Artık ölmeye karar vermiştim. Hücrelerime yapacak bir şey yok, bu amına koduğumun ülkesinde çabaladıkça batmamak mümkün değil diyordum. Pozitif kal, iyi düşün güzel şeyler olsun. Ne istiyordum ben de olmuyordu bu kadar. Aklıma gelen sahneler, içimi cayır cayır yakan bir mevzu var tabii. O mu sebep oldu acaba bunca şeye? Acılarımı büyütürken babamın sesiyle yankılanan iç sesim, hüzünlerimi küçümseyip anlamsızlaştırıyor. Kafamın içinde dönen bir soru. Uğradığın tüm haksızlıkları görmezden gelip hiç üzülmemiş gibi davranmak, ne yaparlarsa yapsınlar olanları boş vermek gerçekten aile olmak bu mu? Şu bir türlü yapamadığım o yüzden dışında kaldığım... Her ne yaparsa yapsın yine de vazgeçilmeyen evlatlar peki? Onların neyi büyülü bu kadar?
Dilini, kültürünü bilmediğim bir ülkede, trende giderken çaprazımda oturan 7-8 yaşlarındaki sarışın oldukça sevimli yüzüne dağılmış saçlarına aldırış etmeden etrafı izleyen küçük kız çocuğuna baktım. Yaşlı bir kadının dizleri arasında oturmuş, oyuna dalmıştı. Bu kadar güzel olmasa sevilir miydi? diye geçirdim içimden. Bana bu öğretilmişti çünkü. Uyum sağla, güzel ol, hata yapma. Ben de beceriksiz, çirkin ve her şeyi sorgulayan yapımla ailemin beni dışlamasını kolaylaştırmıştım. Hata bendeydi. Kalıptan düzgün çıkmamıştım. Ne yapalım? Zayıf bağlar büyüdükçe koparmış işte. Çocukken kuramadığın o bağ, ah o amına koduğumun bağı kopup gidermiş. İyileşmesi için adım atasım yok. Çabalamayacağım artık. Birileri tarafından çabayı hak etmiyorsam tek taraflı uğraşılarımın yorgunluğu bana bir ömür yeter zaten. Bazen ne yapacağımı bilemiyorum. Ait hissetmek istediğim bişyler olsun istiyorum. Deli gibi bunu arzuluyorum. Değiştirdiğim kendime bakıyorum öncesinden çok uzakta artık. Kim için değiştim bu kadar kendim için mi onun için mi? Peki şimdi o nerde? Hiç gelemeyeceği ülkelerde, bar köşelerinde, gördüğüm güzel şeylerin heyecanı içinde bile onu düşünüp durmaktan yoruldum. Sevmek çok yorucuymuş. Öyle değil diyorlar ben hatayı tam olarak nerde yaptım? Sevmiyorum dese işler kolaylaşırdı. En acısı seviyorum, seni anlıyorum, seni hissediyorum deyip yaptıklarıydı. İçimi dökecek beni anlayacak bir kuytu aradığımda bir şekilde hissederdi. Gözlerinin derin yeşilinde beni nasıl sevdiğini, kendini nasıl beceriksiz bulduğunu bu duyguyla ne yapacağını bilemediğini görürdüm. Şarabı severdi diyorum içimden şimdi bir ülkeden başka bir ülkeye 180 km hızla üzüm bahçelerinden geçip giderken. Ara sıra telefonuma bakıyorum belki bir cevapsız arama? Bazen özlüyorum büyük yalan, çoğu zaman içim kül oluyor… Elime kalemi her aldığımda onu yazıyorum. Kaç gün oldu?
2 ay işte. Küsürata gerek yok. O son konuşmayı yaptığımız benimle helalleştiği gün... Ayın bir gününü yas günü ilan etmeye de gerek yok. En yakınımdı, en yakından daha yakın...
Beni o anlıyordu her halimi görüp seviyordu. Bu cümleye yana yıkıla kaç gün ağlanırsa o kadar ağladım. Çok sevdiğin birinin ölümüne ilk haberini aldığın anda ne kadar ağlanırsa öyle yana yıkıla ağlamak geliyor içimden. Bir şişe şarapta kaybolup birbirimize aktığımız, karıştığımız o güzel günleri özlüyorum şimdi. Dut ağacı gibiyim ya da narenciye. Onlar sürekli çiçek açıyor ya da meyveye duruyor. Bu da bende mevsimin hâlâ bahar olduğunu gösteriyor. Ne söylerse söylesin nasıl vazgeçerse vazgeçsin yine de ölmüyor umutlarım. Dolu vuruyor, kar yağıyor, çiçekler dökülüyor sonra bir cümlesi gelip zihnime oturuyor. Gümüş saçları, derin hüzünlü yeşil gözleri, içimdeki tüm duyguları saygı duruşuna geçiren kalın güzel kaşları, pembe yüzü. Göz kapağıma yapışıyor. Her an zihnimde bir düşten daha gerçek varlığını koruyor. Sanki çocukluğumdan beri duymuştu beni. İçimde her yaşadığıma tanık olmuş gibiydi. Kendimi inşa ederken ilk tuğlayı onun yardımıyla koymuştum. Sinir ağıma sızmış derinleştikçe yapısı yapıma karışmış işte. Vazgeçtikçe sökülüyor, söküldükçe; acıyor, acıyor, acıyor. Derin kırmızı bir alev gibi içimi yakıp geçtikçe acımadı dedim. O anın şaşkınlığıyla tabii. Sesini duymak bile kaç derece yanığa sebep oluyor bilmiyorum. Aylar sonra sonunda kendimde o gücü bulup cevapladım aramasını. Yumuşacık sesi, dünyanın en leziz tatlılarına benzeyen ses tonuyla nasılsın? dedi. Kalbim genişledi, hızlandı ve boşluğa dönüştü. Kontrol edemedim nefesimi. Kulaklarım uğultuyla doldu bir an. Yine yenileceğim diye çok korktum. Günlerdir rüyalarımda ona nasıl yenilip pişman olduğum geldi. İyiyim, biz bittik artık arama dedim. Milyon kez tekrarlanan aynı davranıştan başka bir şey denemeye karar vermiştim nihayet! Telefon kapandı sonra tekrar sonra bir daha. Her araması dik duruşumu eğiyordu. Açmak bu savaşı kaybetmek demekti. Yenilgilerin en güzeli ama en acılısıydı ve canım acımaktan harap düşmüştü.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder