyorum ortalıkta. Doğu, batı, kuzey, güney cephelerinde savaşlar kaybedilmiş, ağır yenilgiler alınmış. Bu hislerle 2024'ü kapatıyorum. İstediklerimden çok uzak...
Sebepleri sorgulamıyorum. Ben bunca yenik.
Yazdıklarımın gücüne güvenirdim, düştüğümde ayağa kalkmayı hep becerirdim ama artık öylece yerde kalmak istiyorum. Karanlık bir odada ışık aramadan oturmak. İnsanlı dünyaya göre değilim. Gezegenle bir sorunum yok cinsimle tüm sorunum. Yeşermeyen düşler, tomurcukken donup düşen umutlar benim yorgunluğum. Hayat bu kadar zor olmamalıydı. İnsan bir şeyi hayal edip çalıştığında kapılar açılmalıydı. Böyle coğrafyanın, böyle anlayışın, zorbalığın kim bilir kaçıncı kurbanıyım ben. İçim uzaklara savruluyor dışım hep aynı yerde. Bir çıkış arayışında sürekli kendi kendime söylediğim bir şey var.
İnsana sığınma. İnsana sığınma.
Sadece ben miyim? Her şeyi sorgulayan, bakışlardaki yalanları yakalayan sürekli kusma isteği duyan.
Mutlu olabilmek için kaç çikolata daha tüketmeliyim bilmiyorum. Ciğerim ağrıyor, söyleyemediklerim kalbimde anlamsız bir ritimde sürekli yankılanıyor. Nemli gözlerim, hadsiz düşlerimle bu seneyi de böyle kapatıyorum. O çok istediklerimden uzak...
Dilini bilmediğim bir ülkede; bir bankta, gerçekleşmiş hayallerim yanımda uzanmak isterdim. Özgüvenimin verdiği mutlulukla dünyadaki mutlu sesleri, yıldızlara bakarak dinlemek isterdim.
Yaşamak kolay şey demeyi girdiğim tüm savaşlardan zaferle ayrılmayı, her zaman bir yolu vardır demeyi çok isterdim.
Şans diye bir şey var ve bu dünya sadece maddeden ibaret değil...
8 Eylül 2024 Pazar
NE YAPALIM TABİATIM
BÖYLEJ
Puslu griliğin ardına saklı keskin bakışlarını tecrübesiz
gözlerime dikti.
“Neden yazıyorsun?” diye birkaç kez tekrarladı. Yazdıklarımı
okuduğu bir akşamüstü ya da dinlenmeyi tercih ettiği herhangi bir zaman
diliminde benim için zaman kaybı diyordu.
Aslında bende neden yazdığımı bilmiyordum. Bir şeyler
oluyordu, biri içimdeki dünyanın üzerine sisten oluşan koyu karanlık bir örtü
örtüyor, işte o zaman ben de yazmaya sığınıyordum.
Bu soru birinin kafamın içindeki prizi sürekli açıp
kapatmasına neden olmuştu. Bir yanıyor, bir sönüyor tam yakalayacakken gözden
kayboluyordu cevap.
Bazen birini kafaya takarım, o başkalarıyla konuşurken
uzaktan izlerim, değerli bulurum bana katacağı bakış açısının ya da
arkadaşlığını dilerim ve onun için önemli biri olmaya karar veririm sonra da bu
düşüncemi unuturum.
İşte hoca için de
böyle düşündüm. O başkalarıyla havadan sudan, edebiyattan konuşurken, ben hep
onu izledim. Yüzündeki çizgilere saklanmış tecrübeyi, duruşundaki inceliği,
gülüşündeki bilgeliği, bakışlarında ki sakinliği…
Onun benim için düşündüklerini tahmin ediyorum az anlamda
olumsuz çok anlamda da öyle de neyse. Çünkü ben maalesef göründüğüm gibi
değilim. Tanıştığım insanları ters köşe etmeye bayılmam ama Teoman abimizin de dediği
gibi “Napiim tabiatım böyle.” Hoca büyük ihtimal beni hırslı buluyor. Hırs
değil hâlbuki bu “Varoluşumu anlamlandırma sancısı” Yıllardır görmezden
geldiğim bu sancının tek ilacı parmak uçlarımı klavyenin üzerinde gezdirmek.
Aklıma geleni büyük bir iştahla yazıyorum, yazdığımı seviyorum, sevdiğim her
kelime benim atomlarımdan bir bağlantı içeriyor. Ruhumun koridorlarından bir
taş. Kesemem hoca diyorum, değiştiremem sıvayı kazıyamam, taşı yerinden
sökemem. Hocayla ilk tanışmamız zoom üzerinden oldu. Sanallığın uzaklığında beni
genç, deneyimsiz, çocuksu ve hayalperest buldu ya da ben öyle hissettim.
Utanarak söylemeliyim ki olmak istediğim yere yıllar var, kıyasladığım
yaşıtlarıma bakıp söylüyorum bunu. Sanki yüz milyon yaşta ve daha ilk
basamaktayım.
Geçenlerde 9 yaşında
bir çocuğa “Sen istediğin her şey olabilirsin ama benim istediğim çoğu şey için
geç artık,” dedim. Çocuk kaşlarını büktü bana üzgün gözlerle baktı. “Neden?”
diye sordu. “Umarım bir gün bunu düşünmek zorunda kalmazsın,” dedim. Kendimce
çocuğa “Ne olmak istiyorsan erken farkına var ve sıkıca tut onu.” demek
istedim. Çocuk ne anladı, bilmiyorum.
Aşırı zevk alıyorum hayatın komedisinin içindeki acıları
keşfetmekten ya da işte tam tersi. Asya mutfağı tadında bence hayat. İnsanlar
çok ciddiye alıyor ve ben onlar kadar ciddiye almadığımda sürekli ama sürekli
yargılanıyorum. Ya hu ben de böyle yaşamaya karar verdim. Her şey kuralına göre
olmak zorunda mı? Kim koydu bu kuralları? Her yerde, her an kurallar, kurallar,
kurallar… O kadar kurallardan nefret eden ve kendine göre yorumlayan biri
olarak memur olmam da bence hayatın kara komedisinden başka bir şey değil. Çocukken
evdeki en uyumsuz, en başkaldıran her şeye muhalefet olan ve babamın sürekli
canını sıkan bendim. Şimdi de yöneticilerim genelde benden sorumlu müdürlere “
Bu kız niye böyle?” diye sorarlar. Neymiş efendim koridorda koşuyormuşum,
neymiş telefona piyano uygulaması indirmiş, kurumun milyonluk kuyruklu
piyanosunu gizlice kurcalıyormuşum, neymiş müfettişe “Bilgisayarıma bir şey
oldu siz anlar mısınız? “diye soruyormuşum.
Sürekli kendime “Normal ol,” çağrısı yapmaktan yoruldum.
Derdimi kısa cümlelerle anlatmalıyım sayfalarca yazınca malum imla kayıyor,
hoca da bir noktada sıkılıp “Hay senin öyküne…” deyip okumayı bırakıyor.
Bu hocayla ikinci görüşmemizdi ve ben tanımlayamadığım
duygularla baş başa kalmıştım. Uyuyamıyordum, içimde biri sürekli o akşam
olanları yazıyor ve benimle alay ediyordu. Yatakta doğruldum gece lambasını
açtım ve başucumda suyun yanında duran manifest defterime baktım. Oraya
yazdıklarımdan ses çıkmıyordu, deftere içimi dökmeye karar verdim. Son sayfaya
yazdıklarımla karşılaşmak istemediğimi fark edip sonraki sayfadan yazmaya
başladım.
Umarım “ki” doğru
yerde birleşiktir. “-de’lerin, - da’ların”
ayrısına da birleşiğine de neyse küfür etmeyeceğim. Al işte kimsenin
okumayacağı bir kuytu defterde yine kendim oldum.
Son günlerim zaten bombok sanki bir savaştayım ve sürekli
biri gelip “Komutanım hani o güvendiğiniz dağlar vardı ya, onlar başka gezegene
taşınmaya karar verdi,” gibi haberler sayesinde, - güneş gibi doğuyor karanlık
içime-
Yazdıklarım, çöpmüş meğer desem kesin gülerler bana. Bazı
insanların “Senin ne derdin olabilir?” derken sesindeki şımarığı utandıran
küçümseme tonlaması bile gözlerimin dolmasına yetiyor artık. Anlamıyorlar gerçi
bilmiyorlar da aylardır aynı patinajda teker eskittiğimi.
Geçen akşam sehpayla dertleşirken
yakaladım kendimi. Denizin ortasında kalmış boş bir sandal gibi oradan oraya
savruluyorum. Kale sürekli yıkılıyor, ben yapıyorum, o yıkılıyor ve bu sonsuz
döngü devam edip gidiyor. Hocanın söyledikleri de beni yerle bir etmeye yetti.
“Kızım niye yazdın bunu?” diye sordukça o, ben diyemedim nedenini, “Neden?”
Yaşadım da o yüzden. Cevap aslında çok basitti.
Hadi o öykü öyle oldu amk. -Bu küfür kimseye değil öylesine,
boşluğa. Yani muhakkak hak eden birileri vardır ama şu an onlar aramızda
değiller.- Peki ya yunuslu öyküm? Dülger balığıyla tek ortak noktaları suyun
içinde yaşıyor olmaları. Biri denizde yaşıyor diğeri okyanusta. Onu da sevmedi.
Baştan kur olmamış dedi. Yazılan şeyin yeniden kurgulanmasının ne kadar zor
olduğunu bilmez gibi. Çok sevdiysen çocuk romanına çevir dedi. Çocuk romanının
neresinde bir balık diğerini sevdiği kıza çiçek götürüyorken cama çarparak
canice öldürür. Tamam, hadi imla kıt, dilbilgisi göz kanatıyor, hikâyede mi
kötü?
Tüm bu hayal kırıklıklarının ardından rezil akşamıma harika
bir final yaptım. Hocaya kendimi anlatabilmek için evin yolunun dörtte birini
Ankarayla gitmeye karar verdim. Neden yazdığımı anlatmaya çalışırım biraz
sohbet ederim diye düşünürken kısa yolculuğuma birkaç saçmalık ve aptallık
sığdırdım. -Normalim bu çünkü- “Nasıl gideceksin?” sorusuna çantamda
rastladığım metro kartına sarılarak hocayla yürüttüğüm kem küm sohbeti devam
ettirmeye çalışırken “Ankarayla,” dedim ve kendimi gişelerin önünde buldum.
Herkes güzelce kartını çıkartıp ödemesini yapıp geçerken, ben kartımdan
ümitsizdim. Kart benden çok daha güçlü bir ses tonuyla “Yetersiz bakiye”
dediğinde ben çoktan onların yanından uzaklaşmıştım. Sevgili ülkemin değersiz
banknotlarıyla hemen bilet gişesine koştum. Muhteşem şansım “Benim çişim geldi,
ben kaçar” demesin mi? Hoca ve yanındakiler beni izleyip şaşkın, sakar,
heyecanlı kişiliğimi onları bekletmiş olmanın kızgınlığıyla izliyor gibiydiler.
Büyük ihtimal onlardan neden istemediğimi düşündükleri için hiç göz teması
kurmadan bulduğum ilk bilet gişesinden karta para yüklemeyi başardım nihayet.
Kimden miras olduğunu bilmediğim aptalca huyum yine peşimi bırakmamıştı,
gereksiz gurur çoğu zaman kendi mevzularımı kendim halledeyim derken beni
perişan ediyordu. Çoğu zaman ailemden bile asla yardım talebinde bulunmam. Bu
ilişkilerimin kopuk, uzak ve hatta kuzey kutbu sınırlarında olmasından da
kaynaklanıyor olabilir. Alışkanlık işte. Kartı doldurduktan sonra beni bir
korku sardı. Ya yukarı doğru esneyen enflasyonumuz sebebiyle bilet fiyatları
yine arttıysa bu sefer bana kesin küfrederler diye işimi sağlama alıp, güvenlik
abiye “Tam bilet 15 TL di mi?” diye sordum. İçimden de “Lütfen evet desin” diye
dua ediyordum ki şansım çişini yapmış galiba neşeyle “Geri döndüm” dedi. Derin
bir nefes alıp, biletimi bastım. Hocayla konuşmaya devam etmeye çalışırken,
metro tarafında olduğumun farkına bile varmadım. Hoca “Yitirmezsem buldum”
tadında bir yılgın bakışla bana “Bu taraf metro, sen nereye gideceksin?” dedi.
Yanlış tarafta olduğumun farkındaydılar. Gruptakiler halime güldü. “Ankaray
için karşıya geçmen lazım” dediler. Ben de koca ankaray yazısını fark etmemiş
gibi “Aaa tabii” dedim ve yanlarından kaçarcasına ayrıldım. Yine rezil
olmuştum. İyi akşamlar bile dememiştim bence bu tarz nezaket cümleleri grup
için önemliydi. “Nasılsın, iyi günler, iyi akşamlar” bunlar bana görünmez,
anlamsız cümleler gibi geliyor. Yani söylemesen olmaz, duymasan olmaz ama
söyleyince de gelen geçiştirme cevabın bir anlamı yok gibi.
AŞTİ’ye yaklaştıkça içimi büyük bir hayal kırıklığı bulutu
kapladı. Hocanın öyküde yaptığı düzeltmelere bakmaya başladım sayfalar
ilerledikçe kâğıtta ki kalem izleri kayboldu. Sağlık sigortasına basmış öykümü
çok sayfa olduğu için kredi kartı dökümü, aldığı öykü kitabı faturaları derken
müsveddelerini değerlendirmiş işte. Anlamadığı
yerler olmuş, çizmiş sormuş belki de zaman kaybı olarak gördüğünden bir noktada
sıkılıp bırakmış. Tüm bunları düşünürken Ankara ayazıyla burun buruna geldim.
Gecenin o vaktinde dolmuş bulamadım. Büfeye sordum. Büfeci gayet netti. “Bu
saatte geçmez” dedi. Ben zorlayıp “Hiç mi?” diyerek sordum. Adam başını sağa
sola sallayıp geçti. Önceden taksiciler tarafından birkaç kez
dolandırıldığımdan onları köpek balığı sürüsüne benzetmeye başladım. Yolcu
değil de kurbandım sanki. Taksiciler bana bakarak “Taksiiii” diye bağırmaya
başladı. Her bağırış bir alt metin barındırıyordu. “Kızım bırak inadı”, “Gel
tamam bu sefer dolandırmayacağım”, “Hadi sabaha kadar ne yapacaksın, bırak
inadı!”, “Bak etrafta hiç kadın var mı?” Biraz pazarlık yapıp taksilerden
birine atladım. Dışım donmuş, içim yanmıştı. Bazen birilerini düşünüyorum,
nasıl başardıklarını? Bazen de kendimi düşünüyorum ve neden başaramadığımı?
Tüm bunları yazarken gecenin bir vakti bir mesaj geldi.
Ondan gelen mesaja cevap vermekte vermemekte beni telaşlandırıyordu. Aptalca
bir heyecan duyuyordum. O da başarısızlıklarımdan biriydi. Vazgeçemiyordum. Şimdi
bu “o” kafa karıştırmasın. Başarılı bir gönül kazası.
Artık niye yazdığımı da bilmiyordum. Ne cümlelerim gerdan
kırıp kendini tekrar tekrar okutuyordu ne de bana bakanlara güneşli bir gelecek
vaat ediyordum. Zaten son günlerde iyice görünmez olmuştum. Gölge gibi
dolaşıyordum. Mutsuz bir gölge. Neşeli insanlar varlık kazanıp mutluluk
bulutunda dans ederken ben ortalıkta organik bir atık gibi dolaşıyorum. Umudun
yoksa organik bir atıktan farkın yok işte. Tüm bunlara inat sabah yepyeni bir
sürprizle uyandım güne.
Yüzümde elmacık kemiğimde kırmızı bir şey çıkmış. Sanki beni
kendince temsil etmeye karar verdi. Herkes yüzümdeki o şeyin ne olduğunu
sormaya başladı.
Diyemedim hayal
kırıklığının dışa vurumu diye tabii. Kimi acıdı, kimi yerime de endişelendi.
“Doktor görmeliymiş,” ne diyecekse? “Takma, varlık sebebin belki de başka mı?”
diyecek. Demesin sussun kaldıramıyorum, yazmak olduğunu düşünüyordum. İçimi
dökmekmiş bu yaptığımın adı. Hocaya göre “Beş para etmez” işte. Yazdıklarımı
hangi kategoride sınıflandıracağını şaşırdı adam, ben kendi kategorimde
yazıyorum galiba. Bana gelip fısıldıyorlar, birden ağzımda bir tat
hissediyorum. Bir yerlerde kapılar açılıyor, hiçbir yerde göremeyeceğim ilginç
manzaralarla karşılaşıyorum. Bazen bir resim galerisinde boyutlar arası gezip
misafir ağırlıyorum. Bazen bir gezegen dünyaya iniyor ben ona doğru koşuyorum,
bazen tavuk olup en sevdiği yemek solucan diye tavuk arkadaşıma küsüyorum,
bazen de ne kadar yazmak istemesem de içimden bir türlü atamadığım o yüzden de
bir türlü hayatımı yoluna koyamadığım biricik saplantımı yazıyorum. Herkes aynı
şeyleri yazmak zorunda değil bence. Aynı şeyleri hissetmiyoruz çünkü. Bence
okyanusta olduğu için acı çeken yunusa da kulak vermeli. Tıpkı kuyu başında
bekleyip tulumbayla dertleşen kıza kulak verildiği gibi. Dirmit değilim belki
hayat boyu da olamayacağım ama ben de böyleyim. Bu kadar yıl geldikten sonra da
değişmez bu tabiat. Eşyanın da canı vardır. Zihnin sınırlarını zorlamak
adrenalin yaratır, insan başka varlıkları da duymalı. Belki bir uzaylıyla
sarılmalı ve bunu heyecanla anlatmalı. Sonuçta yaşadığımız yer hepimizin ortak
alanı.
ÇUKUR
Sevgili
belediye, bu mektubu kaleme alma sebebim; yazdığım dilekçelerin bir türlü size
ulaşmaması. Ben bürokrasi işlerinden anlamam, kâğıt kürek işlerinde de iyi
değilim kabul ama siz de şikâyet ya da taleplere pek duyarlı değilsiniz.
Aslında ben sizi bir mekâna gittiğimde önce
buyur eden sonra da göz göze gelmemek için bin dereden su getiren garsonlara
benzetiyorum. Hatta eminim onlardan birkaç tanesiyle karşılaştığınıza da her
neyse konumuz bu değil. Konumuz mahalle sakinlerinin bile farkında olmadığı fakat
benim arabayla her seferinde pat diye sert bir biçimde içine düştüğüm çukur.
Hani şu üst geçitten sonra sağa ayrılan yolun üzerinde. Merkez Cami’nin tam
önünde. Ne zaman o yoldan geçsem, içine düşüyorum ve içimde o ses yankılanıyor.
“Şu çukura düşmeden geçmeyi de öğrensen her şey tamam olacak.”
Hiçbir şey tamam olmadı. O, bir mürekkep
lekesi gibi içimde kaldı ve ben ne zaman o çukura düşsem, sağ koltukta karışık
saçları, bulutlu gözleriyle belirerek en can alıcı bakışlarıyla bana dönüp hep
aynı şeyi söyledi. “Çukura düşmezsen her şey tamam.” O zamanlar masum bir
ahmaklıkla gülümsüyordum, nereden bilecektim çukurun benim kara deliğim
olacağını.
Yol dar
olduğundan orada arabayı biraz sola kaydırıp çukuru ortalamak hiç kolay değil.
Çukuru kapatmaya çalışmadan önce birkaç kez sürüş teknikleri dersi bile aldım.
Tek istediğim o kocaman çukuru ortalayarak geçmek ve o sesi susturmaktı. Hatta
sürüş eğitmenimle defalarca çukurun üzerinden içine düşmeden geçmeyi başardım
ama yalnızken başaramadım.
Bir gece yarısı herkes uyurken bizim binanın
bahçesine indim. Elimde kazma kürek gören komşular anneme şikâyette bulunmuş. “Senin
kız iyice kafayı yedi,” demişler.
Ertesi akşam eve girmek için geç saatlere kadar dışarda bekledim. Evdekilerle
ve sorularıyla karşılaşmak istemiyordum. Parmak uçlarıma basarak içeri girdim
ve merdivenleri tırmandım. Annem, mutfakta, oturma odasında, yatak odasında
yoktu. Dinledim, benim odamdan ayak sesi geliyordu. Oraya çıktım. Ortalığı
silmiş, süpürmüş odamın eşyalarını düzeltiyordu. Beni perişan hâlde görünce
endişelendi. Bakışlarından ne düşündüğünü anladım. “İlaçlarını almıyor musun,
yine mi onunla görüşüyorsun?” gibi anlamsız sorularla kafamın etini yedi.
Hayır, çukurla ne alakası varsa ilaçların? Hem hangi ilaçlardan bahsediyorlar
tam olarak anlayamadım “O” dediği de kim hiçbir fikrim yok.
Elimde kazma kürek ve bir de alt komşunun
balkonundan aşırdığım çamaşır kovasıyla bahçeye indim. Geçen yaz parlak sarı
renginden dolayı indirime giren yağmurluğum da üzerimdeydi. Kapüşonu başıma
geçirdim ki kimse beni fark etmesin. Kazmayı toprağın bağrına salladım birkaç
kez. Kazma sert bir şeye denk geldi. Taştır dedim. Sallamaya devam ettim. Ancak
kazmanın sesi taşa değer gibi değildi. El fenerini açmak zorunda kaldım. Feneri
açtım, nasıl bir taşsın sen dedim ki meğer taş değilmiş, apartmanın yöneticisi
gençlik hatıralarını bir sandıkla bahçeye gömmüş. Sabah özür dileyip eşine
teslim ettim. Bu arada birkaç fotoğrafa da bakmış bulundum. Bizim yöneticinin
eşi eskiden ne esmermiş. Göz rengi bebekken değişir sanıyordum ama belli bir
yaştan sonra değişenini de gördüm. Yöneticinin evinde benden sonra bir gürültü
koptu, sebebini anlayamadım. Neyse toprağı
çamur kıvamına getirdim. Kovayı sırtlandığım gibi kara deliğin yanına koştum.
Eğilip yakından incelerken bana “Kaçtığın şeyden kurtulamazsın,” demesin mi?
İyice sinirlendim. Suçunu bilmez gibi bir de edebiyata başlamış. Kürekle yüzüne
yüzüne attım çamuru sonra da iyice yedire yedire dümdüz ettim ve o alaycı
suratı kapanıp gitti. Eve döndüm, o gece ilk defa rahatça uykuya daldım.
Anladım ki benim uykusuzluğumun nedeni de o geri zekâlı çukur! Sabah uyandım,
duşumu aldım. Dişlerimi fırçaladım. Neşeliyim diye iştahım yerine geldi.
Kahvaltı bile ettim. Arabama bindim, sevgili kara deliğim artık yoktu ama ne
olur ne olmaz diye işe gidiş yolumu değiştirdim. Normalde iş dönüşü o yolu
kullanıyorum. Neyse birde ne göreyim. Dün gece benden sonra yağan yağmur çamuru
almış götürmüş. “Yine yenemedin beni,” dercesine suratında alaycı bir
gülümsemeyle karşımda duruyordu. Büyük bir gürültüyle çukura düştüm. Kafamda
aynı ses yankılandı. Evet, sevgili belediye -ben o gün o çukura yine düştüm.- Dev
bir kapana kısılmış gibi bile göre… Şaşkınlık içinde.
Daha sert
bir çözüm bulmayı kafaya koymuştum. İş yerinde tüm gün başımın belası kara
delikten nasıl kurtulurum diye düşündüm, düşündüm, düşündüm. Bizim çaycı Hasan
abi var. Saatlerce hareketsiz halde aynı noktaya bakmam dikkatini çekmiş. Oysa
ben hareketsiz değildim, sadece aklımdakini hayalimde uyguluyordum o kadar.
Dedi ki, “Çimento denedin mi?” “Ne parlak bir fikir,” dedim. Hasan abiyi tam
alnının ortasından öptüm. Çantamı aldım, çimento aramak için yola koyuldum. En
sağlam çimentoyu nerden bulurum diye Siri’ye sordum. “Eskişehir için yola
çıkılıyor,” dedi. Birkaç saatlik yol, geceye çok var dedim. Yola koyuldum. Bazı
önemsiz sapakları atladığım için Sakarya’ya varmış bulundum, önüme çıkan ilk
inşaata girdim. El ayak çekilmiş, hava da kararmıştı. Çimentonun sıvısını
bulamadım. Boş bir çuval aldım, harcı çukurun yakınında bir yerde internetten
bakıp yaparım dedim. Çuvalı attım arabaya saatler sürdü kara deliğe yeniden
ulaşmam. Havaya baktım, güneş yoktu ama ay yerindeydi. Caminin tuvaletine
indim. Tuvalet girişindeki dubaları alıp yolu kapattım.
Paspas kovasına internetten okuduğum tarife
göre toz çimentoyu döktüm. Harcı paspas yardımıyla karıştırdım ve çukurun
yanına götürdüm. Bana “Beni yenemezsin gel barışalım,” demesin mi? Ah sevgili
belediye o ne yüzsüzdür, sen bilmezsin. Utanmadan onu artık kabullenmemi bile
söyledi. Dinlemedim tabii o hadsizi! “Güle güle,” deyip bastım yüzüne
çimentoyu. “Artık sesini duymayacağım
için çok mutluyum,” dedim. Çimentonun altından bana pis pis güldü. Benden ne
istediğini anlamıyorum. Neyse ki üzerine bir kova daha çimento boşaltınca yüzü de
sesi de ortadan kayboldu ben de rahat bir nefes aldım. Gece sessizce eve
girdim. Herkes uyumuştu. Ayakkabılarım öylece çimentoydu. Onun o aptal suratı
kaybolsun diye ayağımla iyice basıp çimentoyu yüzüne yedirmiştim. Ayakkabılarımı
bir poşete koyup sakladım. Çukurdan bana hatıra olsun istedim galiba…
Ertesi gün o
kadar mutlu uyandım ki. Kara delik artık yoktu. İtiraf etmeliyim içimde bir
boşluk hissettim. Mürekkep lekesinden kalan o son cümleyi de yok etmeyi
becermiştim. Yatağımdan fırladım, perdeyi açtım. Yerler kupkuruydu. Yağmur da yoktu.
İşte bu sefer olmuştu, çukuru sonunda yenmiştim. Duşumu aldım, dişimi
fırçaladım. Kara deliğin yok olduğundan emin olmak istedim ve yine yolumu
uzatıp ona bakmaya gittim. Birde ne göreyim. İki adam, sevgili arsız takıntımın
başına dikilmiş bir şeyler konuşuyorlar. Yaklaşıp ne yaptıklarını sordum. “Abla
biz belediyeden geliyoruz. Dün gece birkaç evde kanalizasyon sorunu olmuş. Şu
demiri kaldırıp bakacağız da burası niye çimento onu anlamaya çalışıyoruz, ”demesinler
mi? O gün yine tüm gün o kara deliği düşündüm. Kapanmalıydı, hatta yok
olmalıydı!
Madem çamur,
çimento olmadı. Halk arasında dördüncü
element olarak bilinen tahtayı deneyeyim
dedim. Evet, tahta her şeyi çözer diye düşünüp gece yeniden yanına gittim. Baya
kızgındı “Beni de kendini de mahvettin!” diye çıkıştı. Cevap bile vermedim
deliye, böyleleriyle muhatap olmaya gelmez. Elimdeki metreyle güzelce enini
çapını ölçtüm. Ne yaptığımı anlamadı tabii. “Şimdi görürsün sen!” deyip
yanından ayrıldım. Arkamdan bağırıp çağırdıkça keyiflendim. Sabah mobilya
toptancılarının olduğu semte gittim. Ölçüleri verdim. İstediğim sadece düz,
sağlam bir tahtaydı. Marangoz, tahtayı sehpa anladı. Ceviz mi olsun, yok
kızılcık mı? Bu ara meşe çok satıyormuş. En sağlamını istediğimi söyleyince
ceviz verdiler. Marangoz işini bitirene kadar başında bekledim. İstediğim gibi
olunca alıp çıktım. Ayak takmak istediler, istemedim. -Memlekette herkes bir
âlem.- Gece yarısını beklemeye gerek yoktu. Kara deliğin önüne gelince
dörtlüleri yaktım. Olduğu yerde beni bekliyordu, hep aynı yerde durması bile
sinirime dokunuyordu. Arabadan aşağı indim. Üzerine tahtayı kapatıp onunla
sonsuza dek vedalaşacaktım. Ceviz kapağı üzerine kapattım. Güle güle bile
demedim, hem duygusal bir bağ kurmaya ne gerek vardı. Arabayla güzelce üzerinden
geçtim. Sonra arabayı birkaç adım ileri park edip yeniden yanına döndüğümde ne
göreyim. Çok sağlam dedikleri ceviz iki parça! Bana bir gülüşü vardı,
görmelisiniz. “Yenemezsin beni demedim mi sana?” diyerek öyle çok güldü ki
bana. Hayatımdan bir türlü çıkartmayı beceremediğim çukurun başına oturup
ağlamaya başladım, yoldan geçen birileri beni alıp eve getirdi. Gece
düşünmekten uyuyamadım, sağa dönüyorum gülüyor, sola dönüyorum yine gülüyor.
Aklıma yapay zekâdan fikir almak geldi. Hemen telefona sarılıp olanları
anlattım, yani yazdım. Cevabı çok basitti. “Asfalt dökmek,” evet, en mantıklısı
asfalttı.
Hemen internetten
yol çalışması olan semtleri araştırdım. Çankaya
Belediyesi’nin yol çalışması duyurusunu gördüm, gidip biraz asfalt istesem
belki verirler umuduyla bir süre işçileri uzaktan izledim. Koşarak eve gittim.
Tüm mutfağı aradım, taradım. Geniş, sağlam bir tencere bulamadım. Bir tane
demir döküm vardı. Onu da annem içine asfaltı dolduracağımı duyunca vermedi.
Ona kara deliğin hiç susmadan benimle konuştuğunu söyledim ama ikna edemedim.
Bana sımsıkı sarılıp ağlamaya başladı, tadı acımsı bir ıhlamur demleyip beni
dilekçe yazmaya ikna etti. Ihlamuru içince ses kayboldu. Çukur sanki yok oldu
ama biliyorum, hâlâ orada.
Defalarca
kapatmayı denedim, beceremedim gelip siz kapatın. Dilekçeyi ben size gönderdim,
PTT bana geri gönderdi. Çukur Dairesi Başkanlığı’na kim bakıyorsa pek bu
işlerle ilgilenmiyor gibi hissediyorum. X’den yazdım. Kimse oralı olmadı. Zaten
hesabın mavi tiki bile yoktu. Facebook’tan başkanın resminin altına yorum
olarak yazdım. Engellemişler beni. En sonunda Instagram’dan kara deliği
paylaşıp taglere belediye başkanını ekledim. Anlamsızca belediye tarafından
mahkemeye verildim. Artık lütfen bu mektubumu dikkate alıp, şu kara deliği
kapatın. İçimdeki ses de sussun! Ben o çukuru geçmeyi bir türlü başaramıyorum!
NİMET PİLAVCI
26 Nisan 2024 Cuma
YUNUSUN VAROLUŞ
SANCISI
Okyanusun dibinde olanlar çok canını sıkmıştı. Basıp gitme
isteği yine bütün benliğini kaplamıştı. Ancak nereye gidecekti, ne yapacaktı,
içindeki mutsuzluk kaçınılmazdı. Kalbinde büyüyen karamsarlık okyanustaki dev
dalgalar gibi yükselmiş şu yeryüzündeki korkunç her yanı parlak, rezidans
dedikleri dev yaratıklar boyuna erişmişti. Hem okyanus onun için güvenliydi.
Gezegenin en sakin yeriydi belki de. Araştırmacı balinalara göre gezegeninde
ömrü uzun değildi, öyleyse bile bu onu ilgilendirmezdi. Derin düşüncelere
dalmış yüzerken sigarasını içebilmek için suyun yüzeyine doğru yüzmeye başladı.
Hızlı bir hareketle suyun yüzeyine ulaştı. Gagasında tuttuğu sigarasının uzun
bir süre kurumasını bekledi, bin bir uğraşıyla yaktı. Gözlerini kapattı, bir
nefes çekti sigaradan. Sürekli konuşup duran iç sesini artık duymak
istemiyordu. Bu sırada bir tiz bir cırıltıyla yerinden sıçradı. “Üfff, şu
sigaranı söndürür müsün? Kokusu iğrenç!” Yunus balığı gözlerini açtı ve sesin
sahibine merakla baktı. Kendini gökyüzünün sahibi hatta olduğu tüm alanın
sahibi zanneden bir martıdan başkası değildi. Suyun dibine dalmak
istedi ama sigarasını yeni yakmıştı. Sigara bulmak zor işti. Suyun dibine dalacak
bir izmarit bulacak sonra onu gagasıyla suyun yüzüne çıkaracak güneşte
saatlerce kurusun diye bekleyecek kuruyunca bu seferde yanması için uğraşacak
yakacak sonra bir nefeste ciğerlerine çekecekti. Bu sefer ki tam bitmemiş bir
izmaritti. Biri bunu düşürmüş olmalı diye düşündü. Okyanusta hayat zordu.
Ağzında sigarası suyun yüzünde birkaç yüzgeç öteye kadar gitti. Yanından neşeli
bir yunus topluluğu geçti. Sigarasından bir nefes daha çekti ve dünyadaki bazı
canlıların nasıl bu kadar umarsızca mutlu olmayı başarabildiğine şaşırıp kaldı.
Öyle ki ona doğru yaklaşıp tepesine atılan ağı bile fark edemedi. Fark
ettiğindeyse gökten başının üzerine bir ağın düştüğüydü. Balıkçılardan biri
yakaladık, çekin diye bağırıyordu. Işıklarını yakmayı bir türlü beceremediği
dünyasına üzülürken şimdi de özgürlüğünü kaybetmişti. Bir balıkçı teknesinde
ağa dolanmış halde çırpınıyordu. Kimsenin umurunda değildi. Yunuslar çoktan
uzaklaşmıştı. Martılardan da kime hayır gelirdi ki? Ağdan kurtulmanın bir
yolunu bulmalıydı. Ağın içinde cebelleşirken bir ses duydu. “şşşh çok uğraşan
gördük ama hiçbiri balık çorbası olmaktan kurtulamadı.” Yunus balığı
sinirlenmişti “git başımdan manyak!” martı az önce gagasıyla tırnaklarının
arasını temizlemeye koyulmuştu. “bence bu kadar asabi olma” yunus balığı ağın
içinde kıvranırken martının rahat tavırlarına iyice sinir olmuştu. “ seni
kontrol delisi leş yiyen! Defolup git artık” diyerek çırpınmaya devam etti.
Martı bir anda uçup gitti. Yunus balığı martıdan geriye kalan esintide ardından
bakakaldı. İçinde küçücük bir beklentinin oluştuğunu fark etti. Kendine kızdı
sonra da kendini haklı göstermek için " ne de olsa insan âleminin elinden
simit yiyor, belki beni de kurtaracak bir şey söyler" diye beklemem çok
masumca. Ağların arasından kuyruğunu kurtarmaya çalışırken bir insanın ona
doğru yaklaştığını fark etti. İnsan üzerine eğilip yüzgecine dokundu, sonra
elini gagasına uzatıp ağız ve göz çevresini inceledi. "iyi iyi
sağlam" yunus balığı "bana dokunamazsın, bıraak" diye
çırpınırken "sağlıklı" olmasının sevindirici yanına bir anlam
veremedi. Teknenin motoru çalıştı ve yattığı yerden sadece gökyüzünde hızla
akan bulutları görerek yaklaşık bir saat yol aldılar. Yunus balığı ölümü
düşünüyordu şimdi. Tek korkusu onu işkence ile öldürmeleriydi. Ya canlı canlı
yüzgecini keserlerse ya da kafasına sopayla ölene kadar vururlarsa veya canlı
canlı derisini yüzmeye çalışırlar mıydı? Hemen zihnini yokladı. Tüm bu
korkularının güvenilir kaynağı kimdi? Çocukluğunda annesinin öğütleri geldi
aklına. Neyse tüm bunlar çocuk korkutma saçmalıkları deyip derin bir nefes
aldı. Nihayetinde bir gün ölecekti. O da bugündü. Sahile geldiklerinde zarar
vermeden taşıyacak korunaklı bir aracın özellikle onun için geldiğini
duyunca saçma bir şekilde kendini önemli hissetti. Tekneden araca taşınırken en
artist haliyle durdu. Etraftan gelen "gayet güzel bir yunus"
sözleriyle biraz daha şımardı. Daha sonra birkaç el onu karanlık suyun içine
bırakıp kapağı bırakınca bağırmaya başladı. "heeey benim karanlık fobim
var" bir anda yine panik havası tüm bedenini kapladı ve beyni son bir
saatte olanlardan hazırladığı filmi aklına bırakıverdi. Öylece boşlukta
hissediyordu kendini, yapacak bir şey var mıydı? Ya da yapsa işe yarar mıydı? Bildiği
basıp gitmek istediği okyanustan kilometrelerce uzaklaştığıydı. Öleceğini
düşünmek kalp çarpıntısından başka işe yaramıyordu. Aptal martı diye söylendi. Sigaranın
niye zararlı bir alışkanlık olduğunu anlıyorum, yaşamak için bir şansım daha
olsa diye içinden geçirirken araç durdu. Kapak açıldı ve ışık suyu aydınlattı.
Ona yaklaşan insan "gel buraya güzel yunus" diyip onu yakaladı ve
genişliği 41 metre yüksekliği 17 metre olan bir akvaryumun içine bırakıverdi.
Yunus şaşkındı. Birçok türden balık etrafına toplandı. İçlerinden gözlüklü,
seyrek bıyıklı, yüzgeci beneklerle kaplı yüzünde sevimli, salak bir ifade olan
kedi balığı "akvaryuma hoş geldin" dedi. Yunus balığı şaşkındı.
"akvaryum demek haaa!, deniz, göl hatta nehri bile duydum ama akvaryumu
duymadım" arkadan gelen muuckk sesiyle tüm balıklar irkildi. Birkaç
tanesi homurdanarak çöpçü balığına söylendi. "heey vazgeç artık şu cam
duvarları yalamaktan" Çöpçü balığı üzgündü, kaşları düşük, gözleri kısık
ve düşünceli bir ifadeyle "napiim dudaklarımı cama yapıştırıp gözlerimi
kapatınca onun geri gelip beni camdan öpeceğini düşünüyorum." diğer
balıklar çöpçü balığın melankolik halinden bıkmıştı, birden ortamı saran hüzün
herkesin dağılmasına sebep oldu. Yunus balığı "heey akvaryum okyanustan
büyük mü küçük mü? onu soracaktım" bu son cümleyle komik bir kahkaha sesi
duydu. Ahtapot konuşurken sanki sevimli müzikler çalan bir orkestra ona eşlik
ediyordu. "hiaahahihaa buranın okyanustan büyük olduğunu düşünen tek...
teeeek" yunus balığı " tek ne?" ahtapot "tek şey, şey
sensin" Yunus balığı ahtapotun ona şey diye seslenmesine bozuldu. "benim
bi adım var" ahtapot "bunu tanışırken söylemeliydin, o yüzden artık
senin adın şey" yunus balığı " hayır benim adım Gaerri" küçük
ahtapot sanki restoranda sipariş ettiği yemeği sevmemiş gibi bir ifadeyle
"hım sevmedim senin adın bundan sonra şey" dedi ve tüm akvaryuma
duyuracak gür sesle "bu iri kıyımın adı şey" diye bağırdı. Herkes bir
an akvaryumun içinde amaçsızca gezmeyi, yemek yemeyi, uyumayı bırakarak birkaç
saniye dona kaldı. Kedi balığı birden bağırmaya başladı. " o geldi,
yıllardır beklediğimiz, o" bu sözlerin üzerine tüm balıklar akvaryumun
için yunus balığının etrafında toplandılar. Sakin vatoz "ben
anlamıştım" dedi diğer bir grup küçük sim balıkları koro şeklinde
"bizde hissettik" ahtapot "akşam herkes gidip, ışıklar kapanınca
bunu kutlamalıyız" yunus balığı şaşkın "kimden bahsediyorsunuz ben
kurtarıcı değilim" ahtapot yavaşça yunus balığına yaklaştı "şşt sakin
ol, kurtarıcı bilmez kurtarıcı olduğunu" yunus balığı "hepsi senin
yüzünden" ahtapot, yunus balığına iyice yaklaştı ve fısıldayarak "birinin
bizi kurtarması lazım" ve daha sonra diğer balıklara seslendi. "şey
uzun yoldan geldiği için yorgun, akşama kadar biraz dinlenmek istiyor" tüm
balıklar yavaşça yunus balığının etrafından dağıldı. Ahtapot, Yunusa "beni
takip et" dedi. Yunus balığı etrafı izleyerek ahtapotu takibe koyuldu.
Akvaryumun içinde insanların onları göremeyeceği bir alana geldiler. Balıkların
ilgilenmeyeceği ağaca benzeyen yosun kaplı büyük bir taşın dibine iyice sokulan
ahtapot “burada bizi kimse göremez” dedi. Yunus balığı “insanlarında bizi gibi
çıplak olduklarını sanıyordum” ahtapot “haa yok onlar şanslılar sürekli değişen
yüzgeçleri var.” Dedi. Yunus balığı”aslında yüzgece benzemiyor, çaputumsu bir
şey” dedi. Ahtapot şaşkın şaşkın yunus balığına baktı ve “anlamıştım sen bizim
kurtarıcımızsın, şu göklerden beklenen sensin işte.” Dedi. Yunus balığı “şeyy
aslında ben kendinden bile bıkmış bir zavallıyım.” Ahtapot “hayır, sen bizim
yüce kurtarıcımızsın.” Senin adın artık Yüce Kurtarıcı. Akşam bizi bu cam kaplı
dört duvardan nasıl çıkaracağını anlatsan iyi olur. Yoksa tüm balıklar teker
teker intihar edecekler. Yunus Balığı panikledi. “anlamıyorsun galiba ben
okyanusta yaşıyordum, beni zorla yakalayıp buraya getirdiler.” Ahtapot derin
bir iç çekti. “okyanus nasıl? Eskisi gibi güzel mi?” Yunus Balığı “yok ya çok
sıkıcı iyi bozdular. Suyun dibi bile ılık artık.” Ahtapot, “iyi de suyun dibi
yok ki” Yunus balığı “aaa tabi siz belli bi noktaya kadar inebiliyorsunuz değil
mi?” Ahtapot, bozuk bir ifadeyle “her neyse sen bizi nasıl kurtaracaksın? İyice
düşünüp planladın mı? “Bu sırada yüzgecine ayna yapışmış mor ve mavi renkli
uzun kirpikli bir balık yanlarına yaklaştı. “Biraz burada saklanabilir miyim?”
ikisi de şaşkınlıkla “kimden?” diye sordu. Güzel balık “ışık ve sesten” diye
cevap verip taşın deliklerinden birine giriverdi. Ahtapot “her neyse akşam
planı açıkla Yüce Kurtarıcı, bizi yeniden okyanusa götür. Şimdi gidip insanları
etkilemek için birkaç böcek yemem gerekiyor.” Yunus balığı gittikçe uzaklaşan
sesin ardından şaşkınca bakakaldı. Okyanusta da bu kadar alanda yaşıyordu zaten
dönüp ne yapacak acaba diye içlendi. Belki orada bir köpek balığına yemek olmak
daha heyecan vericidir. Sonuçta burada kimsenin ahtapot yiyesi gelmiyor
olabilir. Güvenli alan dedi. Gövdesini kum sandığı şeye sürttü ve karnında bir
acı hissetti. “aaaohf her şeyin yapay olduğu okyanustan gerçek yapay dünyaya
geldim galiba” dedi. İnsanların aralarında bu cam duvarlar varken ne kadar
sevimli olduklarını düşündü. Üstelik sürekli değişiyorlar da sürekli aynı yüzlerle
bakışmıyorum.” Yunus balığı tüm bu olanları düşünerek uykuya daldı. Uzun bir
gün olmuştu. Üstelik akşam onu Peygamber ilan edeceklerdi, dinç olmalıydı.
Kimse yorgun bir peygambere biat etmek istemezdi, en azından ben istemem dedi
ve uykuya daldı. Rüyasında pembe bir yunus balığı onu takip etmesini
söylüyordu. Pembe yunusun peşinden neşeyle giderken onlara yaklaşan koyu siyah
bir hortum yunus balığını yeryüzüne fırlattı, yunus balığı karada nefes
alamıyorum, boğuluyorum derken ter içinde uyandı. Ortalık karanlıktı. Avm
kapanmış insanlar gitmişti. Kedi balığı, çöpçü balığı, ahtapot yunus balığının
etrafında toplanmıştı. Yunus balığı içinde bıkkın bir yalnızlık hissetti.
Onları tanımıyordu ve beklentileri çok yüksekti. Çöpçü balığı, kedi balığında
fısıltıyla “önce bir kutlama yapsaydık hemen işe koyulmasına gerek yoktu” Kedi balığı, “bir kurtarıcının kutlamayla işi
olmaz, baksana ne kadar büyük” Çöpçü “yanlış düşünüyorsun Minyav, duygularla
vücut kitle endeksinin bir bağı yoktur.” Minyav, “sen öyle zannet, duygusalken
daha çok yemek yenir, burada bizi yapay besliyorlar o yüzden yemek mutlu
etmiyor” ahtapot Pingi, vantuzlarını birbirine yapıştırıp çekerek çıkarttığı
sesle araya girdi. “Evet, Yüce Kurtarıcı huzurunda ilk oturumu açıyorum. Şimdi
hepiniz, mavi sonsuz okyanus adına yemin etmelisiniz. ”Yüce kurtarıcının
söylediği her şeyi sorgulamadan yapacağımıza, ona hep inanacağımıza mavi sonsuz
okyanus adına yemin ederiz.”
Yunus balığı araya
girdi. “Merhabalar ama ben de sizin gibi bir balığım, tamam türüm memeli
grubuna girebilir ama ne de olsa aynı suyun içinde yaşıyoruz. Benim kurtarıcı
olduğumu nerden çıkardınız?” bu sırada taşın içinden dışarı fırlayan Mavili
morlu balık lafa girdi. “çünkü sen insanların yüzgeçlerinin olmadığını çaput
diye bir şey giydiklerini bilen ilk balıksın.” Bu sırada bir uğultu çıktı ve
tüm balıklar bu duruma şaşırdı. “nasıl? Yüzgeçleri yok mu şimdi? Üzerlerindeki
şeyleri değiştirebiliyorlar mı? Minya “sabah olsa da iyice baksam, belki o da
geliyor hep ama başka renk olduğu için göremiyorum?” Pingi’nin vantuz sesi
herkesi susturdu. “Gördüğünüz gibi o yüce kurtarıcı, onun planını uygulayıp bu
cam duvarlı yerden kurtulacağız.” Yunus balığı bu delilerin arasında ne işim
var diyordu. Okyanusta en azından herkesten kaçabiliyordum, bunlardan kaçamam
da diye iyice dertlendi. Üstelik canı acayip sigara çekmişti. Tüm balıkları
susturarak söze girdi. “Sizi okyanusa geri götüreceğim, bunu psişik güçlerle
yapacağım, o yüzden beni asla sorgulamayacaksınız.” Pingi duyduklarından memnun
bir ifadeyle “asla, ne dersen o!” yunus balığı ilk defa kendini dikkate alan
bir topluluk bulmuş olmanın mutluluğuyla belki aradığım yer burasıydı diye
düşündü.
AKVARYUMDA 2. GÜN
Ertesi sabah balıklar her zamankinden daha neşeli güne
başlamışlardı. Sabah erken saatlerde akvaryuma yapışık âşık olduğu insanı
bekleyen çöpçü balığı bile daha çekilir geliyordu. Çöpçü balığı bir kara kızına
aşık olmuştu ve ona göre duyguları karşılıklıydı. Kız ona çok güzel bakmış,
onunla selfie çekilmiş ve aralarında cam olmasına aldırmadan yanağını
okşamıştı. O güzel deniz dalgasına benzeyen kumral saçları, gözleri okyanus kız
yine gelecekti, biliyordu. Diğer balıklar bu hikâyeyi yüzyedi kez dinlemişti
ama Yüce Kurtarıcı ilk defa dinliyordu. Ne kadar romantikti. Yunus balığı
içinden varlıklar ve duyguları ayrılmaz birer parça diye sayıkladı. Çöpçü
balığı varlıkları algılayamadı hafızasında yer kalmamıştı. Sadece “ne?” demekle
yetindi. Yunus Balığı “boşver iyi ya da kötü hissedebilmek güzel şey” Çöpçü
balığı anlam veremediğini gösteren bir mimikle bakakaldı. Pingi kollarında
ilginç bir makinayla Yüce Kurtarıcı’nın yanına geldi. “önemli bir şey buldum,
işe yarar mı? Yüce Kurtarıcı ciddiyetini takınarak ilgiyle Pingi’nin kollarıyla
sıkı sıkı sardığı “şeye” baktı. “Bu bir iletişim aracı.” Çöpçü hayretle
“nereyle?” Pingi ilk defa Çöpçü balığın sorusunu beğenmişti. Yüce Kurtarıcı
“her yerle, elinde bundan olan herkesle” Pingi ve Çöpçü heyecanlandı “okyanusla
bile mi?” Yüce Kurtarıcı çok gizemli bir cevap verircesine fısıltıyla “evet
okyanusla bile” Pingi bunu bir işaret olarak yorumlarken Yüce Kurtarıcı bu
telefon denen aleti taşıma görevini Pingi’ye verdi. “ee çalarsa da panik
yapmadan sakince konuş, gelen mesajlar bizim geleceğimiz için çok önemli” Pingi
tüm ciddiyetiyle Yüce Kurtarıcının daima haberdar olacağını belirtti. Bu sırada
etrafı bir gurultu sesi sardı. Yüksek titreşimler yayan bu gurultu Yüce
Kurtarıcının midesinden geliyordu. İnsanlar sabah erkenden yemek alanına her
zamankinden çok daha fazla yemek bırakmıştı. Bu seferki yemek epeyce
lezzetliydi. Pingi “aaa demeyi unuttum. Yemek alanında enfes şeyler var gidip
bir bakın.” Çöpçü “ben aç değilim, onu bekleyeceğim” Pingi bıkkınlıkla “yine
mi?” Yüce Kurtarıcı çoktan yemek alanına doğru yola koyulmuştu bile. İçinden
umarım ahtapot soslu somon balığı vardır diyordu. Zihninde enfes ahtapot
yemekleri hayal ederken birden yanında elindeki telefona sımsıkı sarılmış ona
yetişmek için nefes bile almadan ciddi ciddi yüzen Pingi belirdi. Yunus balığı
önce düşüncelerinden utandı sonra bunun normal olduğunu düşündü çünkü o bir
etçildi ve doğası gereği bir ahtapotu yemek olarak hayal edebilirdi. Sonra da
bu okyanusa gitme işinden nasıl kurtulacağını düşünüp iyice acıktı. Çok
sinirlenirsem Pingi’yi yerim suçu da insanlara atarım, olur biter dedi.
Yemeklerini afiyetle yedikten sonra Pingi, Yüce kurtarıcıya, seni bize katılmak
isteyen bir aileyle tanıştırmak istiyorum dedi. Yüce Kurtarıcı “ailecek mi?
okyanusa gitmek istiyorlar. Bak sayı sınırlı olmalı, öyle herkesi götüremeyiz.
Pingi “merak etmeee bunlar çekirdek aile.” Yüce Kurtarıcı “saçmalama balık
aileleri en az 500 kişiden oluşur nerenin çekirdeği bu” Pingi “bunların bir
kısmını yanlışlıkla yemişler.” Yüce Kurtarıcı “nasıl olduğunu inan merak
etmiyorum, kaç kişiler?” Pingi “yedi” Yüce kurtacı ”anladık yemişler” Pingi
“hayır, yedi” Yüce Kurtarıcı “al işte!”
Balık ailesi akvaryumdaki diğer canlılar kadar ilginçti.
Baba balık “merhaba, ben 1741 türlerimiz tehlikede akvaryumda kalırsak sonumuz
gelecek oysa biz çok üstün ve evrim geçiren bir türdeniz ve bu yüzden bir an
önce okyanusa ulaşmamız gerek” Yüce Kurtarıcı “adın ilginçmiş doğrusu” 1741
“evet aslında bu sayı 10 basamaklı ama biz hep son dört basamağı kullanırız,
gizlilikten dolayı” Yunus balığı
hepsinin özenle seçilip buraya yerleştirildiğini düşündü ya da suya bir şey
katıyorlardı. Bu alıştıkları ve her gün kurtulmayı düşünerek sürdürdükleri
yaşama neşeyle yaklaşmaları tuhaftı. Belki de küçük canlılar oldukları için
normaldi. Bir yunus sürüsü olsa buraya sığmazdı. Yunuslar doyasıya yüzmek
yeryüzünü görmek neşeyle balık avlamak isterdi. Oysa bu küçük canlılar zavallılar,
ona Yüce Kurtarıcı diyorlardı. Oysa içlerinden bazılarını deli gibi yemek
istiyordu. Mesela şu balık ailesinin yavruları nasıl da taze parlak yüzgeçleri
vardı. Kim bilir ne lezzetliydiler? Akvaryumda olmasının sorumlulukları vardı.
Onları yemek yerine okyanusa götürmeye söz vermişti.
Günler böyle geçerken, yunus balığı okyanusu özlemeye
başlamıştı. Etrafında ondan mucize bekleyen canlılardan bazen kaçmaya çalışsa
da burası sınırlı alandı. Suyun içinde boğulduğunu hissediyordu. Bu boğulmak
hissi içten içe etrafındaki küçük canlılardan nefret etmesine sebep olmaya
başlamıştı. Yine bu dünyaya ait olmadığını düşünmeye başlamıştı. Kendini
okyanustan dışarı bir kara parçasına suya dönemeyecek kadar uzağa fırlatıp intihar
etseydi şu an bunları düşünmüyor olacaktı. Artık yapamazdı. Akvaryumdaydı.
İnsanlar ondan ölme özgürlüğünü bile almıştı. Tutsaktı. Bütün bu akvaryum hepsi
suçsuz tutsaklarla doluydu. Kurtulmak istemeleri de normaldi. Bu insanlığın
yaptığı haksızlıktı. Kendini tüm canlılardan üstün gören insan. Birkaç
dakikalığına mutlu olabilmek için onları buraya tıkmıştı. Pingi, Yüce
Kurtarıcının yanına geldi. “balık ailesi bir plan olup olmadığını soruyor” Yüce
kurtarıcı “plan bitmek üzere yarın akşam herkesi aynı yerde topla” Pingi’nin
kollarının arasında sımsıkı tuttuğu telefon ısrarla çalmaya başladı. Yunus
balığı şaşkınlıkla Pingi’nin kollarından biriyle telefonu açışını izledi.
Telefondaki ses uygun fiyatlı bir internet paketi kampanyası satmaya
çalışıyordu. Pingi sinirli bir ses tonuyla “günlerdir hayır istemiyorum
diyorum, neden anlamıyorsunuz şu an önemli bir toplantıdayım üstelik” Yunus
balığı bu küçük pembe canlının nasıl bu kadar sinirlenebildiğine şaşırdı.
Hışımla telefonu kapatan Pingi, “durmadan arıyorlar internet paketi, kredi
kartı derken oyunculuk ajansları da aramaya başladı.” Yüce Kurtarıcı “neden o
telefonu akvaryumun derinliklerine bırakmıyorsun?” Pingi “ nasıl? Ama ya
okyanustan ararlarsa” Yüce Kurtarıcı alaylı bir gülümsemeyle “Pingi balıklar telefon
kullanmaz!” Pingi “ nasıl? Ben de sanmıştım ki!” Yüce Kurtarıcı “ ben seni
denemiştim sadece”
Pingi şaşkın bezgin bir ifadeyle elindeki telefona baktı.
“çok anlam yüklemişim” Yüce Kurtarıcı bunu tam olarak neye söylediğini
önemsemeden devam etti. “balıklar frekansla iletişim kurar ve okyanusta yaşayan
yaşlı dev balina bana buradan nasıl çıkacağımızı bildirdi.” Pingi “yaşlı, dev
mi?” Yüce Kurtarıcı “evet, bu akvaryum büyüklüğünde, okyanusta attığı taklalar
yüzünden kaç gemi battı bir bilsen?” Pingi “işte bu yüzden hep dev olmak
istemişimdir, güçlü olduğunda yaptıklarından dolayı kimse seni sorgulayamaz.”
Yüce Kurtarıcı “evet, daha da kötüsü yanlışlarında bile bir mantık arar
dururlar.” Pingi “ onlar sessizce mantık ararken sen hem güçlenir hem
kötüleşirsin” Yüce Kurtarıcı “ biliyor musun Pingi okyanusta senin gibi bilge
ve iyi niyetli biriyle karşılaşmadım” Pingi duyduğu sözlerin özgüveniyle
kamburunu düzeltir. “teşekkürler, Yüce Kurtarıcı. Ben de senin gibi beni
anlayacak biriyle daha önce hiç karşılaşmadım. Bizim aile dikkat çekici
renklere sahip olduğundan hep kolay yemdi.” Yüce Kurtarıcı “açık konuşayım çok
ta lezzetlisiniz” Pingi korkuyla Yüce Kurtarıcıdan uzaklaşır. Yüce Kurtarıcı
“neyse akşam ışıklar kapanınca herkesi buraya çağır.”
AKVARYUMDA 3. GÜN
Sakin vatoz, çöpçü balığıyla birlikte insanları
eğlendirmektedir. Çöpçü balığı yine cama yapışmıştır. Vatoz da cama yapışan
çöpçü balığına kuyruğuyla bıyık yapar. Akvaryumun önündeki insanlar onların
fotoğrafını ve videosunu çekmektedir. Bu arada çöpçü balığının dikkatini
dağıtan bir şey olur. Kara kızını yeniden görür. Kızı gören çöpçü balığı
heyecanla onun olduğu tarafa kayar, kız cama yaklaşıp çöpçü balığını sever ve
yine selfie çeker. Çöpçü balığı çok mutludur sanki dalgalarla dans etmektedir,
beklediği geri dönmüştür. Ona akvaryumun dibinden bir çiçek getirmek aklına
gelir ve camdan uzaklaşarak derinlere dalar. Çöpçü balığı akvaryumun dibindeki
en renkli, en dikkat çeken çiçeği arar ama akvaryumda hiç çiçek yoktur.
Akvaryumun dibi yapay bitkiler ve renkli taşlarla doludur. Çöpçü balığı
bitkilerden birinin yaprağını dişleriyle kopartmaya çalışırken çok vakit
kaybettiğini belki de kara kızı gitmeden ona yetişmesi gerektiğini düşünür.
Ondan ayrıyken zamanın ölçüsüz hissettirmesine sinirlenir ve otu tüm hırsıyla
çeker. Ot kökleri olmadığı için yapıştırıldığı gövdeyle birlikte yerinden
fırlayıp çıkar. Çöpçü balığı ağzında tuttuğu parçayla tüm akvaryumu yüzer. Otun
gövdesine çarpan balıklar çöpçü balığına söylenir. Ot, ona göre o kadar ağırdır
ki birkaç dişini çekerken kırmıştır. Artık gülümserken ön dişlerinin
olmayacağını düşünür bu yüzden ya kara kızı onu sevmezse çirkin bulur, vatozu
severse diye endişelenir ve yüzmeye devam eder. Akvaryumun camına iyi
yaklaştığında vatozun başka insanlara gariplikler yaptığını görür. Vatoz cama
yapışmış, çişini yapmaktadır. Suya dağıldığında fark edilen çişte insanların
ilgisini çekmiştir. Vatozun fotoğraflarını çekmektedirler. Çöpçü balığı, vatoza
yaklaşır ağzında tuttuğu ottan dolayı ne dediği anlaşılmaz şekilde kara kızını
sorar. Vatoz, kameralara poz vermeye odaklanmıştır, çöpçü balığını duymaz.
Çöpçü balığı sinirlenir ve elinde tuttuğu otun gövdesiyle vatozun kafasına
vurur. Çöpçü balığından gelen darbeyle gerçek dünyaya dönen vatoz, onu
kovalamaya başlar. Vatozdan kaçan çöpçü balığı, dans eden yıldızların
fotoğrafını çeken kara kızını görür. Kara kızını görünce ağzındaki otla cama
yapışır, otun gövdesi yıldızları savurur ve hepsi dağılır. Kara kızının yüzü
buruşur. Çektiği video güzel olmamıştır. Çöpçü balığı onu görmenin mutluluğuyla
kırık dişlerle cama yapışır, akvaryumun camı kan olmuştur. Ağzındaki otla
başını sallar, otu göstermeye çalışmaktadır. Kara kızı, balığı asık yüzlü
anlamsız bir ifadeyle onu izlerken vatoz gelir. “işte buldum, aptal seni!” çöpçü
balığını kuyruğundan tutup, cama doğru başını çarpar, çöpçü balığından tepki
alamadıkça sinirlenir daha çok çarpar bu arada kara kızı telefonunu çıkarmış
heyecanla vatozun, çöpçü balığını öldürüşünü çekmektedir. Çöpçü balığı kara
kızının tekrar gülümsediğini görünce gözünü camdan ayırmaz. Vatoz, çöpçü
balığını şiddetli bir biçimde cama çarpmaya devam eder ve gözleri yerinden
fırlayan çöpçü balığı artık hareketsizdir. Kara kızı harika bir an yakaladığı
için mutludur, çöpçü balığının öldürülüşünün videosunu sonuna kadar çekmiştir.
Her şey bittikten sonra vatoz kendine gelir ve çöpçü balığını öldürmüş olmanın
vicdan azabını bir anda dökülen sonbahar yaprakları gibi içinde hissetmeye başlar.
Gözlerini kapatıp açar ve her şey gerçektir. Çöpçü balığı akvaryumun
dibindedir. Olanları gören diğer balıklar korkuyla vatozdan uzaklaşırlar.
Pingi, vatoza korkuyla yaklaşır ve “ne yaptın sen!” diye bağırır. Vatoz “ ben… bir
anda oldu, çok üzgünüm” Pingi “ okyanusa gitmemize çok az kalmıştı, neden sakin
kalamadın ki” Vatoz üzgün ve suçlu bir biçimde akvaryumun karanlık bir
noktasına doğru kendini bırakır. Pingi’nin yanına gelen Kedi balığı “ona bir
cenaze töreni yapmalıyız, bunu hak etti.” Pingi “önce parçalarını toplayalım” Her
ikisi de aynı anda akvaryumun dibinde yatan gözleri olmayan zavallı çöpçü
balığına bakarlar. Kedi balığı “hayat çok boktan, o kara kızı için ölürken kız
onun öldürülüşünü çekti, yüzündeki ifadeyi görseydin” Pingi araya girer
“gördüm, harika bir doğa olayını izliyor gibiydi” Kedi balığı “üzülmedi bile gülümsüyordu”
Pingi “ galiba insanlar bizim gibi değil” Kedi balığı “bizi etkileyen kötü
şeyler onları etkilemiyor” Pingi ve Kedi balığı akvaryumun dibinde Çöpçü
balığını gözlerini aramaktadırlar. Yıldızlardan birisi onlara “zavallının
gözleriyle çocuklar top oynuyorlar” diyerek uzaktaki balık yavrularını işaret
etti. Pingi onları hemen tanıdı bunlar 1741’in yavrularıydılar. Pingi bir
zamanlar çöpçü balığının duygularını yansıtan korneanın bir o tarafa bir bu
tarafa çarpışını üzüntüyle izledi. Kedi balığı “çocuklar acaba aptal mı?” Pingi
“neden?” Çöpçü Balığı “ baksana yani bunun göz olduğunun farkında değiller mi?”
Pingi “farkındalar ama hoşlarına gidiyor” Kedi balığı “mide bulandırıcı tatta
saçma bir düşünce” Pingi çocuklara yaklaşır ve oynadıkları gözü onlardan almaya
çalışır. Çocuklar inatla Pingi’ye karşı çıkar ve gözü daha uzağa fırlatıp
Pingi’den uzaklaşırlar. Pingi vantuzlarıyla sarmaladığı telefonla birlikte
çocukların peşinden gider. Kedi balığı bir korneanın peşinden koşan pembe küçük
ahtapotu izlerken dona kalır. Kedi Balığı “bunların babası nerede?” Yosunların dibinde eşiyle cilveleşen 1741’i
görür. 1741 “hadi, buraya gel!” eşi 1741’den kaçmakta “olmaz yeni yavrular için
okyanusa gidene kadar beklemeliyiz” 1741 eşinin peşinden koşarken “merak etme
yakında gideceğiz.” 1741 eşini yosunların dibinde yakalar ve tam öpecekken Kedi
balığının sesi duyulur. “ öhüüm sizin minik yavrular arkadaşımızın gözüyle top
oynuyor üstelik Pingi söylediği halde korneayla birlikte onu da peşlerinden
koşturuyorlar” 1741 “arkadaşınızın gözü neden gözünde değil” Kedi balığı “gözü
sence neden yerinde değil, öldüğünden olabilir mi?” 1741 ciddileşir ve Kedi
balığının peşine takılır. İlerde kayalıkların ardında çocukların korneayı bir o
yana bir bu yana attığı Pingi’nin de yakalamaya çalıştığını görürler. 1741
çocuklarına seslenir. “1752, 1767, 1793 size ben ne dedim!” babalarının sesiyle
irkilen çocuklar donup kalır. 1741 devam eder. “ böyle hayvan leşleriyle
oynamayacaksınız diye uyarmadım mı?” 1741, Pingi’den özür diler ve tiksinerek
korneayı ona doğru iter. Pingi korneayı kollarından biriyle tutar. 1741 “en
pahalı, en kaliteli oyuncakları alıyorum nerede böyle leş bir şey var onunla
oynuyorlar” Kedi balığı “leş mi? pahalı derken?” 1741 “ siz bilmezsiniz 3.
Sınıf enflasyon sorunu olan ülkelerin sık kullandığı bir ekonomi terimi” Pingi
“bu akşam çöpçü balığına cenaze töreni yapacağız, maalesef kendisini
kaybettik.” 1741 “e, o kadar cama yapışınca patladı galiba” Pingi, 1741’in söylediklerine karşılık vermek
istemeyerek “hayır başka şekilde” 1741 “neyse çok üzüldüm, kimsesizdi zaten,
akşam törende görüşürüz” 1741 çocuklara döner “cezalısınız 3 gün yosunların
dibinden bir yere ayrılmak yok ayrıca yeni oyuncaklarla oynamakta yasak” diye
söylenerek peşine takar ve yosunların dibine doğru yüzerler. Pingi ve Kedi
balığı arkalarından baka kalır. Pingi “Yüce Kurtarıcıya olanları anlatmamız
gerekiyor” bu sırada telefon çalmaya başlar Pingi gözü kedi balığına doğru atar
ve telefonu açar. “ merhaba, şlmk banktan arıyorum size özel harcadıkça
kazandıran kredi kartımızdan bahsetmemi ister misiniz?” Pingi “ istemeyiz!”
diye bağırır ve telefonu kapatır. Kedi balığı şaşkındır. “o şeyle konuşmayı
nasıl öğrendin?” Pingi “bilmem, mantık yürüttüm galiba” Kedi balığı, Pingi’yi
süzer. Pingi “hadi Yüce Kurtarıcıyı bulalım da olanları anlatalım, Sakin Vatoz
yine yaptı yapacağını” Kedi balığı “psikolojisi bozuk” Pingi “kaç kişi daha
onun çocukluk travmalarının kurbanı olacak buradan bir an önce gitmeliyiz.”
Kedi balığı “imkânsız geliyor bu bana” Pingi “şşştt şimdi çarpılacaksın!” Kedi
balığı “bir yunus balığı tarafından mı?”
Yunus balığı güzel bir ziyafet çekmiştir. Üzerine bir sigara
içemediği için yine de kendini tam anlamıyla tatmin olmuş hissetmez. Mavi mor
uzaktan yunus balığını izlemektedir. Yunus balığı gözlerini kapatmış okyanusta
geçirdiği güzel günleri hayal ediyordur. Uzaktan mutlu ama çirkin
gözükmektedir. Burnundan dolayı yan profilden görünüşünü hiçbir zaman
beğenmemiştir. Gözlerini açtığında sudaki yansımasına bakıp bunları düşünür. Pingi
ve Kedi balığı ona doğru yaklaşır “Yüce Kurtarıcı olanları bir bilseniz! Ah
zavallı çöpçü balığı” Yüce Kurtarıcı “o elindeki kornea mı?” Pingi “evet, Sakin
vatoz onu öldürdü?” Kedi balığı “Çöpçü balığı artık yok” Yüce Kurtarıcı
“ne” buradaki en safça duygulara sahip
canlı nasıl olurda ölür. Burası okyanus bile değil, küçük saçma bir akvaryum.
Yüce Kurtarıcı “nasıl öldürdü?” Pingi “kendini kaybetmiş işte cama kafasını
çarpa çarpa” Kedi Balığı “hepsi o kara kızı yüzünden” Pingi “ona bir tören
yapmalıyız.” Yüce Kurtarıcı “ceset nerede?” Kedi balığı cam tarafında
sazlıkların dibine takıldı. Yüce Kurtarıcı “suyun yüzeyine doğru çıkmadan
onunla vedalaşmalıyız.” Gün bitmiştir. Akşam olmuş herkes dağılmış balıklar
kendi gerçekleriyle baş başa kalmıştır. Çöpçü balığı bir taşa sıkı sıkı
bağlanmış, tüm balıklar çevresinde bir daire oluşturmuş ona iyi dileklerde
bulunurlar. Ardından Yüce Kurtarıcı gagasıyla otu çözer ve Çöpçü balığı
akvaryumun üstüne doğru yükselir. Çöpçü balığı yükselirken onun dün ki konuşmalarda
okyanusla ilgili söylediklerini anımsarlar. Pingi “kara kızıyla okyanusa
gitmeyi düşünecek kadar saftı.” Kedi balığı “hep kendi halindeydi, cama yapışıp
kara kızını hayal ederdi.” 1741 “sanırım bu kız sonu oldu.” 1741 çocuklarına
döner. “sakın böyle saçma söylemlerle karşıma çıkmayın, hayallerinizde
gerçekliğin ölçüsü olsun” Mavi mor “ ne vizyoner bir ebeveyn” 1741 “Sayın Yüce
Kurtarıcı acaba okyanus yolculuğumuz ne zaman başlar?” Yüce Kurtarıcı “siz
farkında değilsiniz ama başladı bile” Pingi şaşkınca etrafına bakar. Yüce
Kurtarıcı “okyanusa gitmeyi neden istiyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?” 1741 “evet,
daha çok çoğalabilmek için burada sayımız kontrol altında tutuluyor ben
evlatlarımı kimse yesin istemiyorum” Pingi “atalarımız okyanusta yaşardı,
bizimde hakkımız.” Kedi balığı “ alan geniş” Yüce Kurtarıcı “bakın, ben oradan
geliyorum ve size burası güvenli alan diyorum, burada yaşamak çok konforlu.
Sabah kalkıp avlanma derdiniz yok, gece uyurken başka bir canlıya yem olma
tehlikesi yok, bir gün tuhaf bir canlı gelip yuvanıza yerleşip sizi yemez. Bilemiyorum
ama sizin ki biraz şımarıklık. Hadi büyük bir canlı olsanız da kulaç atamıyorum
deseniz anlarım ama o kadar küçüksünüz ki? Buranın okyanustan bir farkı yok.”
Mavi mor sinirlenir “neden o zaman gözlerini kapatıp tüm gün okyanusu hayal
ediyorsun!” Yüce Kurtarıcı, Mavi mor’un bunu nasıl anladığına şaşırır. “bunu da
nerden çıkardın?” Mavi mor “benim özelliğim bu hayalleri görebilirim, herkesin
hayalini görebilirim ve sen sürekli dalgaların üzerinden atladığını hayal ediyorsun,
birde sigara içtiğini” Pingi “ahhh dalgaların üzerinden atlamak çok zevkli
olmalı” Kedi balığı “benim hayalimi de görseneee” Mavi mor küçümseyen bir
ifadeyle “senin bir hayalin bile yok” Pingi “peki benim?” Mavi mor “sen bu
yunus balığı kadar büyük bir ahtapot olmayı hayal ediyorsun” Pingi şaşkındır
“evet doğru söylüyor.” Yunus balığı bir an geçmişi okyanusun dibini düşünür “bakın
siz oraya göre değilsiniz?” tüm balıklar aynı anda “buna sen karar veremezsin
bizi bu kutudan çıkartacaksın” Kedi balığı “kocaman kafan var düşün biraz” Yüce
Kurtarıcı “pekiii, ne kadar benimlesiniz ve bana ne kadar güveniyorsunuz yakına
göreceğiz.” bu arada akvaryumun kapağı açılır ve bir süzgecin Çöpçü Balığını
aldığını görürler.
AKVARYUMDA 4. GÜN
Sabah suyun dibinde yatan yunus balığı güneşi hayal
etmektedir. Güneş ışınlarının suya düşerken kırılışını, rüzgârın tenini
yalamasını ve çok eskiden dalgalarla birlikte nasıl gökyüzüne yükseldiğini
hayal edip yapay kumla doldurulmuş gerçekliğe gözünü açar. En çok benim söylenmem
gerekir diye düşünür. Akvaryumda olanlar canını sıkmıştır. Kumların arasında
gizlenen Mavi mor, Yunus balığının yanında belirir. Yüce Kurtarıcı “ ne oldu
yine mi hayallerimi dikizliyordun?” Mavi mor ağzına aldığı odun parçasını
sigara tutarak “ okyanus özlemi çekiyorsun” Yüce Kurtarıcı “normal değil mi?
Orada doğdum, orada büyüdüm” Mavi mor “bende öyle” Yüce Kurtarıcı şaşırır. “hiç
bahsetmedin” Mavi mor “küçük olunca ilk görüştü kimse seni önemsemiyor” Yüce
Kurtarıcı “oo senin de acıların var yani” Mavimor “ bak yine küçümsedin” Yüce
Kurtarıcı “sen hepimizin hayal ettiği şeyi görebiliyorsun. Peki, senin hayalin
ne?” Mavimor “ okyanusa geri dönmek ve bana tuzak kuran deniz anasını öldürmek”
Yüce Kurtarıcı “belki de ölmüştür zaten” Mavimor “umarım” Yüce Kurtarıcı “sence
okyanusta daha iyi bir yaşamı hak ettiğini düşünen bu canlıların bunu tamamen
benden beklemeleri mantıklı mı?” Mavimor “kolay olan o ama biz balığız sen
biraz daha üstün bir türsün bunu yapabilirsin” Yüce Kurtarıcı “tabii kendini
türümün en zayıf halkasıydım” O sırada heyecanla yanlarına gelen Pingi “size
haberlerim var üstelik çok ta hoşuna gideceğini sanmıyorum” Yüce Kurtarıcı
“yine kim kimi öldürdü?” Pingi “ bu sefer ölüm değil ama doğum da sayılmaz
yumurtlama” İki balık anlamsızca karşılarındaki pembe canlıyı süzer. “1741’in
karısı yumurtladı bir sürü yeni yavruları olacak” Yüce kurtarıcı “yumurtalar
çatlamadan buradan çıkmalıyız, yoksa 1741 seçimini yapmak zorunda kalacak”
Pingi “ tüm yavruları götürmemiz mümkün değil mi?” Yüce Kurtarıcı “buradan sizi
çıkarabilmemin bir yolu var sadece ve bu yolculuğun okyanusta son bulmama
ihtimali de var” Mavimor “bize pozitif şeylerden bahset” Yüce Kurtarıcı “yalan
söyle demek bu!” Pingi “yalan sevmeyiz” Yüce Kurtarıcı “biliyor musun?
Hepinizden bıktım” Yüce Kurtarıcı, Pingi
ve Mavimor ’un yanından uzaklaşır. Pingi, Mavi Mor’a “kocaman gövdesi var bir
çözüm bulabilir, o Yüce Kurtarıcı sonuçta” Mavimor “istediğimiz şeyin imkânsız
olduğunu biliyoruz” Pingi “kabul etti, etmeseydi. Hadi gel, telefonu kedi
balığına bıraktım acayip bir şey bulduk” Pingi ve Mavimor, Kedi balığının yanına
doğru yüzerler. Kedi balığı insanlardan uzak otların dibinde telefonun ekranına
bakmaktadır, gördükleri karşısında dehşete kapılmış, ağlamaktadır. Pingi ve
Mavimor ekrana yaklaştıklarında tavada pişen kedi balığının videosunu görürler.
Kedi balığı ağlayarak “kuzenimi tavada pişirmişler” Pingi “kuzenim okyanusta
yaşıyor demiştin, emin misin?” Kedi balığı “eminim beneklerinden anladım bak”
Pingi tekrar ekrana bakar, balık kızgın ateşte pişmektedir. Pingi telefonu
kapatır. “belki de yanılıyoruzdur o değildir.” Mavimor “yüzbinlerce kedi balığı
var” Kedi balığı ağlamaya devam eder. Pingi sinirlenir ve hızla Yüce
Kurtarıcının yanına doğru yüzmeye başlar. Yüce Kurtarıcı, kedi balığının başına
gelenleri duymuştur. Olanlar karşısında hissettiği güçsüzlük onu bir karar
almaya zorlamıştır. Zaten okyanusta da uzun süredir bunu düşündüğünü fark
etmiştir. Pingi, Yüce Kurtarıcıya seslenir. “planı ne zaman uygulamaya
geçebiliriz?” Yüce Kurtarıcı “neden sende mi tavada pişmek istiyorsun?” Pingi
şaşırır. Yüce Kurtarıcı “olanları duydum, okyanus çokta matah bir yer değil”
Pingi “kafeste yaşamaktan iyidir ama sen istersen burada kalabilirsin” Yüce
Kurtarıcı “benim senin meselenle ilgim yok, kimseyle ilgim yok tüm meselem
kendi içimle” Pingi “ bize yardım edecek misin?” Yüce Kurtarıcı “kimden yardım
istediğinizi bile bilmiyorsunuz” Pingi “ bunu yapabileceğini biliyorum” Yüce
Kurtarıcı, Pingi’nin neyi kastettiğini anlamaz ama düşündüğü şeyden
bahsediyorsa bu çılgınlık diye içinden geçirir. Yüce Kurtarıcı “peki herkesi
topla son bir konuşma sonrası yok” Pingi anında ortadan kaybolmuştur. Birkaç
dakika sonra Kedi balığı, 1741 ve ailesi, sakin vatoz, mavimor hepsi bir
aradadır. Yüce Kurtarıcı “ bakın buradan gitmek istiyorsunuz ancak her türlü
tehlikeyi göze aldınız mı? Yani ölebilirsiniz. Birde hadi diyelim kurtulduk,
okyanusta yaşam çok daha acımasız ve sert. Tamam, bu küçük akvaryum yetmiyor
bazen ama kafamızın içindeki sınırlar akvaryumun içinden daha dar olabilir.
Özgürce yüzmek güzel ama her an başka bir canlıya yem olabilirsiniz ben bile
olabilirim. Bu tehlikeli yolculuğu kabul ediyor musunuz? Sonrasında beni
suçlamanızı istemiyorum” Pingi “ bizim buradan çıkmak istememizin en büyük
sebebi çektiğimiz amaç yoksunluğu, amaçsızca yaşayıp yaşlanan ve ölen kaç tür
gördük bilemezsin biz artık bir amacımız olsun istiyoruz ve bu yolculuğu sonucu
ne olursa olsun kabul ediyoruz.” Sakin vatoz “ ben gelmek istemiyorum, bunu hak
etmiyorum” Pingi “bundan emin misin?” Sakin vatoz “evet” Yüce Kurtarıcı “pekâlâ
plan şu ben bayılıyorum ve suyun yüzeyine yükseliyorum, hasta olduğumu düşünüp
beni buradan çıkartıyorlar sizde benimle geliyorsunuz” Kedi balığı endişeyle
“nasıl?” Yüce Kurtarıcı “hepiniz ağzıma saklanacaksınız, kabul etmeyenleri
anlarım ama başka bir çıkış yolu yok”
Balıklar kendi aralarında fısıldaşırlar ve Pingi kararı onayladıklarını
söyler. Yunus Balığı ağzını açar ve balıklar sırayla ağzına doluşur. Sakin
vatoz tüm balıkların Yüce Kurtarıcı dedikleri etçil yunus balığının ağzına
kendi istekleriyle yerleşmelerini hayretle izler. Yunus balığı bir süre
nefesini tutar ve kendini suyun yüzeyine ters dönmüş halde salar. Bir süre
öylece yatar. Basıp gitmek istediği yere ulaşmak için ölü numarası yapmak
zorundadır. Birden orada ne kadar sefil bir yaşam sürdüğünü, gittiğinde yine
mutsuz olacağını, çünkü mutluluğun kısa süreli olduğunu, önemli olanın
huzurluluk halinin devamı olduğunu düşünür. Ağzındaki zavallı yaratıklara
üzülür. Okyanusta herhangi bir canlıya yem olacakları neredeyse onun gözünde
kesindir. Uzun zamandır avlanmadığı aklına gelir. Canlı balıkların ağzının
içinde dişlerinin arasındayken çiğnediğinde aldığı tadı anımsar, ağzının suyu
akar yutkunamaz.
Bu arada insanlar toplanmış suyun üstüne yükselmiş yunus
balığını izlemektedirler. Birkaç görevli gelir ve yunus balığını kontrol eder.
Yunus balığının gözleri açıktır. Onu hemen akvaryumdan çıkartırlar. Sakin vatoz
olanları aşağıdan izler. Tüm arkadaşları bir bilinmezliğe doğru yola çıkmıştır.
İnsanlar yunus balığını yakalayıp içi su dolu bir kabın içine yerleştirirler.
Yunus balığı yine bir kamyonete bindirilir ve uzun bir yolculuk başlar. Pingi
ve diğerlerinden ses gelmiyordur. Suyun içinde ağzını açar ancak ağzından
dışarı çıkan olmaz. Herkesi yuttuğunu düşünür. Defalarca gagasını kutuya vurur
ancak çıkan olmaz. Yolculuk bitmiştir, yine okyanusa gelmiştir. İnsanların
konuşmasını duyar. “bir ay demiştik, seni geri göndermenin zamanı geldi” Yunus
balığını okyanusa geri bırakırlar. Yunus balığı okyanusa tekrar kavuştuğuna
inanamaz ama ağzını açtığında Pingi ve diğerlerinin okyanusa doğru neşeyle
yüzdüğünü görür ve fakat tam o sırada yine aynı martı yunus balığının tepesinde
belirir ve kedi balığını kaptığı gibi kaçar. Martı “bugün şanssız günündesin”
diye kahkaha atarak uzaklaşır. Çünkü tam karşısında dev bir balina vardır ve
farkında olmadan onun ağzına doğru yüzmüşlerdir. Yunus balığı tüm kuvvetiyle
taklalar atarak tehlikeden uzaklaşmaya çalışır ancak Pingi ve diğerleri dev
okyanus balinasının midesine inmiştir.
-
Selam Blog, Çocukluğumdan bu yana bir şeyler yazıp bir yerlere saklamaya bayılırdım. Bir keresinde yazdığım hikayelerden bir kaçını şeff...
-
BEŞTEN SONRA NE GELİR? “Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!” “Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım biraz,”...