9 Haziran 2022 Perşembe

 Galiba bunlar sana son yazışlarım. Siliniyorsun ne harika değil mi? Giderek uzaklaşan bir sis gibisin. Geride kaldığın yetmiyor, kayboluyorsun zihnimde. Yakınımda olmanı dilemekte, seni özlemekte içimden gelmiyor. Yokluğun, yanımda birlikte geçirdiğimiz herhangi bir an'da hissettiğim kadar huzur verici. Bu çok garip değil mi? Seni unutma senfonisi uzun sürdü. Bazen gözlerin geliyor tam aklımın önünde canlanıveriyor. Ne bekliyorsun daha benden bilmiyorum. Seni fırtınalı bir yolculuk olarak tanımlıyorum. Çok dalgalıydın, gemiden kaç kez düşme tehlikesi geçirdim, mide bulantılarım, susuzluklarım, esen rüzgarlarda üşümelerim, güneşin aşırı yakması, gece sessizlikleri, sakinliğin, kayan yıldızlar, balina ve deniz aleminin gösterileri daha bir sürü şey. Vazgeçmemeye çalıştığım sen değildin. Kendimdim. Sende kendimi buluyordum. Aynı zihne sahip farklı bireyler gibiydik. Beni özlediğini de biliyorum. Cesaretin olmasın yeniden aramaya diye yaptım o son çılgınlığı. Ben, senden daha deliyim. Umarım anlamışsındır. Bir gün balkonda sigara içerken aklına geleceğim. Benimle görüntülü konuşmak için uzaklaştığın o boş araziye gözlerin dalacak. Seni nasıl delice sevdiğim bi anda aklına düşecek. İçine bir yıldırım düşecek. Kimse diyeceksin, kimse böylesi sevmeyecek... Bense hayatımda bıraktığın izlere bakıp tebessüm edeceğim. Nerde ne yaptığından, neyi, nasıl yaşadığından habersiz. Bugün şöyle bir not gördüm. 

Ve sonra ne mi olacak "aramıza şehirler girecek hiç karşılaşamayacağız, tesadüfler bile bir araya getiremeyecek, sonra belki birimiz öleceğiz, diğerimiz hiç bilmeyecek..."

Madem her şey böylesi basitti her söylediğimde ben haklıydım. 

Geride bırakamıyorum seni derken sen, içimden güldüm. Aptal dedim, beni de kendini de yaktın. 

 

8 Haziran 2022 Çarşamba

ANLA BENİ ŞEHİRLER GÜZELİ

Bir şehri anlatmam gerekiyor adı zikredene göre değişiyor. Ben İstanbul diyorum.

İstanbul... Son kez sana geldiğimde beni geride bırakmış gibiydin. Kara parçanda oluşturduğum ağırlık çok umurunda değildi. Nereden anladım bunu? Beni büyüleyecek ya da kızdıracak hiçbir şey yapmadın. Geldim, gezdim, denizini seyrettim ve döndüm. Fotoğraflarda manzarası güzel bir mekan olarak kaldın ve ben senden coşkuyla bahseden insanları yine bir anlam veremeden hayatıma devam ettim. Ancak bu sefer gelişim biraz farklı oldu. Beni Anadolu yakasında heyecanlı, güneşli yüzünle karşıladın. Küçük butik kafelerin sakindi. Etrafta canımı acıtacak dilenci çocuklar yoktu. Sen bu sefer bana hoş geldin der gibiydin. Vapura bindiğimde martıların neşeli sesi, denize ve rüzgara kendimi bıraktığımda yaptıkları gösteri şiirseldi. İstanbul bu sefer sen, başkalarının bana anlattığı gibiydin. Biraz utandım kendimden. Kadıköy sakindi. Sokaklar saygı sevgi çerçevesinde hareketliydi. Kimse gelip koluma çarpmadı ya da kaldırımda yürürken adımlarımı istediğim gibi açıp, koşabileceğim alan vardı. 

Sen naptın İstanbul? Kilo vermiş, içmeyi bırakmış ve biraz sakinlemiş gördüm seni. İstilacı bazı ırklardan kurtulmuşsun, senin ve tarihin adına çok sevindim. Bir ara Galata Kulesi'ne yaslandım. Nasılsın? dedim. Yüzyıllar olmuş kimse ona nasılsın? demeyeli. Sarıldım, üzülme insanlar böyledir dedim. İstiklal yine kalabalıktı. Ancak bir şenlik havasında. Bambaşka diyarlardan bambaşka şarkılar yükseliyordu her köşesinde. İnsan duygu durumuna göre birine kapılıyor, his dünyan arkandan bağırırken geçip gitmek zor tabii. Karaköy'de gittiğim seyyar balıkçı bile aynı yerinde devam ediyordu. İçimden duyuyorsun beni İstanbul dedim. O balıkçının dürümlerini kaç kişiye anlattım sen iyi bilirsin. Küçük teknelerin demirlediği sahile oturup balık dürümümü afiyetle yerken, Suriyeli çocukların kirli Karaköy suyuna atlayışı bile beni mutlu etti. En azından cesurlardı, yüzeyi gri ve mazot yağı kaplamış olsa bile oyundan vazgeçmemişlerdi. Boğaza bakarken, Ortaköy'de ışıklardan sahile geçerken hiç değişmemişsin, aynıydın. İnsan kalabalığı, vasıta çeşitliliği, kaldırımlar, dükkanlar, her şey aynıydı. Balat'ta yine düğünler devam ediyor, antikacılar eskicilerden topladıkları eşyaları dünyada tekmiş gibi fiyatlarla satıyordu. Evlerin rengi modayı takip eder olmuş, neon yeşiller, pembeler, turuncular... En güzel fotoğrafı ben veririm diye birbiriyle yarışıyordu. Boğaz yine manzarasıyla, güzelleri imrendiriyordu. Öyle bir süzülüyordu ki evet hakkını teslim edelim en güzel sensin İstanbul. Bu dönüşümde bir hüzün hissettim, aklım sende kaldı biraz. Bir daha ne zaman, nerede, nasıl? görüşebiliriz İstanbul. Bu sefer bambaşka sevinçlerle, heyecanlarla sana gelmek isterim... Hüznünde, neşende başka güzel...

28 Mayıs 2022 Cumartesi

 Bir süre yazacağım buraya. Aslında yazarken bile fokur fokur kaynayan o his yüceltilenin sen olduğunun farkına vardığında kayboluyor. Bu bana bir türlü hissettiremediğin değer verişin kaçıncı uçurumdan düşüş acısı bilmiyorum. Tek bildiğim tam kalbimin ortasında kırık, bıkkın bir acıyla bunu hissettiğim. Yazın sıcak bir ikindi saati "neden?" diye sorguladığım bir vaktin verdiği yalnızlık acısına benziyor. Bu hisleri sen bana hissettiremezsin, haklısın. Evet, evet biliyorum sorun bende. Sonsuz isteklerimde. Müjde bak kurtuldun işte. Bensiz hayatının her yeni gününde, aklına gelmediğimde, çalan şarkılar, birlikte geçilen yollar ve tüm diğer şeyler uçup gittiğinde sonsuza kadar birbirimizi hiç tanımamış olacağız. Şunu anlamadın. Anlatamadım sana. Kaç kişi geçti hayatından, kaç kişi geçecek hayatından da anlayacaksın. Seni geride bırakamıyorum dediğinde bunun yıllar geçtikçe seni asla unutamadım'a dönüşeceğini de fark etmedin. Bilemem belki de unutursun. Şimdilik hoşçakal...

 

Mezarımı Derin Kazın


Bugün yine ölmüş birine yazıyorum. Unutmaya çalışmak sürekli, defalarca aynı şeyleri tekrarlamak. Gelişi bir şenlik, hiç bahar gelmeyen yerlere bir gün güneş doğar ya öyle oluyor hep. Gidişi karanlık. Her gidişinde bir tutam saç ağartıyor. Gözlerde saklanmayan bir acı bırakıp gidiyor. Bugün arabada giderken öylece sağ koltukta varlığını düşündüm, sonra radyoda bir şarkı yükseldi içimden sızan bu şeyi susturmayı başaramadım. Herkes her şeyi kolayca unutuverirken, geride bırakmayı kabul ederken, ben niye? Niye geçemiyorum senden. O hep sevdiğimiz loş ışıkta oturdum, yanımda olmamanı isterken deli gibi yanımda olmanı istiyorum. Ne bileyim kapı çalsa açsam sen olsan diyorum. Sımsıkı sarılsam da "dur" desen. Kimse bilmese. Hepsi geride kaldı. Yeni biriyle yeni güzellikler yaşamaya başlamış bile. Ben onun için artık herkesten de öte. Tehdit unsuru. Merak etme. Unuttum evini bile. Senin yaptığın gibi yapacağım. Biraz zaman alacak. Sana çok benzeyen biriyle tanıştım. En azından bu içimden sızan şey, adının geçtiği yerde, ki senin adın olmasa bile, takılmadan nefes alabileceğim. Belki sarılırım, belki onunla da film izlerim bilmiyorum. Şans vermeden anlayamazmışım. Senin yaptığın gibi yapacağım. Başka bir evrende en güzel halinle sen, sen ol. Bende yaşamıma devam edeyim. Arada omzuna başımı yasladığını hayal ediyorum, hissediyor musun? Sımsıkı sarıldığımı, boynundan öptüğümü, hemen heyecanlandığını... Gözlerine baktıklarında başkaları da aynı şeyleri görüyor mu acaba? Orada başka bir evren saklı. Uçup gitsen bu kadar mutlu olursun ya hani öyle bir yer orası. Ben ne zaman baksam kalbim önce titrerdi, sonrası farklı doğa olayları. Bazen sakin bir deniz kıyısı, bazen fırtınalı bir gece, bazen karanlık bir orman tuhaf kuş sesleri, bazen mutlu bir akşamüstü... En çok da ne yiyelim diye saatlerce yemek tarifi bakıp sonra marketten garip soslar aradığımız zamanları özlüyorum. Bazen bulamayıp tüm marketleri gezerdik. Bim tarafına hiç gitmiyorum, sen yokken hiç gitmedim. Gidemedim. Özlemekten ölüyorum. Gelsen biz ne saçmalıyoruz, ne yapıyoruz desen...? Neyse yeni bir ilişki, yepyeni bir çelişki... Sana mutluluklar, bana zor kararlar. Alışırım biliyorum kaç defa yaptım. Bu sefer dönüş yok. Zaten tüm dönüş kanallarını kendin de kapattın. 


Nimet Pilavcı

30 Nisan 2022 Cumartesi

Bazı vedalar uzun sürer

 

Bazı vedalar uzun sürer…

Çok kez yazdım sana. Öyle çok konuştum ki! Hırpaladım durdum kendimi ve seni. Biraz zor, her şey bittikten sonra bile, seninle vedalaşmak. Artık saymıyorum kesin bitiş kaç gün önce oldu. Hep hayalini kurduğum o gezegen çok milyon ışık yılı ötedeymiş. Bende yolda heyecanımı ve enerjimi kaybetmişim işte. Birini uyurken bile bıkmadan izlemek, dünyanın en güzel manzarasıymış gibi; karşısında muhteşem bir doğa olayına tanık oluyormuşçasına dağılmak, bunlar seninle sondu. Bazı galaksiler artık görüş alanımda değil, kayboldu. İki sızılı ruhtuk biz. Kırıldığımız yerler aynıydı aslında. Boşluğun doluyor. Yokluğuna da alışılıyor. Eksiklikler gidişinle kapandı. Eksilten senmişsin. Bu iyice anlaşıldı. Kızgın değilim sana. Kırgınım. Beni elimden tutup götürdüğün o çiçekli bahçeyi özlüyorum. Alışmak kötü bu o çiçekli bahçe olsa bile. Bazen aklımın tam ortasında beni izliyorsun. Sesini duyuyorum. Her şey birbirine giriyor o zaman. Burnumun direği sızlıyor. Öğleden sonra bir gün aklıma geliyor. Yüceltmeye gerek yok seni. Sen, hakikaten kimdin ki? Bunları artık takılmadan nefes alabildiğimi bil diye yazdım buraya. Adın herhangi biri oldu bende. Artık gelmiyorsun, birlikte geçtiğimiz yollarda bile. Anla iyice. Çok değerli bir şeyi kaybettin ve hâlâ farkında değilsin. Dene bakalım şansını, ama değerimi anlamadan da geçip gitme yeryüzünden, sonra gökyüzünden, kendi kendinden de geçme. Anla da geç. Hoşçakal sonsuza kadar. 

9 Şubat 2022 Çarşamba

Ji Dabulyu

 


Çok heyecanlıydım. 25 senedir bugünü bekliyordum. Onlar bir bilincim olduğunun farkında değiller, bildikleri tek şey özel olduğum. Uzaklara gitmek fikri herkeste olduğu gibi bende de vardı ama beni özel yapan bu fikrin, ben henüz ben dünyaya düşmeden önce ortaya çıkmasıydı. Yolculuk için hazırlanmaya başladığım ilk zamanları hatırlıyorum da her şey ne kadar zor ve sabır istiyordu. Küçük parçalara ayrılmam, analizler, başka maddelerle etkileşimler, istedikleri maddeye dönüşebilmem için yapılan onlarca işlem. Artık parlak, altın sarısı, çok ince aynadan bir bedene sahibim. Yeni bedenim çok estetik ama ben bazen eski çirkin bedenimi özlüyorum. Her neyse beni bir yana bırakalım.  Dünyanın birçok yerinden bilim insanı sadece benden kocaman bir göz yapmak için çalışıyordu. Bu çok zor bir işti. Üstelik beklentileri de epey büyüktü. Onlar için sürekli fotoğraflar çekmemi istiyorlardı. Yani fotoğraf derken anın değil tabii. Geçmişin fotoğrafını çekmemi… İşte, 1,5 milyon kilometre uzağa da aslında bunun için geldim. Dünyadakilere iyi haberler verip merak duygularını tatmin edebilmek için. Aslında basit bir iş. Dünya zamanıyla çeyrek asır, geldiğim yerin zamanıyla ise sadece birkaç saat önce buralardaydım zaten. Her şey bıraktığım gibi. Burası dünya için, zamanın ötesinde. Karanlıkta milyonlarca gök taşı, yıldız, gezegen, galaksinin yaratılıp kendi yaşam serüvenini tamamladığı bir yer. Geri dönüş yolculuğum çok uzun sürmedi ama yine de dünya zamanıyla bir aydan biraz daha fazla diyebiliriz. Beni rokete koyduklarında her ne kadar oraya geri dönmenin heyecanıyla esrime halinde olsam da aklımda tek bir şey vardı. Saatler önce uzayda savrulan üç göktaşı arkadaştık biz. Bir gün yine uzun süre seyir halinde olacağımız uzay yolu üzerinde sabitlenmiş sayılacak kadar yavaş bir hızda ilerlerken devasa bir göktaşı üçümüze birden çarptı. Onlar yer çekimi kuvvetli olan bir gezegene düşerken ben savrula savrula dünyaya kadar geldim. Toprağa düştüm. Tarla dedikleri, insanların kendi vücutlarına enerji sağladıkları yere. Çiftçi Zeki beni buldu. Ona farklı geldim. Bir taştan çok daha ağırdım. Beni önce yıkadı havluya sardı. Kuyumcuya götürdü. Kuyumcu beni uzun uzun inceledi. “bu göktaşıdır, çok para eder.” dedi. Çiftçi Zeki “değişik bir şey olduğunu biliyordum, eee ne yapmalı, kime alır ki bunu?” diye sorunca kuyumcunun üniversiteye giden kızını aradılar. “elimizde bir taş vardır, göklerden gelmiştir, ağırdır.” dedi kuyumcu. Kızı “baba emin misin? gerçekten göktaşıysa Nasa satın alır. Mail atalım” dedi. Kuyumcu “eminim tabi 25 senedir altın, değerli taşı alır satarız, o harçlıklar nerden geliyor sana?” dedi. Kız, derin bir nefes aldı. “tamam o zaman Nasa’ya yazsınlar” dedi. Çiftçi Zeki “masa nedir? Afet yardım masası gibi bir şey mi?” diye biraz kendi kendine biraz kuyumcuya söylendi. Kuyumcu “hele kızım masaya sen yaz bir hele, bak bu abinin çok borcu var sevaptır” dedi. Kız söylenerek telefonu kapattı. Ben günlerce çiftçinin başucunda kaldım. Gün boyu da nereye giderse beni de torbasında götürüyordu. Kahvehanede batak oynamayı, tarlada ekin sürmeyi, ineklere ve tavuklara sabahın erken saatinde yem atmayı, köpeği akşamları serbest bırakmayı ve daha bir sürü şey öğrendim. Yeni gezegenlerin oluşumunu izleyip, evrendeki patlamalara tanıklık edip kara deliklerden kaçarken birden bire kendimi çok garip bir yaşam biçimini izlerken buldum. Günlerim artık hep böyle geçecek zannederken Nasa, çiftçi Zeki amcayı aradı. Zeki amca beni alıp daha gelişmiş dedikleri bir yere götürdü. Buraya insanlar şehir diyorlardı. Beni tekrar incelediler ve bir göktaşı olduğumu söylediler. Çiftçi Zeki benden ayrılırken epeyce mutluydu. Benim 25 sene önceki geri dönüş yolculuğum böyle başladı. Şimdi tekrar uzaydayım. Adım James Webb. İnsanlar öyle diyor. Sinbi gezegenine doğru uzay yolundayım. Göktaşı arkadaşlarıma ‘yeni ben’ ile sürpriz yapacağım. En çok neye şaşıracaklar merak ediyorum. Onları yeniden göreceğim için çok heyecanlıyım. Belki dünyadakilerle işim bitince bende Sinbi’ye yerleşirim. Şimdilik benden bu kadar, hoşça kalın.


Nimet Pilavcı

5 Aralık 2021 Pazar

 Uzak yerlerin yakın olmaya hevesi yoktu. Bazı atomların bazı atomlarla birleşik molekül oluşturmak istemesi haksızcaydı. Ancak bazı atomlar canları istediği zaman bu bileşik oluşturmak isteyenlere yaklaşabilir ve diledikleri gibi köprü kurabilir sonra yine canları istediğinde de hiçbir şey olmamış gibi tüm köprüleri yıkıp karanlık bir boşlukta kaybolabilirlerdi. Diğer atom olmak zordu. Bir şekilde geride kalan oluveriyordun işte. Yaşadığım tam olarak buydu. Yaklaşmaya çalıştığımda uzaklaşan bir göz yanılgısı bilmem ne karmaşası. Unutma sevgili küçük atom nereye gidersen git, hep o molekül olduğun atomu arayacaksın. Sen yanılgılara teslim ol şimdilik. 

23 Kasım 2021 Salı

- Evin hâlâ aynı yerde mi? 

- Şu bir camı mezara bakan ev mi? 

- Güzel, baktığında gözüne çarpan ilk mezar var ya işte ben artık oradayım.

- Öldüm ben. Öylesi bittim. Zerrelerim toprağa karıştı. Buharlaştım artık yokum.

Bulutların beyazlığı, gökyüzünün maviliği, cıvıl cıvıl öten kuşlar, renkli şeyler, leziz yemekler, hırslar, idealler hepsi geride kaldı. Bir dünya mesafe uzaklıkta başka bir ışık yılında. Devasa bir boşluğun sakinliği, yıkılan umutlar, hayal kırıklıkları, yenilgiler, sevilmemeler, iliklerime kadar hissettiğim acı. Gözlerine ilk baktığımda içime dolan o his doğruydu. Ölümüm onun elinden olmuştu. Kendimi, beni onca direnişime rağmen sürükleyerek götürdüğü ve ne zaman kurtulduğumu zannetsem salgıladığı tatlı kokularla hipnoz edip yeniden yakaladığı ve vicdansız tekmesiyle itiverdiği acı nehrinde buldum. Nehirde sıcaklık aniden eksi yüzlere iniyor bazen de kaynayan bir derede günlerce çabalıyorum. Tam kurtuldum derken ihanet balıkları etimden parçalar koparıyor, yaralarımı iyileştirmek için sürdüğüm yosunlar beni oradan başka bir yerde yaşayamayacağıma ikna eden bir koku salgılayıp zehirliyor. Kurtulmak için ne kadar çabalasam da düştüğüm acı nehrinde beni kimse görmüyor. Yanımdan geçip gidenlere kızmıyorum ama beni izleyip eğlenen anlamsız acımla alay edenler var. Yavaş yavaş ölürken her zerrem bunları hissetti. İşte ben şimdi pencerenden baktığın, sigaranı yakıp nefes aldığın nefes verdiğin o mezarlıkta yatan gözüne ilk takılan mezardayım. İdeallerin sevmeyişlerin, ideallerin yalanların, ideallerin karaktersizliklerin, ideallerin saygısızlıkların, ideallerin yok oluşun... 
Beni yıkarken aslında kendini yıktığını enkazın altında kaldığında fark edişin, başın sağ olsun, başım sağ olsun... Yokluğun temiz sayfa...
Nimet Pilavcı

31 Ekim 2021 Pazar

Eee var olmanın da bir faturası olmalı di mi?

 Dünyada doğup dünyaya alışamayan kaç insan var acaba? Aidiyet duygusunu hiçbir yerde bulamayan ya da bunu dile getirdiğinde psikolojik bir vaka olarak görülen bilmiyorum ama yüzbinlerce insan aramızda dünyalı gibi yaparak gezmeye, yaşamaya çalışmaya devam ediyor. Kendimden biliyorum ben öyle yapanlardanım. Meseleyi hiçliğe kadar götürdüğüm zamanlar oluyor. Hiç olmasaydım diyorum. Yoksun, bilincin yok, varlığın yok, canını sıkan bir şey yok, mutlu olmak yok, heyecan yok, güzel yemekler yok, sevmek yok, sevilmek yok... 

Eee var olmanın da bir faturası olmalı di mi? Sadece bununla kalsa iyi, dünyada olmak sürekli butonlara basıp yeni yollar açmak, her açılan yolda başka seçimlerle karşılaşmak sonra yeniden seçimler yapmak ve derken hayat yolunu tamamlamak gibi. Yorucu ve meşakkatli bir iş bu. Aslında sonuç olarak herkesin gideceği yere bakılırsa bir süre sonra mesela "ben dünyadan geçtikten" bir süre sonra bütün bunların hiçbir önemi de kalmıyor. İnsanlar geleceğe bir eser bırakmak için bu yüzden çocuk yapıyorlar sanırım. Geride bir şey kalmalı. Tabii o eser mimarlarının başarısına göre büyük ya da küçük bir etki yaratabilir. Belki de yaratmaz. O da aynı şekilde boşluktan aşağı düşüp yok olan diğer dünyalılar gibi yok olup gider. Lakin bir eser bırakabilecek potansiyel ve güçte olursa o zaman dokunduğu şeyler sonsuza kadar dünyanın matematiğini tekrar değiştirir. Tuhaf bir şekilde hepimiz birbirimize bağlıyız işte. Kimin ne yaptığının bir önemi de yok. Kurgu çok sağlam. Amerikan başkanı da olabilirsin, otomobil tamircisi de... Ünlü bir ressam ya da bir öğretmen, aşçı veya otobüs şoförü, keşfedilmemiş bir yazar, belki dünyada hiç kimsenin haberinin olmadığı resmi kayıtlarda dahi adı geçmeyen kimliksiz biri. İnsansın sonuçta. Buradasın. Ve burası dünya...

Tee çocukluğumdan beri yeni doğan bebeklerde kimsenin görmediği bir şeyi gördüğümü düşünürüm. Yeni doğan bebekler çok mutsuzdur. Yüzleri buruşuk ve kırmızıdır. Bunun amniyon sıvısıyla da ilgisi var ama başka bir şeyden bahsediyorum ben. İfadelerinde gözlerini açıp bakmaya bile tenezzül etmedikleri bir yere gelmiş olmanın hüznü var. Belki de yumurtaya koşup onlarcası arasından kazanıp geldikleri yerin daha anne karnında, suyun içindeyken bile tam bir karmaşalar diyarı olduğunu anlıyorlar. Doğduklarında yataklarının etrafı süslense de herkesin ilgi dolu bakışları ve seni hep seveceğiz diyen yüzleri onlara baksa da işlerin bir kaç sene sonrasında yavaş yavaş değişmeye başlayacağını anlamışlardır da o yüzdendir dokunmadan ağlama halleri. Yaşamın hep zor olduğu ve oyun ilerledikçe zorlaştığı ortada. Bilmiyorum doğduğun gezegeni suçlamak ne kadar haklı yapar seni, beni, onları ve tüm insanlığı. Marsta doğsan her şey farklı mı olacaktı? İçinizden bazıları doğduğun ülke değiştiğinde bile her şeyin başka olduğu yerler var diyor duyuyorum. Haklılar. Bahsettiğim mutluluğun bile bir süre sonra sessizleşmesi, tüm notalarını kaybetmesi ve kalbinin içindeki tüm odaların daralarak küçülmesi. Hepsinin aynı hole bağlanması... Sonuç olarak gelsen bin dert, gelmesen yokluk. Gelmiş olmanın da bir anlamı var tabii. Hadi bul bakalım nasıl yaparsan? Bulduğunda da sonuç değişmeyecek ama bulsan güzel olur. Yolculuğun başladı, iyi şanslar..

16 Temmuz 2021 Cuma

Bir İtiraf

 

Yokluğunun bilmem kaçıncı günü. Nisan sonu, mayıs, haziran ve işte temmuz...

Sana git derken ne bekliyordum ki? İstemiyorum artık seni derken istemediğim sen değildin aslında. Beni yakıp kavuran, ele geçiren ve böylesi acıtan bu duygudan kaçıyordum. Hayatımın dokusu haline gelen sevinçlerden, tutkudan ve acıdan. Söylediğin doğruydu bir bakıma acı bana zevk veriyordu. Sende bunu bana karşı kullanmayı seviyordun. Canımı acıtmak, gözümde solan o ışık, yüzümün düşmesi sana değerli hissettiriyordu. Her neyse! Artık yoksun. Bunu defalarca yaşadık ama bu sondu. Yani son derken bile canım yanmıyor düşün. Seni son kez gördüğümü bilmeden son kez görmüş olmak, o bile canımı yakmıyor. Haziranda öldün sen. Bir gece yarısı yokluğun tüm bedenimi sardı. Vazgeçmek, senden vazgeçmek çok zordu. Yanında uyuduğum o tatlı derin uykuyu da kaybettim. İçim yanarken, bedenim buz gibiydi. Titremeye başladım. Nefes alamıyordum, kendime sadece geçecek diyebildim. Bir süre yatakta öylece kaldım. Geçmesini bekledim. Bu acıyı da senide yine küçümsedim. Şimdi o doğramasına çıkıp aşağı sarktığımda bağırıp kızdığın pencereden aşağı sarkıyorum. Yer çok uzak. En azından kendimi bıraktığımda çarpıp parçalanacak kadar. Yer senin gibi. Bir kaç salise mutluluk, sonrası hep acı. Seninle mutlu olmayı başarmayı, diğerleri gibi olmayı çok istedim. Sanki kediler diyarında bir kaplanla yaşamaya çalışır gibiydim. Seni ehlileştirmek benim işimdi. Sanırım tuhaf bir şey oldu ve ben yabanileştim sen ehlileştin. Belki de hâlâ yabanisin. Kendimi seni düşünürken yakaladığım zamanlar sana değer veriyor oluşumdan dolayı olsa gerek kızıyorum, son zamanlarda sana çok fazla küfür ediyorum. Sana, gelmişine, geçmişine, kendime, içimde bu bitmek bilmeyen saçmalığa, bittikçe dolan, boşalırken bile ağlatan bu her ne boksa... Bu kadar büyülü değildin, seni büyülü ve ulaşılmaz yapan benim sana yüklediğim anlam. Kötüleştim ben ve inan bunun sadece ben farkındayım. Oysa 20'li yaşlarımda dünyada yaşanacak ne varsa yaşadım diyordum. Sen, eşik bekçisi gibi beni kolumdan tutup bambaşka bir yere götürdün. Şimdi kapının tam önündeyim. Değersiz varlığın, buharlaştı ve görevini tamamladın. Zor bir yerdeyim. Kaçıp gitmek istiyorum ama geldiğim yere dönemem. Yolda gördüklerimi istiyorum, seninle gördüklerimi... Seninle olduğu için mi o kadar güzeldi yoksa onlar zaten güzel şeyler miydi? Gözlerinde galaksileri gördüğümü söylemiş miydim? Başka gözlerde arıyorum şimdi. Ruhum fırtınalı denizler gibi. Bu gelgitler beni sarsıyor. Ve inan şu an yaşayamadığım, elimden alınmış olduğunu hissettiğim duyguların başkaları tarafından yaşanmasının benim için hiçbir anlamı yok. Masumiyeti öldürür gibi yok etmek istiyorum hepsini. Saçma bulduğun bu duyguların neden saçma olduğunu anlıyorum artık. Uzun, çok uzun süre uçuruma baktım ama bu tek taraflı değilmiş uçurumda bana bakıyormuş. Şimdi anlamsız bir küçümseme eşliğinde içim yanıyor. Umarım senin de yanar. Beni bu yolculuğa çıkarttığın için en az benim kadar mutsuz olmanı dileyeceğim.

Nimet Pilavcı

12 Haziran 2021 Cumartesi

Alfabe sıralamasına göre öykü

 

Alfabe sıralamasına göre öykü

Arka toplantı odasındaki hummalı görüşme bugün sona ermişti.

Birinin alınan kararı tüm ofise açıklaması gerekiyordu.

Ceviz ağacından yapılmış, büyük masanın etrafında toplandı herkes.

Çaresiz bir sessizlik hakimdi.

Dokuz gün süren toplantı sonuçlandı dedi yönetici

Elini gösterdi.

Fakat o küçük yara izi de neydi öyle?

Gördüğünüz gibi “çok kolay” dedi.

Hiçbiri bu kararı beklemiyordu.

Israrla elini göstererek “küçücük bir çip” dedi.

İnsan, tenine bir çipin yerleştirilmesine nasıl için verirdi ki?

Japonlar bile yapmazdı bunu.

Kendini tutamadı, gülmeye başladı.

Lakin patron sinirlenmişti.

“Madem komik ilk senden başlasınlar” dedi.

Ne demek şimdi bu? bile diyemeden işleme başladılar.

O artık çipli biriydi.

Öğlen, sabah, akşam ofise girip çıkarken cüzdanından kart çıkarmıyordu.

Pek garip gelmiyordu ama tuhaf bir durum vardı.

Rafta duran kahve makinesi dün ona seslenmişti.

Sakince " heeey sende bizim gibisin" demişti.

Şaşkındı.

Tam ofisten çıkmak üzereydi ki yazıcı ona "yarın toner almayı unutma"

Uzaktan bağıra bağıra hem de.

Üçüncü, yok yok dördüncü boyut muydu bu?

Ve günler sonra bilgisayarlarda dahi tüm elektronik cihazları duyuyordu.

“Yaşanacak gibi değil, hepsini duymak ne kadar berbat “dedi.

Zirveye, dağın en zirvesine tırmanarak orada tek başına yaşamaya karar verdi.