1 Ağustos 2023 Salı

KARTAL OLMAK İSTEYEN AHTAPOT

Kapı zili aralıksız çalıyor, evdeki sessizlik devam ediyordu. Herkes kendi halinde televizyon izliyordu. Televizyondaki kadın, sahte gözyaşlarıyla, ışığın yedide beşi bir hızda bir düşünceyle, ekrana taşıdığı dramın ne kadar reyting yapacağını hesaplıyordu. Bu evdeki en sabırsızlar liginde bir numaradaki yerimi koruyup “biri şu kapıyı açsın, her kimse gitmiyor işte” dedim. Birden sanki sesi ilk defa duyuyorlarmış gibi aile olarak en önemli kararlarımız otokrat düzende alınırken çalan zil eşliğinde demokratik bir oylamayla kapıyı küçük kardeşimin açmasına karar verildi. İçimden “çok zor di mi, kalkıp neden açmıyorsam” dedim. Sonra aynı aklım binlerce nedeni önüme sıralayıverdi. Hepsi çok haklı sebeplerdi. Ailecek saçma bir kendini kandırma yumağının her bir metresini birimiz sahiplenmiştik. Benim ki toplumsal nedenler, babamın ki psikolojik, annemin ki tamamen dinselken, kardeşim maalesef bu kategorilerden hiçbirine giremeyecek kadar sebepsizdi. Belki de yüzsüzdü ya da onun için hayatta sadece kendi önemliydi. Bencildi. Diğeri kadar. Kapıya gelen bir çiçekçiydi. Koridordan konuşmayı duyuyordum. Çiçekçi “ hokus pokus burada mı? Çiçeği var” dedi. Kardeşim “yok, o bi üst katta” deyip kapıyı kapattı ve söylenmeye başladı. “keşke benim diyip alsaydım, ne anlayacaklardı.” Annem “kimmiş o?” Babam “ne çiçeği?” bir an gözler bana bile çevrildi. Ben, biraz bana çiçek gelmemesine mahcup birazda çiçeğin bana gelmemiş olmasının verdiği ezikliği saklamaya çalışacak kadar aldırmaz, telefonla oynamaya devam ettim. Çiçek üst komşuya gelmişti. Annem üst komşuyu sevmezdi. Halıları balkondan çırptığı ve sürekli pervazları suyla yıkayıp camları mahvettiği için birkaç kez ciddi tartıştığı da olmuştu. Annem “kim gönderdiyse” babam “kim olacak ya oğlu ya kızı, millette evlat var” şeklinde konuşmalar devam edip giderken ben dayanamayıp odadan çıktım. Arkamdan “nereye?” ben “eve gidiyorum ya, gelirim gene” Dışarı çıktığımda çiçek açmış ağaçların kokusu etrafı sarmış, kuşlar mutlu cıvıltılarından belli, gökyüzü açık ve bulutsuz mavi (gökyüzü bulutsuzken hep eksik gelmiştir bana) arabama bindim. Eve mi gitsem yoksa öylesi gezsem mi diye düşünürken evin yoluna çoktan sapmıştım bile. Kafamın içinde sürekli bir tiyatronun oynadığı karışık gösterilere bilet tüketen sinapsislerimin coştuğu her şeyin hem çok anlamlı hem de anlamsız geldiği bir gün yaşamıştım. Hayat onlarlayken şınav çekmeye benziyordu. Hareket basit ama sürekli aynı hareketi yapmaya çalışmak bir süre sonra dayanılmaz bir acı vermeye başlıyor. Kaslar kuvvetine göre dayanıyor ve sonunda illa ki pes ediyordu. Ailemle aramdaki ilişkim tamda buydu. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, onnnnn… Olmuyor deyip bırakıyordum. Bırakıyordum çünkü bırakmasam iki taraf içinde acılı şeyler oluyordu. Bilirsiniz işte kalp kırıcı konuşmalar. Ertesi gün bir arkadaşımın telefonuyla uyandım. Çoktan öğlen olmuştu. Xsra “kıız uyanmadın mı?” ben “yaa napiim uyanıp ne güzel uyyorm işte” Xsra “ eee nası gidiyo hayat?” ben “ iyiiiii, aynı günü yaşıyorum sürekli” Xsra “he gene depresyon modun açık kalmış” ben “yok ya hayatın hormonlu zamanına mı denk geldim nedir?” Xsra “neyse sabah sabah kafa açma, baksana Tahausa’da çiçeklerde indirim var. Gitsek mi?” ben “diyosuun ne zaman peki” Xsra “şimdi uyandıysan, gel beni al” ben “ee iyi alayım bakim” Xsra “tamam bi saate gelir misin?” ben “hıhı”.  Yaklaşık 2 saat sonra Xsra’yla Tahaus’a gittik. Xsra “millete bak ot meraklıları” ben “bizde öyle” Xsra “yok bee anneler gününü ucuza getirem dedim” ben “mantıklııııı” Herkes gibi bizde orkide reyonunu gezdik. Baktık, inceledik, aldık, bıraktık. Renk seçtik geri vazgeçtik derken kiremitle mor karışımı renge sahip orkidelerden birkaç tane aldık. Arabanın arka koltuğuna orkideleri emniyet kemerlerini takıp özenle yerleştirdik. Xsra’yı eve bırakıp kendi evime geçtim. Orkideleri camın önüne koydum, harikaydılar. Sulasam mı? diye köklerini inceledim. Kararsız kaldım. Fotoğraflarını çekip anneme attım. Beğendi mi beğenmedi mi anlayamadım. Benim tarafımdan ona yapılan jestlere genelde sessiz kaldığı için hatta bana karşı doğduğumdan beri sessiz moda alınmış gibi davrandığından çok üstünde durmadım. Ne de olsa iyi şeyler yapınca şımarmayım diye övmeyen, sadece misafirlerin yanında “kızım” diyen bir kadın. Bunu anlamaya ve hatta çözmeye çalıştığım çok oldu ama bu düşüncelerin üzerimde yaptığı baskıyla agresifleşip genelde ona da bu yüzümü gösterip hep bana karşı neden soğuk ve ilgisiz olduğunu alttan alta ima eden sözleriyle karşılaştım. İçimden kendime acımayı bırakıp daha umursamaz olmaya başlayalı birkaç ay oldu. Aramızdaki ilişki için yeni kararım. Soracağını da sanmam. Çünkü bazen kendimi çok iyi saklarım. Tabii o kadar umurunda olmadığımı da düşündüğüm olmuştur.  Birkaç gün sonra annemi aradım. “çiçeğini getiriyorum evde misin?” dedim. Annem “yok şimdi et balığa gidiyoruz” ben “hımmm ne zaman getireyim” Annem “ben söylerim sana” bu cümle bile içimde küçük bir ışık yakmıştı. Aşırı hassas ve sevgiye muhtaç aç kalbim buna bile sevinmişti. Çiçeğin sahibine ulaşmasının belirsiz bir süre içermesi canımı sıktı. Zavallının paketini yırtmaya karar verdim. Onun paketinden çıkardığımda işten eve gelmiş ve pijamalarını giyip rahatlamış gibi hissettiğini düşündüm. Köklerini inceledim. Su ister misin? Diye sordum. Camın önüne diğerlerinin yanına koydum. Onları izlerken içimden kendime mutluluğu küçümseme dedim. Aslında o günlerde kendi kendime konuşma konusunda baya ilerlemiştim. Sese gerek yoktu. Bir ben vardı, birde “hasta ben”. Bazen “hasta ben” beni çok yoruyordu. Hayatımdaki tüm önemli kararları o veriyor, onun canı sıkılıyor, o depresyona giriyor, o saçma şeyler yapıyor, o birilerine laf ediyor, o işe gitmek istemiyor, o her şeyden nefret ediyordu. Bazen diğer ben’in tüm vakti onun yaptıklarını düzeltmeye çalışmakla geçiyordu. Mesela bazen iş yerinde ona gelen bir telefona bağırarak cevap veriyor, diğer ben kibarca telefonu onun elinden alıp işi toparlamaya çalışıyordu ya da işin en yoğun olduğu zamanlarda canı bahçeye çıkıp gezmek istiyor, çocuk parkına gidiyor salıncakta sallanıyor garip bakışlara aldırış etmiyordu. Keyfine düşkündü “hasta ben”. Diğer ben insanları seçmesi gerektiğini herkese güvenmemesi gerektiğini söylerken o bunu da sallamıyordu ama sonrasında kalbinin ne kadar acı çektiğini hatırlayıp insanlara karton varlıklarmış gibi davranıyordu. Karton insan deyip insanlara karşı  bir şey hissetmeyi, güvenmeyi ya da bir sorunu paylaşmayı bırakıyordu. Hatta bu yüzden diğer insanları bencilce kırıyordu. Hasta ben, asi bir at gibiydi. Çalışma hayatımda ya da sosyal çevremdeki insanlarda bu iki benli halime alışmış gibiydiler. Hasta ben bir gün iş yerinde kimsenin sevmediği bolca arkasından atıp tuttuğu müdürün gereksiz boş konuşmalarına sinirlenmiş ve adam kapının eşiğinden adımını dışarı atar atmaz kapıya çılgın bir uçan tekme savurmuştu. Odadaki diğer insanlar hem çok şaşırırken hem de içlerinden kendilerinin cesaret edemediği bir şeyi yapmamdan büyük zevk almışlardı. Hasta ben şişirilen egosuyla uçarken diğer ben ona sadece kızmıştı. Yine de hasta ben’in bu hesapsız davranışlarına karşın iş yerinde sevilmiş hatta insanların sırlarını anlattığı fikir danıştığı biri olup çıkmıştı. Bunların bir önemi var mıydı? Hasta ben için bir önemi yoktu. O keyfine bakarken diğer ben, onun bu yaptıklarına bir kılıf uydurmaya çalışıyordu. Hasta ben içimde büyüyordu. Diğer ben günler geçtikçe sessizliğe bürünmüş, hatta başını alıp gitmiş gibiydi. Meydan tamamen hasta ben’e kalmıştı, bazen isyan ediyor, bazen aşırı saçma mutlu oluyor deli tiz kahkahalarıyla kendi karanlığını dinsel bir temayla sergileyen kendini yargıç sanan aslında hiçbir bok olmayan insansıları rahatsız ediyordu. Hasta ben’in içinde bu türlere karşı derin bir nefret büyümeye başlamıştı. Yüzlerinde sürekli örnek seçilmiş insan olduklarının ifadesiyle binbir surat gezişleri ve insanların bunu gördükleri halde gerçek olmayana karşı duydukları saygı, hasta ben’i bazen çileden çıkartıyor, ağzına geleni söylüyor, açık açık küfrediyordu. Gerçek ben ortadan kaybolduğundan beri hasta ben meydan bana kaldı artık yeni düzen deyip iyice duygularına göre hatta canı nasıl istiyorsa öyle hareket etmeye başlamıştı. Telefon konuşmalarında milletin yüzüne kapatan, isteklerini daha baskın ve kararlı ifaden, annesini acımasızca içinde hissettiği gerçeklere göre kıra parçalaya duygularını zırlamadan anlatan taraf olmuştu. Sanki artık dik duruşumu sağlamlaştıran çelikten bükülmez bir iskeletim olmuştu. Hasta ben’i sevmeye başlamıştım. Kabullenmiştim. Bazen aklıma zor şeyler sokuyor ve bunu yapamayacağımı söylüyordu. Kulağıma sürekli gerçek duygularımı bastırdığımı, ailemin onayı için kaç yüzyıldır da böyle yaşamanın bana mutluluk verdiği kandırmacasına kendimi inandırdığımı söylüyordu. Aynaya her baktığımda ensemin arkasında belirip ahtapot görünümlü bir kartal olduğumu söyleyip duruyordu. Ahtapot değildim ama kartallar gibi de hiç değildim.  Bu hasta ben ne zaman hayatıma girmişti? Bir ses olarak doğduğu zamanları hatırlıyorum. Biriyle tanışmıştım, Ateşle. Ondan beri yavaş yavaş büyüyüp beni ele geçirdi. Ateşin peşinde bir ahtapottum. Bazen de ateş benim peşimdeydi. Aramızda bir cam vardı. Bana yaklaştığında ben haşlandığım için bir süre sonra onunla yapamaz hale geliyordum, onu delirtip kendimden uzaklaştırıyordum. Soğuduğumda tekrar bir şekilde onu buluyordum. Ateşe baktığımda kendimi bambaşka diyarlarda buluyordum. Ateş bana bir yerde annemi hatırlatıyordu. Annem beni hiç istediğim gibi sevmemişti. Ateş, anneme benziyordu beni sevebilirdi ama o da bir süre sonra beni yakıyordu. Her neyse Ateş’le tanıştıktan sonra hasta ben içimde her gün biraz daha sesini artırdı, kendini kabul ettirdi. Dünyanın sınırları olmadığını ama benim çok fazla sınırlarımın olduğunu kendimi ahtapot sandığımı ama benim kartal olduğumu söyledi. Yine bir gün aynaya bakarken, diğer beni unutmuşken, Ateş’le artık olamayacağımı tamamen anlamışken bana fısıldadı. “hadi çık şu akvaryumundan” dedi. Çıkmak için konforlu alan güvendiğim birileri olmalı dedim. Benimle alay etti. Önce annemle konuşmalıyım dedim. Hasta ben bunu ilginç bir şekilde mantıklı buldu. Çünkü o kimseyi dinlemezdi. Hasta ben galiba ehlileşiyordu. Sustu ve ortadan kayboldu. Zihnimde kimse kalmamıştı. Duygularım ve kalp sızıları vardı. Tüm bunlar olurken deniz kıyısında karettakarettalara ayrılmış sakin bir plajda deniz dalgalarıyla uzun bir yürüyüş yaptım. Sesi uzaklaşan diğer ben’le vedalaştım ve anneme artık bir kartal olmak istediğimi anlatmaya karar verdim ama öncesinde kız kardeşime bahsettim. Eğer sana bu konuyla ilgili bir şey söylerse lütfen benim tarafımda ol dedim. Kız kardeşim her zamanki üstten ve alaycı tonuyla merak etme ama neden ahtapot olmak güzel değil mi? diye sordu. Öyle ama ben rüzgârı hissetmek istiyorum ve bunu sürekli düşünür oldum, içimdeki hissi susturamıyorum artık dedim. Kız kardeşim böyle şeyler hissetmiyor olmanın verdiği üstün mutluluğu yine ses tonuna yansıttı. “tamam, söylerse senin savunurum.” dedi. Bu kısa ruhsuz konuşma sonrası nedense onu da kendimi de yargıladım ama artık havaalanındaydım, verdiğim kararın sağladığı iç huzurla telefonumu tamamen kapattım ve uçak havalandı. Telefonu açtığımda cevapsız çağrılar ve annemden gelen üzücü mesajla gerçek dünyaya iniş yapmıştım. Yanına gidemedim, hasta ben beni terk etmişti. Yoktu ona ihtiyacım vardı ve kendimi deli gibi yargılamaya başlamıştım. İçimde fok balığına benzeyen çirkin bıyıklı bir balık belirmişti. Süreci yargıç olarak yöneteceğini ve benim zaten uçarı kaçarı olduğumdan haksız ve mahkemeyi kaybedeceğimi söyledi. Üzgündüm. Çünkü kendimi kartal olarak hayal etme cesaretini göstermiştim. Uçmak zordu. Yine de annemi görmek istedim. Çünkü Ateş uzun zamandır yoktu. Onu özlediğimde de annemi özlüyordum, şimdi her ikisinden de aynı anda kopmak bir ahtapot için susuz kalmaya benziyordu. Ateş şimdi ne alaka dedim. Kendi kendime ağladım su çok sıcaktı ve akvaryum kaynıyordu. Eve gittiğimde küçük umursamaz bir topluluğa benzeyen ancak düştüğünde “aaa bak işte demiştim düştü ileri görüşlülüğündeki babam ve erkek kardeşim, sinirli annemle birlikte vakit öldürmekteydi.” Erkek kardeşim neden doğum gününü kutlamadığımı sordu hemen. Herkes ekstra tripliydi. Babalar gününü kutlamadığım için babam, kartal olmak istediğim için annem, doğum günü içinde salak kardeşim kendi çaplarında onların varlığının benim dünyam için çok önemli olduğunu düşünmekteydi. Oysa ben ahtapottum kan rengimiz uyuşmuyordu. Annem asık yüzüyle beni vazgeçirmek için sessizce oturuyordu. Diğerleri de benden rahatsız mimikleriyle beni istenmeyen ilan etmişlerdi. Benim doğum günümü hiçbir zaman hatırlamayan aile fertlerine biraz isyan ettikten sonra sevgili anneme aldığım kolyeyi uzattım, oralı bile olmadı sonra kartal olmaktan vazgeçtim sadece şakaydı dedim. Bir süre sessizce youtube izlediği çok sıkıcı yemek programını birlikte izledik içimde biri uçurumun kenarındaydı. Hava karardı ve ben onları Caravaggio tablosu gibi geride bırakıp eve döndüm. Yolda kızacak kimse bulamadığım için Ateş’e sövdüm biraz. Onu sadece dünyaya getirip bunu başarı sayan ailesine de sövdüm. Eve geldiğimde hasta ben’den yine haber yoktu. Birden telefonum çaldı. Şaşkındım, çünkü arayan Ateşti. Kendi başına yanmanın onu mutlu etmediğini söyledi. Bir saat konuştuk. Sosyal medyada kartal olma eylemime dair bıraktığım izleri görmüştü. Kendinden dolayı olduğunu düşünmüştü. Haklıydı ama yüzde on yedi onunla ilgiliydi. Yüzde elli üç hasta ben. Kalan yüzde otuz zaten benim kendimdi. Telefonu kapattığımda kendimi daha cesur hissetmiştim. Kartal olmak güzeldi ama ben hala ahtapottum. İnsanlar beni ahtapot sanıyordu. Annem de öyle kalmaktan mutlu olacağıma inanmıştı. Günler öylece geçerken bir gün ayna karşısında kendimi izlerken hasta ben’in yeniden sesini duydum. Benimle alay etti. Aciz bir korkak, sevilmeye muhtaç ama asla annesinden tam puan alacak kadar sevilmeyen bir ezik olduğumu söyledi. Annemi aradım, sesi keyifliydi. Benim onun için fersah fersah geçmişte kaldığını varsaydığı isteğim aklına bile gelmiyordu, nasıl hissettiğim aslında hiç umurunda değildi. Onun kendi duyguları ve önemsedikleri vardı ve ben o listede 3. yedekteydim. Kartal olma isteği beni yiyip bitiriyordu ve bu sadece geceleri beni uykusuz bırakıyordu. Hasta ben aslında gerçek bendim ve artık kendini göstermek istiyordu. O sabah kartal olarak güne başlamaya karar verdim. Bu çok zordu. Uçmak zor bir eylemdi ve herkesin gözü üzerindeyken sudan çıkmak bambaşka bir deneyimdi. İçimdeki tüm seslere susmalarını söyledim. Sadece yaptım ve böylelikle kartal olma yolculuğum başladı. Annem uzun süre bana küstü mesafeli birlikteliğimize birkaç bin kilometre daha ekledi ama artır ben artık bir kartaldım ve o da zamanla bu gerçeği kabul edecekti. Hasta ben aslında gerçek bendi ve onun sesini yıllar önce kapatmışlardı çok sessiz kaldığım zaman onu duymaya başlamıştım…


Nimet Pilavcı

3 Haziran 2023 Cumartesi

 BEN DÜNYA'DA YENİYİM

Onlar bilmiyor, hiç kimsenin haberi yok. Bende şans eseri öğrendim ya da hayır şans eseri değil, çok sorduğum için kafalarını şişirdim galiba. Birden söyleyiverdiler. İlk duyduğumda donup kaldım. Basitliğin karmaşası sardı içimi. Suyun aniden eksi 20’leri görünce donup kaldığı gibi kalbim buzdan bir heykele dönüştü içimde. Gözlerim buğulu değil artık buzlu bakıyordu, gerçek olmayan gerçeğe. Oyun deyip basite aldıkları yaşamak düşü; bütün bunlar romantik söylemlerdi. Her şeyin bir gerçekliği vardı. Vardı da hangi otorite bunu yargılayabilirdi ki. Ya da herkesin umurunda olsa, tüm insanlık bilse ne değişirdi? Bazen gerçek gözümüzün tam önünde durur ve biz yanında geçip gideriz. Görmezden geliriz. İşte tamda böyle her şey. Son günlerde kendimi yalnız, umutsuz ve çok görmüş geçirmiş hissediyorum. Oysa henüz 30’ların başındayım ve neredeyse sıradan insanların çoktan yaşadığı şeyleri bile yaşamadım. Mesela çok sevilmedim. Mesela kimseye yurt olamadım, mesela çok ülkede görmedim ya da paraşütle bir yerlerden aşağı atlamadım, belki ciddiye de alınmadım. Herkes için kolay oluverdim bazen. Kolay affeden, kolay kabul eden, kolay seven, kolay üzülen, gönlü kolay alınan, kolay, kolay, kolay… Yaşamın bana hissettirdiği tek duygu, en iyi hissettirdiği üzülecek bir şey bulup onlara üzülmem oldu. Bu bazen çöp kenarında ateş yakıp kimin dünyasını nasıl alt üst ettiğini bilmeyen sığınmacılar olur, bazen şefkate muhtaç üzgün gözlerle etrafımda dolanan bir sokak köpeği, bazen sevgisine bir türlü inanmadığım sevgili, bazen cadde, sokak ya da bir tarla kenarında başı vurulur gibi kesilmiş bir ağaç. En çokta ağaçlara üzülüyorum. Onların sessiz iyilikler olduğunu düşünüyorum. Sessiz, mutluluk veren, gölgesinde şenlendiğim, rüzgârda şarkı söyleyen yapraklarını dinlediğim ağaçları neden keserler ki? Anlamıyorum. Onları yok eden birinin kalbi olabilir mi? Gerçekten neyi sever? Sevdiği her şeyi sorgularım. Neden melankoliksin? “Çünkü ağaçları kesiyorlar. O yüzden” diyemediğim için başımı önüme eğip yalancı bir gülümseme yapıştırıp suratıma “hayır”  derim hep. Yaşamak güzel şey. Nefes almaya muhtaçken, akciğerlerinle aran kötüyken ya da hayatın kıyısında tutunmaya çalışırken uçurumdan aşağı bakıp kara parçasının değerini anlamak gibi. Bıraksan kendini düşsen aşağı, ne olacak ki? Başka bir başlangıcın içinde bulacaksın kendini. Sen insansın. Ne kadar aşağılık anların olsa da. Sana neden böyle sonsuz bir ödül verilmiş, hiç düşündün mü? Düşünüyorum ama bulamıyorum ben. Sen bulursan bana da söyle. Buna ihtiyacım var bugünlerde. Birde herhangi bir yerde toprağa gömülmeye. Kapatın üzerimi ve gidin. Yok, olayım şuracıkta. Sancılı yaşam, umutsuz yaşam bu sonrasızlık bitsin. Ne olacaksa olsun. Çok yorgunum. Ben beceremiyorum çünkü. Hayatın olağan akışında insanların saçma mutluluklarına, sevinçlerine bakıyorum ve sesi olmayan sesli bir videoyu izler gibi yavan buluyorum. Oysa eskiden çok sevindiğim, kalbimin delicesi çarptığı zamanlar vardı. Acılar gerçekti, mutluluklarda öyle. Ben gerçektim. Şimdi bir gölgenin yansımasıyım. Yansıma diyorum o kadar açık griyim. Sessizce izliyorum. Numara yapıyor, hayatın akışına kapılıyormuş gibi basit dertleri takıyormuş gibi yapıyorum. Kimse anlamasın diye bazen iş yerinde birine sinirleniyorum, hoşuma gitmeyen bir şeylere isyan ediyorum ya da öylesine birileriyle sohbet edip planlar yapıyorum. Gerçekliğimi yitireli çok olmadı ama dikkat çekip bir hikâye çıkartmak güzel olur dersen 13 gün 2 saat 39 dakika olmuş. İçimden sadece gözyaşı dökmek geliyor. Geçmesini beklediğim yara iyileşmiyor adeta bambaşka bir yaratık büyüyor içimde. Her gün bir yeri beliriyor. Resim netleşiyor. Bu şey bana ne yapacak korkuyorum. Ruhumu hapsedip kendi ruhu mu yapacak? Başka bir dünyadan geliyor. İçimde büyüyor. Ben de büyüsün diye uğraşıyorum farkında olmadan. Son günlerde daha hızlı büyümeye başladı. Sadece şekil olarak mı değişik yoksa başka yetenekleri de var mı? Beni başka biri mi yapacak? Hissedemiyorum. Kendimi duyamıyorum. Fısıltı, fısıltı, fısıltı. Neyi çektiğime dair hiçbir fikrim yok.  Tek istediğim sıradan olmakmış. İsteyince olan şeyleri istemeyi nasıl isterim? Ben isteyemiyorum. Dilim söylese de içim titremiyor. Kendinden umudu kesmiş olmak böyle bir şey mi? İnsanların hepsi bu söylediklerimi yaşıyor mu? Hayatlarının herhangi bir döneminde? İstemek bile hadsizlik gibi geliyor bana. Toz taneciğinde yaşayan küçücük mikroskobik varlık neden umursansın ki? Neden umurunda olsun ki? O neyi bilirde ister? O, ne bilir ki? Ne zaman istemek mevzusunu açsam kendime bunları söylüyor. Sonra insanlara bakıyorum. Yaşamlarına, dünyayı tüketme şekillerine, söylediklerine, güldüklerine, konuştuklarına. Bir hata olmalı. Bir yerde bir hata olmalı. Nasıl beceriyorlar hiç yok olmayacak gibi mutlu olmayı? Ben nasıl farkındayım böylesi. Bu geçici bir hal mi? ya geçer bende onlar gibi olursam. Belki de onlar gibiyim. Yarın erken kalkmalıyım. Görüşmek istemediğim biriyle randevum var. Hayat ne tuhaf. Yani hayatın bizi gördüğü, duyduğu yok ama yine de bunu demek insanı hafifletiyor. Görüşmek istediğin, deliler gibi görmek istediğin insanı sonsuza kadar kaybedip görüşmek istemediğin başka insanlarla görüşmek zorunda olman. Devam edebilmek için buna ihtiyaç duymak. Kuruyemişin içinde sevdiğin yemişin çok çok çok az kalmış olması gibi. Anlamsızlığa bu kadar anlam yükleyen de anlamlı şeyleri anlamsızlaştırıp bir köşeye atan da benim. Ben, kimim? Düştüğü kuyudan çıkmaya çalışan kafasının içinde kendiyle kavga eden insanları sevmeyen ve en çokta kendine düşman olan kimine göre asi, kendine göre ucuz bir ruhum. Koşturan insanlar görüyorum, trafikte bir saniye öne geçmek için birbirine korna çalıp, kendilerinin olunca kutsal, önündeki arabadakinin olunca ana avrat küfredenler. Çocukken okuldan eve belediye otobüsüyle dönerdim. Sıkışık insan dolu, ter kokan, eylemsizlik hareketiyle birbirine çarpıp duran sessiz insanlara bakıp içimden onlara bağırırdım. “ilk hangimiz ölecek? Bilen var mı?” diye sorar tahmin etmeye çalışırdım. Sonra sıra bana gelirdi. Önce ben ölürsem derdim. Otobüsten inince karşıdan karşıya geçerken bacaklarım titrerdi. Ölüm korkusunu ilk bacaklarımda hissederdim. Ben hep mutsuzdum. Mutluluk nasıl bir şey aklıma yatmazdı. Mutsuzlukta etime sürten bir bıçak gibi değildi. Sakindi. İnce bir sızı olurdu içimde. Hep bir kaybetme korkusu. En çok annemi kaybetmekten korkardım. Eve koşarak giderdim. Ölmeden önce yetişeyim isterdim. Gittiğimde sağlıklı olduğunu görünce içimde çiçekler açardı. Annem anlamaz bana hep kızardı. Çocuksuluğum ona dokunurdu. Belki de asla büyümeyecek olmamın korkusu sarardı. Haklıydı. İçim hep çocuk kaldı. Büyümenin tatlı sancısı hiç sarmadı beni. Ergenlik, yetişkinlik dikkatimi çekmedi. Beni hep çocukça mutsuzlukların içinde çiçek açan küçük mutluluklar ilgilendirdi. Ben büyüdükçe çocukken uzanamadığım mutluluklara uzanabildikçe sevindim. Mutlu oldum. Kısa sürdüler, ama olsun. Böyle bir şeydi demek dedim. Sonra insanlara baktım. Sevinçleri gereksiz geldi. Ya da asla uzanamayacağım şeyler olup çıktıkları için kendi içimde küçümsedim. Evet, öyle yaptım. Bana uzak sevinçleri hep küçümsedim. Böylelikle bastırıp yok etmesi kolay oluyordu. Yazmaya da çocukken başlamıştım. Kendime masallar uydurmam gereken zamanlar oluyordu. Aklımın bir köşesinde oyunlara dalmak iyi geliyordu. Sonrasında da bırakamadım. Bir hastalık gibi içimden çıkıveriyordu. Yanımda hep küçük not defterleri taşımak zorundaydım. Aklıma sürekli olur olmaz yerlerde şiirler gelirdi. Yazmazsam sonsuza kadar kaybederdim onları. Sonra hani bir şarkı duyarsınız ama adı aklınıza gelmez, mırıldanmaya çalışırsınız bulamazsınız, takılıp kalırsınız ya. İşte öyle bir şey oluverirdi o mısralar bende. Yazmak kendimle dertleşmek gibiydi. Kendimi bana cevap vermeyen defterlere dökmek, yaralarımı iyileştirirdi. Zamanın benimle işi kalmazdı yazarken. Ne ben onu sorardım ne de o beni. Sadeleşmekti yazmak. Ruhunun bir yerlerde kendi müziğinde dans etmesiydi. İşte böyle bir zamanda başladı, evrene merakım da. Binlerce ışık yılı uzakta bir yerde yaşamak, bir sabah uyandığında Satürn’ü dünyada bulmak, ağaçlarında çorap yetişen tarlalar, kötü adamlardan kaçan kaktüs oğlanın bir fareye yem olması, bunlar hep rüyalarımın bana sunduğu hayran kalarak izlediğim bilinçaltı zırvalıklarımdı. Öyle sıkı sıkıya sarıldığım bir hayalim hiç olmadı. Olanlarda ne kadar gerçek oldu. İstediğim mi oldu, olana mı razı oldum. Düşünmek bile istemiyorum. Dünyadan vazgeçmiş olmayı diliyor bir tarafım, diğer tarafım sıradan insanlar gibi mutlu olmayı denemeye çalışıyor. Sonra hepsi içimde bir yorgunluğa dönüşüyor. Her şey yabancılaşıyor. Herkes çoktan başka bir gezegene taşınmışta ben burada unutulmuşum hissine kapılıyorum. Gözlerimi ovalıyorum. Hep aynı yerdeyim sanki. Yokluğun ortasında yokum. Varlığın ortasında hiçim. Hiç olmak herkesin beceremeyeceği bir ayrıntı. Dünyada çok can yakıcı sorunlar varken benim sürekli “buram uff oldu” diye geziyor olmam ne büyük şımarıklık diyorum bazen. Kendimi öylesi küçümseyip ötekileştiriyorum ki. Sonra dünyayı düşünüyorum. Toz taneciğisin sevgili dünya, kendini beğenmiş insanlık diyorum. Biri bana neden değerli ve yaratılmaya layık görüldüğümüzü anlatmalı. Bak şu yüzden demeli. Bir sürü sebepten ya da. Bende ikna olmalıyım. “aa bak ne değerliyim” diye başım ve sırtım dik gezmeliyim. Sonra kim bilir değersiz bir şeyler yapıp daha da değerli olduğumu düşünmeliyim. Ben neyim? Bilimsel olarak bir açıklamam var. Etten ve kemikten yaratılmış, yok ortaya çıkarılmış biyolojik bir varlığım. Varım. O yüzden sonsuza kadar saçmalayabilirim. Bedelini ödedikçe tabii. Peki, ben bir çiçeğe dönüşebilir miyim? Ya da bir tost makinası olur mu benden? Atomlarım sürekli kendini yenileyen bu dünyada farklı şekilde buluşur mu? Saliselerden daha küçük birimler içinde. Kaybolabilir miyim? Sonsuza dek evrendeki kara deliklerde gezebilir miyim? Gezsem gördüklerime şaşırırım kesin. Ama şu an canım hiç gezmek istemiyor. Tek istediğim uyumak, uyumak, uyumak. Bilinçaltımda yenidünyalar, acayip heyecanlı olaylar keşfetmek. Sonrasında mutlu hissettiğim bir anda uyanmak. O gün tekrar gelecek mi? mutlu olduğum o gün. Uykumda mutluyum, mutlu uyandım dediğim o gün. Gelecek mi? bunun çaresi neden böylesi bir. Susmak. Burada susmak en iyisi. Ben iyi değilim. Okyanusun ortasında kendi kendime yaşadığım derin çaresizlikle bir sigara yakmak ve beynimin salgılayacağı “dur, iyisin” hissi yaratacak bir göz kırpışa muhtacım. Bazı insanlar görüyorum. Onları yeni doğmuş gözleri henüz açılmamış kedi yavrularına benzetiyorum. İnsanları seven var mı? Masum hayvanlar dışında. Bir kap yemek, başını okşayacak kadar sevgi, sıcak bir yatak için seven hayvanlar dışında? İnsanlar gerçekten insanları sever mi? yoksa onlar bir arada oldukları için mi seviyormuş taklidi yaparlar. Bir insan dünyada en fazla kaç can yakabilir. Kaç ölüme sebep olur. İçinde taşıdığı cevherleri kendi kendine nasıl bitirir? Onlardan biri de ben miyim? Tüm bunların bir cevabı vardır elbet. Bilen birini bulmalıyım. Ona sormalıyım. Çünkü bu sorular aniden donup kalan heykellere dönüşüyor zihnimde. Zihnim tam bir müze. Hayat bir zamanlar akmış, yaşanacaklar yaşanmışta kalıntıların taşınıp alarmlarla, mesafelerle saklandığı bir yer olmuş gibi. Beni anlayan var mı? Bu kuyuda sessizce kendimi mi delirteceğim. Kendimden kaçtıkça nefesim tükeniyor, soluksuz kalıyorum. Bazı dakikalar hiç geçmiyor. Aklımın en büyük hayal kırıklıklarını o dakikalarda yeniden tekrar tekrar yaşıyorum. Eylemler gibi duygularda domino etkisi yaratıyor diyorum. Beni mahveden bu garip duyguyla birlikte yaşamaya, anlaşmaya çalışıyorum. Bu kadar mutsuz olduğum için kim daha çok mutlu oluyorsa ben onu kıskanıyorum. Bıktım kendimden. Senden, dünyadan, hep bir cevap bekleyen insanlardan. Sabah erken kalkmaktan, işe gitmekten, selam vermekten, öğlen yemek yemekten, akşam servisle eve dönmekten. Diyet çorba gibi yaşamaktan. Uçup gitmek istiyorum. Kanatlarım olduğunu hayal ediyorum sonra bir kuşun yerden gökyüzüne nasıl özgürce kanatlandığına hayran hayran bakıyorum. Bazen kimsenin olmadığı ıssız yerlerde kuşları taklit ediyorum ama ben uçamıyorum. Gökyüzü çok uzak. Ben çok küçüğüm. İnsan bilmiyor ama çok acizler. Vazgeçtim dediği şeylerden kurtulamıyorlar.

 

BÖLÜM 2

Bu kadar uzun “ben”in ardından kim olduğumu merak etmiş olabilirsiniz. Ben bozkırın ortasında yeşil ürpertici bir damarın içinde yüzyıllardır sürüklenen birçok şehir görmüş, birçok insanla bakmadığı yerde göz göze gelmiş bir taşım. Evet. Bir taş. Koyu yeşil rengimle yüzyıllardır sürüklendiğim nehrin içerisinde tüm sivri yanlarımın törpülendiği dikdörtgen ve üçgen yüzeyleri olan bir yüzeyi hafif dairesel bir taş. Aslında ben tek başıma da değilim. Benim gibi üç arkadaş daha var yanımda. Birinin rengi kehribar damarlı, biri açık yeşil düz bir yüzeyden oluşuyor, diğeri de işte o son parça. Sanki bizi aramaya gelmiş gibi gözleri yerdegezen kızın hafif kırmızı olmalı diye aradığı ve kuru nehirden uzaklaşırken gözüne takılan daha çok akik rengi bir kırmızı taş. Ben ona akik diyorum. Akik’in bir tarafı insan dişini andırırken diğer yüzeyinin hafif keskinliğine bakınca onun başka bir parçasının Kızılırmak’ta kaldığını anlıyorum. Sormadım kendisine ama biraz içe kapanık, öfkeli. Neye karşı bu öfkesi bilemiyorum. Biz; ben, kehribar, akik, yeşil hep bir aradayız. Çok şey gördük. Yüzyıllardır... Nelere tanıklık etmedik ki. Irmağın deli gibi aktığı, genç kızların çamaşır yıkadığı, yüzdüğü, banyo yaptığı, çobanların koyunlarını suladığı, savaşta askerlerin endişeyle atlarında karşıya geçtiği, bir gelinin atın huysuzlanmasıyla sularında can verdiği, barajla birlikte her geçen gün suyun azalan debisine, her daim balık tutan balıkçılara, bir gece yarısı karanlığı delen ışıkla içlerimizden bazılarını toplayıp götüren uzaylılara… sonra bu kız geldi. Ben galiba burada toz haline dönüşene insanlık yok olana kadar buradayım derken… Kız beni düşen bir parçasını yerden alır gibi alıp cebine atıverdi. Şaşkındım. Bir taşı ne yapacak olabilirdi ki? Bir taşı eline alınca neden bağrına basar gibi avucunun içinde sımsıkı tuttu ki? İlk defa kendimi merak ettim. Nasıl göründüğümü? Kızın canı acıyor gibi bir hali var. Sanki kimseye söyleyemediği ama her halinden belli olan bir can acısı. Yanındakilerden başka bir âlemde gibi. Yalnız kaldığında içinden bir şeyler söylüyor. Bizi avucunda sımsıkı tutup, bir şeyler diliyor gibi. Yüzyıllardır yaşadığım evimden uzaklaşıyorum. Bir arabaya bindik o bizi giysisinin cebine koydu ve fermuarı çekti. Güvende olduğumuz için içi rahat. Arada fermuarı açıp bizi avucuna alıyor. İçinden bir şeyler söylüyor. Fısıltıyla. Duyamıyoruz. Galiba söylediklerini yanındakilerin duymasından çekiniyor. Tüm dünyanın duymasından hatta. Karmakarışık içi. Hissedebiliyorum. Çok üzgün olduğunu ve bizimle teselli bulmaya çalıştığını anlıyorum. İnsanların yaşadığı ev denilen bir yere geliyoruz az sonra. İçeri girdiğinde yaşlı, kilolu bir kadına sevinçle bizi gösteriyor. Kadın bilge gözlerle kıza baktı. Yine mi taş topladın? Dedi. Bizleri eline aldı, baktı. Kızın gözündeki sevinci kuşkuyla süzdü. Taşları kıza geri verdi. Kız buruk bir neşeyle bizi tekrar giysisinin fermuarlı cebine attı. Onunla yalnız kaldığımızda anlayacağız herhalde bize niye bu sevgiyle baktığını, avucunda sımsıkı tutup içinden belli belirsiz ne geçirdiğini anlayamıyorum. Diğerleri de benim gibi. İçimizde sürekli neden burada olduğumuz konusunda tartışıyoruz.

Bölüm 3

Kız bugünlerde kafayı yemiş gibi bir deyim var insanların kullandığı aynen öyle davranıyor. Bizi biri sanıyor. Evet, dördümüz ona göre birini temsil ediyoruz. Gündüzleri hep avucunda, çalışırken masada, koltukta otururken yanında, gece yastığının altında bizimle uyuyor. Bazen uyanıyor, yastığının altında bizi arıyor. İçimizden birini bulamadığında ki bazen yastığın altından aşağılara doğru kaydığımız vakitler oluyor o zaman kalp çarpıntılarını uzaktan bile duyabiliyoruz. Tuhaf bir hapis hayatı yaşıyoruz. Konforlu. Bir taş olarak sıcak bir ev kimsenin umurunda olmaz belki ama bir insanın avucunun içinde olmak ilginç bir deneyim. Acı çeken, yalnızlığını kimseyle paylaşmak istemeyen takıntılı bir kız bu. Adını daha yeni öğrenebildik. Geçenlerde bizi iş yerine götürdü. Masanın üzerine kahve kupasının yanına koydu. İşlerine daldı. Odaya kaba saba bir adam girdi. Herkese selam verdikten sonra kızın masasına yöneldi. “Ooo Mai’de gelmiş.” Dedi. Sonra bir hamlede akiki eline aldı. “ne güzelmiş rengi, kırmızı gibi”. Bizimkinin kalp atışlarını yine duymaya başladık. Adama sanki taşı alıp gidecekmiş gibi endişeli gözlerle bakmaya başladı. Hani başkasına bir şeyi önemsemiyor gibi yaptığınız ancak içten içe deli gibi önemsediğiniz satranç taktikleri vardır ya öyle bir ifadeyle “hı evet” dedi. Adam taşa baktı, bizimkine baktı. “gözünde deliliğin parıltısını gördü.” Sonra yavaşça Akik’i aramıza bıraktı. Bizimki derin bir nefes aldı. Çaktırmadan bizi toparlayıp cebine attı ve fermuarı çekti. Kendi aramızda tartışmaya başladık. Biz kim olabilirdik ki?


Nimet Pilavcı

9 Haziran 2022 Perşembe

 Galiba bunlar sana son yazışlarım. Siliniyorsun ne harika değil mi? Giderek uzaklaşan bir sis gibisin. Geride kaldığın yetmiyor, kayboluyorsun zihnimde. Yakınımda olmanı dilemekte, seni özlemekte içimden gelmiyor. Yokluğun, yanımda birlikte geçirdiğimiz herhangi bir an'da hissettiğim kadar huzur verici. Bu çok garip değil mi? Seni unutma senfonisi uzun sürdü. Bazen gözlerin geliyor tam aklımın önünde canlanıveriyor. Ne bekliyorsun daha benden bilmiyorum. Seni fırtınalı bir yolculuk olarak tanımlıyorum. Çok dalgalıydın, gemiden kaç kez düşme tehlikesi geçirdim, mide bulantılarım, susuzluklarım, esen rüzgarlarda üşümelerim, güneşin aşırı yakması, gece sessizlikleri, sakinliğin, kayan yıldızlar, balina ve deniz aleminin gösterileri daha bir sürü şey. Vazgeçmemeye çalıştığım sen değildin. Kendimdim. Sende kendimi buluyordum. Aynı zihne sahip farklı bireyler gibiydik. Beni özlediğini de biliyorum. Cesaretin olmasın yeniden aramaya diye yaptım o son çılgınlığı. Ben, senden daha deliyim. Umarım anlamışsındır. Bir gün balkonda sigara içerken aklına geleceğim. Benimle görüntülü konuşmak için uzaklaştığın o boş araziye gözlerin dalacak. Seni nasıl delice sevdiğim bi anda aklına düşecek. İçine bir yıldırım düşecek. Kimse diyeceksin, kimse böylesi sevmeyecek... Bense hayatımda bıraktığın izlere bakıp tebessüm edeceğim. Nerde ne yaptığından, neyi, nasıl yaşadığından habersiz. Bugün şöyle bir not gördüm. 

Ve sonra ne mi olacak "aramıza şehirler girecek hiç karşılaşamayacağız, tesadüfler bile bir araya getiremeyecek, sonra belki birimiz öleceğiz, diğerimiz hiç bilmeyecek..."

Madem her şey böylesi basitti her söylediğimde ben haklıydım. 

Geride bırakamıyorum seni derken sen, içimden güldüm. Aptal dedim, beni de kendini de yaktın. 

 

8 Haziran 2022 Çarşamba

ANLA BENİ ŞEHİRLER GÜZELİ

Bir şehri anlatmam gerekiyor adı zikredene göre değişiyor. Ben İstanbul diyorum.

İstanbul... Son kez sana geldiğimde beni geride bırakmış gibiydin. Kara parçanda oluşturduğum ağırlık çok umurunda değildi. Nereden anladım bunu? Beni büyüleyecek ya da kızdıracak hiçbir şey yapmadın. Geldim, gezdim, denizini seyrettim ve döndüm. Fotoğraflarda manzarası güzel bir mekan olarak kaldın ve ben senden coşkuyla bahseden insanları yine bir anlam veremeden hayatıma devam ettim. Ancak bu sefer gelişim biraz farklı oldu. Beni Anadolu yakasında heyecanlı, güneşli yüzünle karşıladın. Küçük butik kafelerin sakindi. Etrafta canımı acıtacak dilenci çocuklar yoktu. Sen bu sefer bana hoş geldin der gibiydin. Vapura bindiğimde martıların neşeli sesi, denize ve rüzgara kendimi bıraktığımda yaptıkları gösteri şiirseldi. İstanbul bu sefer sen, başkalarının bana anlattığı gibiydin. Biraz utandım kendimden. Kadıköy sakindi. Sokaklar saygı sevgi çerçevesinde hareketliydi. Kimse gelip koluma çarpmadı ya da kaldırımda yürürken adımlarımı istediğim gibi açıp, koşabileceğim alan vardı. 

Sen naptın İstanbul? Kilo vermiş, içmeyi bırakmış ve biraz sakinlemiş gördüm seni. İstilacı bazı ırklardan kurtulmuşsun, senin ve tarihin adına çok sevindim. Bir ara Galata Kulesi'ne yaslandım. Nasılsın? dedim. Yüzyıllar olmuş kimse ona nasılsın? demeyeli. Sarıldım, üzülme insanlar böyledir dedim. İstiklal yine kalabalıktı. Ancak bir şenlik havasında. Bambaşka diyarlardan bambaşka şarkılar yükseliyordu her köşesinde. İnsan duygu durumuna göre birine kapılıyor, his dünyan arkandan bağırırken geçip gitmek zor tabii. Karaköy'de gittiğim seyyar balıkçı bile aynı yerinde devam ediyordu. İçimden duyuyorsun beni İstanbul dedim. O balıkçının dürümlerini kaç kişiye anlattım sen iyi bilirsin. Küçük teknelerin demirlediği sahile oturup balık dürümümü afiyetle yerken, Suriyeli çocukların kirli Karaköy suyuna atlayışı bile beni mutlu etti. En azından cesurlardı, yüzeyi gri ve mazot yağı kaplamış olsa bile oyundan vazgeçmemişlerdi. Boğaza bakarken, Ortaköy'de ışıklardan sahile geçerken hiç değişmemişsin, aynıydın. İnsan kalabalığı, vasıta çeşitliliği, kaldırımlar, dükkanlar, her şey aynıydı. Balat'ta yine düğünler devam ediyor, antikacılar eskicilerden topladıkları eşyaları dünyada tekmiş gibi fiyatlarla satıyordu. Evlerin rengi modayı takip eder olmuş, neon yeşiller, pembeler, turuncular... En güzel fotoğrafı ben veririm diye birbiriyle yarışıyordu. Boğaz yine manzarasıyla, güzelleri imrendiriyordu. Öyle bir süzülüyordu ki evet hakkını teslim edelim en güzel sensin İstanbul. Bu dönüşümde bir hüzün hissettim, aklım sende kaldı biraz. Bir daha ne zaman, nerede, nasıl? görüşebiliriz İstanbul. Bu sefer bambaşka sevinçlerle, heyecanlarla sana gelmek isterim... Hüznünde, neşende başka güzel...

28 Mayıs 2022 Cumartesi

 Bir süre yazacağım buraya. Aslında yazarken bile fokur fokur kaynayan o his yüceltilenin sen olduğunun farkına vardığında kayboluyor. Bu bana bir türlü hissettiremediğin değer verişin kaçıncı uçurumdan düşüş acısı bilmiyorum. Tek bildiğim tam kalbimin ortasında kırık, bıkkın bir acıyla bunu hissettiğim. Yazın sıcak bir ikindi saati "neden?" diye sorguladığım bir vaktin verdiği yalnızlık acısına benziyor. Bu hisleri sen bana hissettiremezsin, haklısın. Evet, evet biliyorum sorun bende. Sonsuz isteklerimde. Müjde bak kurtuldun işte. Bensiz hayatının her yeni gününde, aklına gelmediğimde, çalan şarkılar, birlikte geçilen yollar ve tüm diğer şeyler uçup gittiğinde sonsuza kadar birbirimizi hiç tanımamış olacağız. Şunu anlamadın. Anlatamadım sana. Kaç kişi geçti hayatından, kaç kişi geçecek hayatından da anlayacaksın. Seni geride bırakamıyorum dediğinde bunun yıllar geçtikçe seni asla unutamadım'a dönüşeceğini de fark etmedin. Bilemem belki de unutursun. Şimdilik hoşçakal...

 

Mezarımı Derin Kazın


Bugün yine ölmüş birine yazıyorum. Unutmaya çalışmak sürekli, defalarca aynı şeyleri tekrarlamak. Gelişi bir şenlik, hiç bahar gelmeyen yerlere bir gün güneş doğar ya öyle oluyor hep. Gidişi karanlık. Her gidişinde bir tutam saç ağartıyor. Gözlerde saklanmayan bir acı bırakıp gidiyor. Bugün arabada giderken öylece sağ koltukta varlığını düşündüm, sonra radyoda bir şarkı yükseldi içimden sızan bu şeyi susturmayı başaramadım. Herkes her şeyi kolayca unutuverirken, geride bırakmayı kabul ederken, ben niye? Niye geçemiyorum senden. O hep sevdiğimiz loş ışıkta oturdum, yanımda olmamanı isterken deli gibi yanımda olmanı istiyorum. Ne bileyim kapı çalsa açsam sen olsan diyorum. Sımsıkı sarılsam da "dur" desen. Kimse bilmese. Hepsi geride kaldı. Yeni biriyle yeni güzellikler yaşamaya başlamış bile. Ben onun için artık herkesten de öte. Tehdit unsuru. Merak etme. Unuttum evini bile. Senin yaptığın gibi yapacağım. Biraz zaman alacak. Sana çok benzeyen biriyle tanıştım. En azından bu içimden sızan şey, adının geçtiği yerde, ki senin adın olmasa bile, takılmadan nefes alabileceğim. Belki sarılırım, belki onunla da film izlerim bilmiyorum. Şans vermeden anlayamazmışım. Senin yaptığın gibi yapacağım. Başka bir evrende en güzel halinle sen, sen ol. Bende yaşamıma devam edeyim. Arada omzuna başımı yasladığını hayal ediyorum, hissediyor musun? Sımsıkı sarıldığımı, boynundan öptüğümü, hemen heyecanlandığını... Gözlerine baktıklarında başkaları da aynı şeyleri görüyor mu acaba? Orada başka bir evren saklı. Uçup gitsen bu kadar mutlu olursun ya hani öyle bir yer orası. Ben ne zaman baksam kalbim önce titrerdi, sonrası farklı doğa olayları. Bazen sakin bir deniz kıyısı, bazen fırtınalı bir gece, bazen karanlık bir orman tuhaf kuş sesleri, bazen mutlu bir akşamüstü... En çok da ne yiyelim diye saatlerce yemek tarifi bakıp sonra marketten garip soslar aradığımız zamanları özlüyorum. Bazen bulamayıp tüm marketleri gezerdik. Bim tarafına hiç gitmiyorum, sen yokken hiç gitmedim. Gidemedim. Özlemekten ölüyorum. Gelsen biz ne saçmalıyoruz, ne yapıyoruz desen...? Neyse yeni bir ilişki, yepyeni bir çelişki... Sana mutluluklar, bana zor kararlar. Alışırım biliyorum kaç defa yaptım. Bu sefer dönüş yok. Zaten tüm dönüş kanallarını kendin de kapattın. 


Nimet Pilavcı

30 Nisan 2022 Cumartesi

Bazı vedalar uzun sürer

 

Bazı vedalar uzun sürer…

Çok kez yazdım sana. Öyle çok konuştum ki! Hırpaladım durdum kendimi ve seni. Biraz zor, her şey bittikten sonra bile, seninle vedalaşmak. Artık saymıyorum kesin bitiş kaç gün önce oldu. Hep hayalini kurduğum o gezegen çok milyon ışık yılı ötedeymiş. Bende yolda heyecanımı ve enerjimi kaybetmişim işte. Birini uyurken bile bıkmadan izlemek, dünyanın en güzel manzarasıymış gibi; karşısında muhteşem bir doğa olayına tanık oluyormuşçasına dağılmak, bunlar seninle sondu. Bazı galaksiler artık görüş alanımda değil, kayboldu. İki sızılı ruhtuk biz. Kırıldığımız yerler aynıydı aslında. Boşluğun doluyor. Yokluğuna da alışılıyor. Eksiklikler gidişinle kapandı. Eksilten senmişsin. Bu iyice anlaşıldı. Kızgın değilim sana. Kırgınım. Beni elimden tutup götürdüğün o çiçekli bahçeyi özlüyorum. Alışmak kötü bu o çiçekli bahçe olsa bile. Bazen aklımın tam ortasında beni izliyorsun. Sesini duyuyorum. Her şey birbirine giriyor o zaman. Burnumun direği sızlıyor. Öğleden sonra bir gün aklıma geliyor. Yüceltmeye gerek yok seni. Sen, hakikaten kimdin ki? Bunları artık takılmadan nefes alabildiğimi bil diye yazdım buraya. Adın herhangi biri oldu bende. Artık gelmiyorsun, birlikte geçtiğimiz yollarda bile. Anla iyice. Çok değerli bir şeyi kaybettin ve hâlâ farkında değilsin. Dene bakalım şansını, ama değerimi anlamadan da geçip gitme yeryüzünden, sonra gökyüzünden, kendi kendinden de geçme. Anla da geç. Hoşçakal sonsuza kadar. 

9 Şubat 2022 Çarşamba

Ji Dabulyu

 


Çok heyecanlıydım. 25 senedir bugünü bekliyordum. Onlar bir bilincim olduğunun farkında değiller, bildikleri tek şey özel olduğum. Uzaklara gitmek fikri herkeste olduğu gibi bende de vardı ama beni özel yapan bu fikrin, ben henüz ben dünyaya düşmeden önce ortaya çıkmasıydı. Yolculuk için hazırlanmaya başladığım ilk zamanları hatırlıyorum da her şey ne kadar zor ve sabır istiyordu. Küçük parçalara ayrılmam, analizler, başka maddelerle etkileşimler, istedikleri maddeye dönüşebilmem için yapılan onlarca işlem. Artık parlak, altın sarısı, çok ince aynadan bir bedene sahibim. Yeni bedenim çok estetik ama ben bazen eski çirkin bedenimi özlüyorum. Her neyse beni bir yana bırakalım.  Dünyanın birçok yerinden bilim insanı sadece benden kocaman bir göz yapmak için çalışıyordu. Bu çok zor bir işti. Üstelik beklentileri de epey büyüktü. Onlar için sürekli fotoğraflar çekmemi istiyorlardı. Yani fotoğraf derken anın değil tabii. Geçmişin fotoğrafını çekmemi… İşte, 1,5 milyon kilometre uzağa da aslında bunun için geldim. Dünyadakilere iyi haberler verip merak duygularını tatmin edebilmek için. Aslında basit bir iş. Dünya zamanıyla çeyrek asır, geldiğim yerin zamanıyla ise sadece birkaç saat önce buralardaydım zaten. Her şey bıraktığım gibi. Burası dünya için, zamanın ötesinde. Karanlıkta milyonlarca gök taşı, yıldız, gezegen, galaksinin yaratılıp kendi yaşam serüvenini tamamladığı bir yer. Geri dönüş yolculuğum çok uzun sürmedi ama yine de dünya zamanıyla bir aydan biraz daha fazla diyebiliriz. Beni rokete koyduklarında her ne kadar oraya geri dönmenin heyecanıyla esrime halinde olsam da aklımda tek bir şey vardı. Saatler önce uzayda savrulan üç göktaşı arkadaştık biz. Bir gün yine uzun süre seyir halinde olacağımız uzay yolu üzerinde sabitlenmiş sayılacak kadar yavaş bir hızda ilerlerken devasa bir göktaşı üçümüze birden çarptı. Onlar yer çekimi kuvvetli olan bir gezegene düşerken ben savrula savrula dünyaya kadar geldim. Toprağa düştüm. Tarla dedikleri, insanların kendi vücutlarına enerji sağladıkları yere. Çiftçi Zeki beni buldu. Ona farklı geldim. Bir taştan çok daha ağırdım. Beni önce yıkadı havluya sardı. Kuyumcuya götürdü. Kuyumcu beni uzun uzun inceledi. “bu göktaşıdır, çok para eder.” dedi. Çiftçi Zeki “değişik bir şey olduğunu biliyordum, eee ne yapmalı, kime alır ki bunu?” diye sorunca kuyumcunun üniversiteye giden kızını aradılar. “elimizde bir taş vardır, göklerden gelmiştir, ağırdır.” dedi kuyumcu. Kızı “baba emin misin? gerçekten göktaşıysa Nasa satın alır. Mail atalım” dedi. Kuyumcu “eminim tabi 25 senedir altın, değerli taşı alır satarız, o harçlıklar nerden geliyor sana?” dedi. Kız, derin bir nefes aldı. “tamam o zaman Nasa’ya yazsınlar” dedi. Çiftçi Zeki “masa nedir? Afet yardım masası gibi bir şey mi?” diye biraz kendi kendine biraz kuyumcuya söylendi. Kuyumcu “hele kızım masaya sen yaz bir hele, bak bu abinin çok borcu var sevaptır” dedi. Kız söylenerek telefonu kapattı. Ben günlerce çiftçinin başucunda kaldım. Gün boyu da nereye giderse beni de torbasında götürüyordu. Kahvehanede batak oynamayı, tarlada ekin sürmeyi, ineklere ve tavuklara sabahın erken saatinde yem atmayı, köpeği akşamları serbest bırakmayı ve daha bir sürü şey öğrendim. Yeni gezegenlerin oluşumunu izleyip, evrendeki patlamalara tanıklık edip kara deliklerden kaçarken birden bire kendimi çok garip bir yaşam biçimini izlerken buldum. Günlerim artık hep böyle geçecek zannederken Nasa, çiftçi Zeki amcayı aradı. Zeki amca beni alıp daha gelişmiş dedikleri bir yere götürdü. Buraya insanlar şehir diyorlardı. Beni tekrar incelediler ve bir göktaşı olduğumu söylediler. Çiftçi Zeki benden ayrılırken epeyce mutluydu. Benim 25 sene önceki geri dönüş yolculuğum böyle başladı. Şimdi tekrar uzaydayım. Adım James Webb. İnsanlar öyle diyor. Sinbi gezegenine doğru uzay yolundayım. Göktaşı arkadaşlarıma ‘yeni ben’ ile sürpriz yapacağım. En çok neye şaşıracaklar merak ediyorum. Onları yeniden göreceğim için çok heyecanlıyım. Belki dünyadakilerle işim bitince bende Sinbi’ye yerleşirim. Şimdilik benden bu kadar, hoşça kalın.


Nimet Pilavcı

5 Aralık 2021 Pazar

 Uzak yerlerin yakın olmaya hevesi yoktu. Bazı atomların bazı atomlarla birleşik molekül oluşturmak istemesi haksızcaydı. Ancak bazı atomlar canları istediği zaman bu bileşik oluşturmak isteyenlere yaklaşabilir ve diledikleri gibi köprü kurabilir sonra yine canları istediğinde de hiçbir şey olmamış gibi tüm köprüleri yıkıp karanlık bir boşlukta kaybolabilirlerdi. Diğer atom olmak zordu. Bir şekilde geride kalan oluveriyordun işte. Yaşadığım tam olarak buydu. Yaklaşmaya çalıştığımda uzaklaşan bir göz yanılgısı bilmem ne karmaşası. Unutma sevgili küçük atom nereye gidersen git, hep o molekül olduğun atomu arayacaksın. Sen yanılgılara teslim ol şimdilik. 

23 Kasım 2021 Salı

- Evin hâlâ aynı yerde mi? 

- Şu bir camı mezara bakan ev mi? 

- Güzel, baktığında gözüne çarpan ilk mezar var ya işte ben artık oradayım.

- Öldüm ben. Öylesi bittim. Zerrelerim toprağa karıştı. Buharlaştım artık yokum.

Bulutların beyazlığı, gökyüzünün maviliği, cıvıl cıvıl öten kuşlar, renkli şeyler, leziz yemekler, hırslar, idealler hepsi geride kaldı. Bir dünya mesafe uzaklıkta başka bir ışık yılında. Devasa bir boşluğun sakinliği, yıkılan umutlar, hayal kırıklıkları, yenilgiler, sevilmemeler, iliklerime kadar hissettiğim acı. Gözlerine ilk baktığımda içime dolan o his doğruydu. Ölümüm onun elinden olmuştu. Kendimi, beni onca direnişime rağmen sürükleyerek götürdüğü ve ne zaman kurtulduğumu zannetsem salgıladığı tatlı kokularla hipnoz edip yeniden yakaladığı ve vicdansız tekmesiyle itiverdiği acı nehrinde buldum. Nehirde sıcaklık aniden eksi yüzlere iniyor bazen de kaynayan bir derede günlerce çabalıyorum. Tam kurtuldum derken ihanet balıkları etimden parçalar koparıyor, yaralarımı iyileştirmek için sürdüğüm yosunlar beni oradan başka bir yerde yaşayamayacağıma ikna eden bir koku salgılayıp zehirliyor. Kurtulmak için ne kadar çabalasam da düştüğüm acı nehrinde beni kimse görmüyor. Yanımdan geçip gidenlere kızmıyorum ama beni izleyip eğlenen anlamsız acımla alay edenler var. Yavaş yavaş ölürken her zerrem bunları hissetti. İşte ben şimdi pencerenden baktığın, sigaranı yakıp nefes aldığın nefes verdiğin o mezarlıkta yatan gözüne ilk takılan mezardayım. İdeallerin sevmeyişlerin, ideallerin yalanların, ideallerin karaktersizliklerin, ideallerin saygısızlıkların, ideallerin yok oluşun... 
Beni yıkarken aslında kendini yıktığını enkazın altında kaldığında fark edişin, başın sağ olsun, başım sağ olsun... Yokluğun temiz sayfa...
Nimet Pilavcı

31 Ekim 2021 Pazar

Eee var olmanın da bir faturası olmalı di mi?

 Dünyada doğup dünyaya alışamayan kaç insan var acaba? Aidiyet duygusunu hiçbir yerde bulamayan ya da bunu dile getirdiğinde psikolojik bir vaka olarak görülen bilmiyorum ama yüzbinlerce insan aramızda dünyalı gibi yaparak gezmeye, yaşamaya çalışmaya devam ediyor. Kendimden biliyorum ben öyle yapanlardanım. Meseleyi hiçliğe kadar götürdüğüm zamanlar oluyor. Hiç olmasaydım diyorum. Yoksun, bilincin yok, varlığın yok, canını sıkan bir şey yok, mutlu olmak yok, heyecan yok, güzel yemekler yok, sevmek yok, sevilmek yok... 

Eee var olmanın da bir faturası olmalı di mi? Sadece bununla kalsa iyi, dünyada olmak sürekli butonlara basıp yeni yollar açmak, her açılan yolda başka seçimlerle karşılaşmak sonra yeniden seçimler yapmak ve derken hayat yolunu tamamlamak gibi. Yorucu ve meşakkatli bir iş bu. Aslında sonuç olarak herkesin gideceği yere bakılırsa bir süre sonra mesela "ben dünyadan geçtikten" bir süre sonra bütün bunların hiçbir önemi de kalmıyor. İnsanlar geleceğe bir eser bırakmak için bu yüzden çocuk yapıyorlar sanırım. Geride bir şey kalmalı. Tabii o eser mimarlarının başarısına göre büyük ya da küçük bir etki yaratabilir. Belki de yaratmaz. O da aynı şekilde boşluktan aşağı düşüp yok olan diğer dünyalılar gibi yok olup gider. Lakin bir eser bırakabilecek potansiyel ve güçte olursa o zaman dokunduğu şeyler sonsuza kadar dünyanın matematiğini tekrar değiştirir. Tuhaf bir şekilde hepimiz birbirimize bağlıyız işte. Kimin ne yaptığının bir önemi de yok. Kurgu çok sağlam. Amerikan başkanı da olabilirsin, otomobil tamircisi de... Ünlü bir ressam ya da bir öğretmen, aşçı veya otobüs şoförü, keşfedilmemiş bir yazar, belki dünyada hiç kimsenin haberinin olmadığı resmi kayıtlarda dahi adı geçmeyen kimliksiz biri. İnsansın sonuçta. Buradasın. Ve burası dünya...

Tee çocukluğumdan beri yeni doğan bebeklerde kimsenin görmediği bir şeyi gördüğümü düşünürüm. Yeni doğan bebekler çok mutsuzdur. Yüzleri buruşuk ve kırmızıdır. Bunun amniyon sıvısıyla da ilgisi var ama başka bir şeyden bahsediyorum ben. İfadelerinde gözlerini açıp bakmaya bile tenezzül etmedikleri bir yere gelmiş olmanın hüznü var. Belki de yumurtaya koşup onlarcası arasından kazanıp geldikleri yerin daha anne karnında, suyun içindeyken bile tam bir karmaşalar diyarı olduğunu anlıyorlar. Doğduklarında yataklarının etrafı süslense de herkesin ilgi dolu bakışları ve seni hep seveceğiz diyen yüzleri onlara baksa da işlerin bir kaç sene sonrasında yavaş yavaş değişmeye başlayacağını anlamışlardır da o yüzdendir dokunmadan ağlama halleri. Yaşamın hep zor olduğu ve oyun ilerledikçe zorlaştığı ortada. Bilmiyorum doğduğun gezegeni suçlamak ne kadar haklı yapar seni, beni, onları ve tüm insanlığı. Marsta doğsan her şey farklı mı olacaktı? İçinizden bazıları doğduğun ülke değiştiğinde bile her şeyin başka olduğu yerler var diyor duyuyorum. Haklılar. Bahsettiğim mutluluğun bile bir süre sonra sessizleşmesi, tüm notalarını kaybetmesi ve kalbinin içindeki tüm odaların daralarak küçülmesi. Hepsinin aynı hole bağlanması... Sonuç olarak gelsen bin dert, gelmesen yokluk. Gelmiş olmanın da bir anlamı var tabii. Hadi bul bakalım nasıl yaparsan? Bulduğunda da sonuç değişmeyecek ama bulsan güzel olur. Yolculuğun başladı, iyi şanslar..