Bir süre yazacağım buraya. Aslında yazarken bile fokur fokur kaynayan o his yüceltilenin sen olduğunun farkına vardığında kayboluyor. Bu bana bir türlü hissettiremediğin değer verişin kaçıncı uçurumdan düşüş acısı bilmiyorum. Tek bildiğim tam kalbimin ortasında kırık, bıkkın bir acıyla bunu hissettiğim. Yazın sıcak bir ikindi saati "neden?" diye sorguladığım bir vaktin verdiği yalnızlık acısına benziyor. Bu hisleri sen bana hissettiremezsin, haklısın. Evet, evet biliyorum sorun bende. Sonsuz isteklerimde. Müjde bak kurtuldun işte. Bensiz hayatının her yeni gününde, aklına gelmediğimde, çalan şarkılar, birlikte geçilen yollar ve tüm diğer şeyler uçup gittiğinde sonsuza kadar birbirimizi hiç tanımamış olacağız. Şunu anlamadın. Anlatamadım sana. Kaç kişi geçti hayatından, kaç kişi geçecek hayatından da anlayacaksın. Seni geride bırakamıyorum dediğinde bunun yıllar geçtikçe seni asla unutamadım'a dönüşeceğini de fark etmedin. Bilemem belki de unutursun. Şimdilik hoşçakal...
28 Mayıs 2022 Cumartesi
Mezarımı Derin Kazın
Bugün yine ölmüş birine yazıyorum. Unutmaya çalışmak sürekli, defalarca aynı şeyleri tekrarlamak. Gelişi bir şenlik, hiç bahar gelmeyen yerlere bir gün güneş doğar ya öyle oluyor hep. Gidişi karanlık. Her gidişinde bir tutam saç ağartıyor. Gözlerde saklanmayan bir acı bırakıp gidiyor. Bugün arabada giderken öylece sağ koltukta varlığını düşündüm, sonra radyoda bir şarkı yükseldi içimden sızan bu şeyi susturmayı başaramadım. Herkes her şeyi kolayca unutuverirken, geride bırakmayı kabul ederken, ben niye? Niye geçemiyorum senden. O hep sevdiğimiz loş ışıkta oturdum, yanımda olmamanı isterken deli gibi yanımda olmanı istiyorum. Ne bileyim kapı çalsa açsam sen olsan diyorum. Sımsıkı sarılsam da "dur" desen. Kimse bilmese. Hepsi geride kaldı. Yeni biriyle yeni güzellikler yaşamaya başlamış bile. Ben onun için artık herkesten de öte. Tehdit unsuru. Merak etme. Unuttum evini bile. Senin yaptığın gibi yapacağım. Biraz zaman alacak. Sana çok benzeyen biriyle tanıştım. En azından bu içimden sızan şey, adının geçtiği yerde, ki senin adın olmasa bile, takılmadan nefes alabileceğim. Belki sarılırım, belki onunla da film izlerim bilmiyorum. Şans vermeden anlayamazmışım. Senin yaptığın gibi yapacağım. Başka bir evrende en güzel halinle sen, sen ol. Bende yaşamıma devam edeyim. Arada omzuna başımı yasladığını hayal ediyorum, hissediyor musun? Sımsıkı sarıldığımı, boynundan öptüğümü, hemen heyecanlandığını... Gözlerine baktıklarında başkaları da aynı şeyleri görüyor mu acaba? Orada başka bir evren saklı. Uçup gitsen bu kadar mutlu olursun ya hani öyle bir yer orası. Ben ne zaman baksam kalbim önce titrerdi, sonrası farklı doğa olayları. Bazen sakin bir deniz kıyısı, bazen fırtınalı bir gece, bazen karanlık bir orman tuhaf kuş sesleri, bazen mutlu bir akşamüstü... En çok da ne yiyelim diye saatlerce yemek tarifi bakıp sonra marketten garip soslar aradığımız zamanları özlüyorum. Bazen bulamayıp tüm marketleri gezerdik. Bim tarafına hiç gitmiyorum, sen yokken hiç gitmedim. Gidemedim. Özlemekten ölüyorum. Gelsen biz ne saçmalıyoruz, ne yapıyoruz desen...? Neyse yeni bir ilişki, yepyeni bir çelişki... Sana mutluluklar, bana zor kararlar. Alışırım biliyorum kaç defa yaptım. Bu sefer dönüş yok. Zaten tüm dönüş kanallarını kendin de kapattın.
Nimet Pilavcı
30 Nisan 2022 Cumartesi
Bazı vedalar uzun sürer
Bazı vedalar uzun sürer…
Çok kez yazdım sana. Öyle çok konuştum ki! Hırpaladım durdum kendimi ve seni. Biraz zor, her şey bittikten sonra bile, seninle vedalaşmak. Artık saymıyorum kesin bitiş kaç gün önce oldu. Hep hayalini kurduğum o gezegen çok milyon ışık yılı ötedeymiş. Bende yolda heyecanımı ve enerjimi kaybetmişim işte. Birini uyurken bile bıkmadan izlemek, dünyanın en güzel manzarasıymış gibi; karşısında muhteşem bir doğa olayına tanık oluyormuşçasına dağılmak, bunlar seninle sondu. Bazı galaksiler artık görüş alanımda değil, kayboldu. İki sızılı ruhtuk biz. Kırıldığımız yerler aynıydı aslında. Boşluğun doluyor. Yokluğuna da alışılıyor. Eksiklikler gidişinle kapandı. Eksilten senmişsin. Bu iyice anlaşıldı. Kızgın değilim sana. Kırgınım. Beni elimden tutup götürdüğün o çiçekli bahçeyi özlüyorum. Alışmak kötü bu o çiçekli bahçe olsa bile. Bazen aklımın tam ortasında beni izliyorsun. Sesini duyuyorum. Her şey birbirine giriyor o zaman. Burnumun direği sızlıyor. Öğleden sonra bir gün aklıma geliyor. Yüceltmeye gerek yok seni. Sen, hakikaten kimdin ki? Bunları artık takılmadan nefes alabildiğimi bil diye yazdım buraya. Adın herhangi biri oldu bende. Artık gelmiyorsun, birlikte geçtiğimiz yollarda bile. Anla iyice. Çok değerli bir şeyi kaybettin ve hâlâ farkında değilsin. Dene bakalım şansını, ama değerimi anlamadan da geçip gitme yeryüzünden, sonra gökyüzünden, kendi kendinden de geçme. Anla da geç. Hoşçakal sonsuza kadar.
9 Şubat 2022 Çarşamba
Ji Dabulyu
Çok
heyecanlıydım. 25 senedir bugünü bekliyordum. Onlar bir bilincim olduğunun
farkında değiller, bildikleri tek şey özel olduğum. Uzaklara gitmek fikri
herkeste olduğu gibi bende de vardı ama beni özel yapan bu fikrin, ben henüz ben
dünyaya düşmeden önce ortaya çıkmasıydı. Yolculuk için hazırlanmaya başladığım
ilk zamanları hatırlıyorum da her şey ne kadar zor ve sabır istiyordu. Küçük
parçalara ayrılmam, analizler, başka maddelerle etkileşimler, istedikleri
maddeye dönüşebilmem için yapılan onlarca işlem. Artık parlak, altın sarısı,
çok ince aynadan bir bedene sahibim. Yeni bedenim çok estetik ama ben bazen
eski çirkin bedenimi özlüyorum. Her neyse beni bir yana bırakalım. Dünyanın birçok yerinden bilim insanı sadece benden
kocaman bir göz yapmak için çalışıyordu. Bu çok zor bir işti. Üstelik
beklentileri de epey büyüktü. Onlar için sürekli fotoğraflar çekmemi
istiyorlardı. Yani fotoğraf derken anın değil tabii. Geçmişin fotoğrafını
çekmemi… İşte, 1,5 milyon kilometre uzağa da aslında bunun için geldim.
Dünyadakilere iyi haberler verip merak duygularını tatmin edebilmek için. Aslında
basit bir iş. Dünya zamanıyla çeyrek asır, geldiğim yerin zamanıyla ise sadece
birkaç saat önce buralardaydım zaten. Her şey bıraktığım gibi. Burası dünya
için, zamanın ötesinde. Karanlıkta milyonlarca gök taşı, yıldız, gezegen,
galaksinin yaratılıp kendi yaşam serüvenini tamamladığı bir yer. Geri dönüş yolculuğum
çok uzun sürmedi ama yine de dünya zamanıyla bir aydan biraz daha fazla
diyebiliriz. Beni rokete koyduklarında her ne kadar oraya geri dönmenin
heyecanıyla esrime halinde olsam da aklımda tek bir şey vardı. Saatler önce
uzayda savrulan üç göktaşı arkadaştık biz. Bir gün yine uzun süre seyir halinde
olacağımız uzay yolu üzerinde sabitlenmiş sayılacak kadar yavaş bir hızda
ilerlerken devasa bir göktaşı üçümüze birden çarptı. Onlar yer çekimi kuvvetli
olan bir gezegene düşerken ben savrula savrula dünyaya kadar geldim. Toprağa
düştüm. Tarla dedikleri, insanların kendi vücutlarına enerji sağladıkları yere.
Çiftçi Zeki beni buldu. Ona farklı geldim. Bir taştan çok daha ağırdım. Beni
önce yıkadı havluya sardı. Kuyumcuya götürdü. Kuyumcu beni uzun uzun inceledi.
“bu göktaşıdır, çok para eder.” dedi. Çiftçi Zeki “değişik bir şey olduğunu
biliyordum, eee ne yapmalı, kime alır ki bunu?” diye sorunca kuyumcunun
üniversiteye giden kızını aradılar. “elimizde bir taş vardır, göklerden
gelmiştir, ağırdır.” dedi kuyumcu. Kızı “baba emin misin? gerçekten göktaşıysa
Nasa satın alır. Mail atalım” dedi. Kuyumcu “eminim tabi 25 senedir altın,
değerli taşı alır satarız, o harçlıklar nerden geliyor sana?” dedi. Kız, derin
bir nefes aldı. “tamam o zaman Nasa’ya yazsınlar” dedi. Çiftçi Zeki “masa
nedir? Afet yardım masası gibi bir şey mi?” diye biraz kendi kendine biraz
kuyumcuya söylendi. Kuyumcu “hele kızım masaya sen yaz bir hele, bak bu abinin
çok borcu var sevaptır” dedi. Kız söylenerek telefonu kapattı. Ben günlerce
çiftçinin başucunda kaldım. Gün boyu da nereye giderse beni de torbasında
götürüyordu. Kahvehanede batak oynamayı, tarlada ekin sürmeyi, ineklere ve
tavuklara sabahın erken saatinde yem atmayı, köpeği akşamları serbest bırakmayı
ve daha bir sürü şey öğrendim. Yeni gezegenlerin oluşumunu izleyip, evrendeki
patlamalara tanıklık edip kara deliklerden kaçarken birden bire kendimi çok
garip bir yaşam biçimini izlerken buldum. Günlerim artık hep böyle geçecek
zannederken Nasa, çiftçi Zeki amcayı aradı. Zeki amca beni alıp daha gelişmiş
dedikleri bir yere götürdü. Buraya insanlar şehir diyorlardı. Beni tekrar
incelediler ve bir göktaşı olduğumu söylediler. Çiftçi Zeki benden ayrılırken
epeyce mutluydu. Benim 25 sene önceki geri dönüş yolculuğum böyle başladı.
Şimdi tekrar uzaydayım. Adım James Webb. İnsanlar öyle diyor. Sinbi gezegenine
doğru uzay yolundayım. Göktaşı arkadaşlarıma ‘yeni ben’ ile sürpriz yapacağım.
En çok neye şaşıracaklar merak ediyorum. Onları yeniden göreceğim için çok
heyecanlıyım. Belki dünyadakilerle işim bitince bende Sinbi’ye yerleşirim.
Şimdilik benden bu kadar, hoşça kalın.
Nimet Pilavcı
5 Aralık 2021 Pazar
Uzak yerlerin yakın olmaya hevesi yoktu. Bazı atomların bazı atomlarla birleşik molekül oluşturmak istemesi haksızcaydı. Ancak bazı atomlar canları istediği zaman bu bileşik oluşturmak isteyenlere yaklaşabilir ve diledikleri gibi köprü kurabilir sonra yine canları istediğinde de hiçbir şey olmamış gibi tüm köprüleri yıkıp karanlık bir boşlukta kaybolabilirlerdi. Diğer atom olmak zordu. Bir şekilde geride kalan oluveriyordun işte. Yaşadığım tam olarak buydu. Yaklaşmaya çalıştığımda uzaklaşan bir göz yanılgısı bilmem ne karmaşası. Unutma sevgili küçük atom nereye gidersen git, hep o molekül olduğun atomu arayacaksın. Sen yanılgılara teslim ol şimdilik.
23 Kasım 2021 Salı
31 Ekim 2021 Pazar
Eee var olmanın da bir faturası olmalı di mi?
Dünyada doğup dünyaya alışamayan kaç insan var acaba? Aidiyet duygusunu hiçbir yerde bulamayan ya da bunu dile getirdiğinde psikolojik bir vaka olarak görülen bilmiyorum ama yüzbinlerce insan aramızda dünyalı gibi yaparak gezmeye, yaşamaya çalışmaya devam ediyor. Kendimden biliyorum ben öyle yapanlardanım. Meseleyi hiçliğe kadar götürdüğüm zamanlar oluyor. Hiç olmasaydım diyorum. Yoksun, bilincin yok, varlığın yok, canını sıkan bir şey yok, mutlu olmak yok, heyecan yok, güzel yemekler yok, sevmek yok, sevilmek yok...
Eee var olmanın da bir faturası olmalı di mi? Sadece bununla kalsa iyi, dünyada olmak sürekli butonlara basıp yeni yollar açmak, her açılan yolda başka seçimlerle karşılaşmak sonra yeniden seçimler yapmak ve derken hayat yolunu tamamlamak gibi. Yorucu ve meşakkatli bir iş bu. Aslında sonuç olarak herkesin gideceği yere bakılırsa bir süre sonra mesela "ben dünyadan geçtikten" bir süre sonra bütün bunların hiçbir önemi de kalmıyor. İnsanlar geleceğe bir eser bırakmak için bu yüzden çocuk yapıyorlar sanırım. Geride bir şey kalmalı. Tabii o eser mimarlarının başarısına göre büyük ya da küçük bir etki yaratabilir. Belki de yaratmaz. O da aynı şekilde boşluktan aşağı düşüp yok olan diğer dünyalılar gibi yok olup gider. Lakin bir eser bırakabilecek potansiyel ve güçte olursa o zaman dokunduğu şeyler sonsuza kadar dünyanın matematiğini tekrar değiştirir. Tuhaf bir şekilde hepimiz birbirimize bağlıyız işte. Kimin ne yaptığının bir önemi de yok. Kurgu çok sağlam. Amerikan başkanı da olabilirsin, otomobil tamircisi de... Ünlü bir ressam ya da bir öğretmen, aşçı veya otobüs şoförü, keşfedilmemiş bir yazar, belki dünyada hiç kimsenin haberinin olmadığı resmi kayıtlarda dahi adı geçmeyen kimliksiz biri. İnsansın sonuçta. Buradasın. Ve burası dünya...
Tee çocukluğumdan beri yeni doğan bebeklerde kimsenin görmediği bir şeyi gördüğümü düşünürüm. Yeni doğan bebekler çok mutsuzdur. Yüzleri buruşuk ve kırmızıdır. Bunun amniyon sıvısıyla da ilgisi var ama başka bir şeyden bahsediyorum ben. İfadelerinde gözlerini açıp bakmaya bile tenezzül etmedikleri bir yere gelmiş olmanın hüznü var. Belki de yumurtaya koşup onlarcası arasından kazanıp geldikleri yerin daha anne karnında, suyun içindeyken bile tam bir karmaşalar diyarı olduğunu anlıyorlar. Doğduklarında yataklarının etrafı süslense de herkesin ilgi dolu bakışları ve seni hep seveceğiz diyen yüzleri onlara baksa da işlerin bir kaç sene sonrasında yavaş yavaş değişmeye başlayacağını anlamışlardır da o yüzdendir dokunmadan ağlama halleri. Yaşamın hep zor olduğu ve oyun ilerledikçe zorlaştığı ortada. Bilmiyorum doğduğun gezegeni suçlamak ne kadar haklı yapar seni, beni, onları ve tüm insanlığı. Marsta doğsan her şey farklı mı olacaktı? İçinizden bazıları doğduğun ülke değiştiğinde bile her şeyin başka olduğu yerler var diyor duyuyorum. Haklılar. Bahsettiğim mutluluğun bile bir süre sonra sessizleşmesi, tüm notalarını kaybetmesi ve kalbinin içindeki tüm odaların daralarak küçülmesi. Hepsinin aynı hole bağlanması... Sonuç olarak gelsen bin dert, gelmesen yokluk. Gelmiş olmanın da bir anlamı var tabii. Hadi bul bakalım nasıl yaparsan? Bulduğunda da sonuç değişmeyecek ama bulsan güzel olur. Yolculuğun başladı, iyi şanslar..
16 Temmuz 2021 Cuma
Bir İtiraf
Yokluğunun bilmem kaçıncı günü. Nisan sonu, mayıs, haziran ve işte temmuz...
Sana git derken ne bekliyordum ki? İstemiyorum artık seni derken istemediğim sen değildin aslında. Beni yakıp kavuran, ele geçiren ve böylesi acıtan bu duygudan kaçıyordum. Hayatımın dokusu haline gelen sevinçlerden, tutkudan ve acıdan. Söylediğin doğruydu bir bakıma acı bana zevk veriyordu. Sende bunu bana karşı kullanmayı seviyordun. Canımı acıtmak, gözümde solan o ışık, yüzümün düşmesi sana değerli hissettiriyordu. Her neyse! Artık yoksun. Bunu defalarca yaşadık ama bu sondu. Yani son derken bile canım yanmıyor düşün. Seni son kez gördüğümü bilmeden son kez görmüş olmak, o bile canımı yakmıyor. Haziranda öldün sen. Bir gece yarısı yokluğun tüm bedenimi sardı. Vazgeçmek, senden vazgeçmek çok zordu. Yanında uyuduğum o tatlı derin uykuyu da kaybettim. İçim yanarken, bedenim buz gibiydi. Titremeye başladım. Nefes alamıyordum, kendime sadece geçecek diyebildim. Bir süre yatakta öylece kaldım. Geçmesini bekledim. Bu acıyı da senide yine küçümsedim. Şimdi o doğramasına çıkıp aşağı sarktığımda bağırıp kızdığın pencereden aşağı sarkıyorum. Yer çok uzak. En azından kendimi bıraktığımda çarpıp parçalanacak kadar. Yer senin gibi. Bir kaç salise mutluluk, sonrası hep acı. Seninle mutlu olmayı başarmayı, diğerleri gibi olmayı çok istedim. Sanki kediler diyarında bir kaplanla yaşamaya çalışır gibiydim. Seni ehlileştirmek benim işimdi. Sanırım tuhaf bir şey oldu ve ben yabanileştim sen ehlileştin. Belki de hâlâ yabanisin. Kendimi seni düşünürken yakaladığım zamanlar sana değer veriyor oluşumdan dolayı olsa gerek kızıyorum, son zamanlarda sana çok fazla küfür ediyorum. Sana, gelmişine, geçmişine, kendime, içimde bu bitmek bilmeyen saçmalığa, bittikçe dolan, boşalırken bile ağlatan bu her ne boksa... Bu kadar büyülü değildin, seni büyülü ve ulaşılmaz yapan benim sana yüklediğim anlam. Kötüleştim ben ve inan bunun sadece ben farkındayım. Oysa 20'li yaşlarımda dünyada yaşanacak ne varsa yaşadım diyordum. Sen, eşik bekçisi gibi beni kolumdan tutup bambaşka bir yere götürdün. Şimdi kapının tam önündeyim. Değersiz varlığın, buharlaştı ve görevini tamamladın. Zor bir yerdeyim. Kaçıp gitmek istiyorum ama geldiğim yere dönemem. Yolda gördüklerimi istiyorum, seninle gördüklerimi... Seninle olduğu için mi o kadar güzeldi yoksa onlar zaten güzel şeyler miydi? Gözlerinde galaksileri gördüğümü söylemiş miydim? Başka gözlerde arıyorum şimdi. Ruhum fırtınalı denizler gibi. Bu gelgitler beni sarsıyor. Ve inan şu an yaşayamadığım, elimden alınmış olduğunu hissettiğim duyguların başkaları tarafından yaşanmasının benim için hiçbir anlamı yok. Masumiyeti öldürür gibi yok etmek istiyorum hepsini. Saçma bulduğun bu duyguların neden saçma olduğunu anlıyorum artık. Uzun, çok uzun süre uçuruma baktım ama bu tek taraflı değilmiş uçurumda bana bakıyormuş. Şimdi anlamsız bir küçümseme eşliğinde içim yanıyor. Umarım senin de yanar. Beni bu yolculuğa çıkarttığın için en az benim kadar mutsuz olmanı dileyeceğim.
Nimet Pilavcı
12 Haziran 2021 Cumartesi
Alfabe sıralamasına göre öykü
Alfabe sıralamasına
göre öykü
Arka
toplantı odasındaki hummalı görüşme bugün sona ermişti.
Birinin
alınan kararı tüm ofise açıklaması gerekiyordu.
Ceviz
ağacından yapılmış, büyük masanın etrafında toplandı herkes.
Çaresiz bir
sessizlik hakimdi.
Dokuz gün süren
toplantı sonuçlandı dedi yönetici
Elini
gösterdi.
Fakat o
küçük yara izi de neydi öyle?
Gördüğünüz
gibi “çok kolay” dedi.
Hiçbiri bu
kararı beklemiyordu.
Israrla
elini göstererek “küçücük bir çip” dedi.
İnsan,
tenine bir çipin yerleştirilmesine nasıl için verirdi ki?
Japonlar
bile yapmazdı bunu.
Kendini
tutamadı, gülmeye başladı.
Lakin patron
sinirlenmişti.
“Madem komik
ilk senden başlasınlar” dedi.
Ne demek
şimdi bu? bile diyemeden işleme başladılar.
O artık
çipli biriydi.
Öğlen,
sabah, akşam ofise girip çıkarken cüzdanından kart çıkarmıyordu.
Pek garip
gelmiyordu ama tuhaf bir durum vardı.
Rafta duran
kahve makinesi dün ona seslenmişti.
Sakince
" heeey sende bizim gibisin" demişti.
Şaşkındı.
Tam ofisten
çıkmak üzereydi ki yazıcı ona "yarın toner almayı unutma"
Uzaktan
bağıra bağıra hem de.
Üçüncü, yok
yok dördüncü boyut muydu bu?
Ve günler
sonra bilgisayarlarda dahi tüm elektronik cihazları duyuyordu.
“Yaşanacak
gibi değil, hepsini duymak ne kadar berbat “dedi.
Zirveye,
dağın en zirvesine tırmanarak orada tek başına yaşamaya karar verdi.
Bir Delinin İç Sesi
Bir Delinin İç Sesi
Sevgili belediye bu mektubu kaleme alma sebebim; yazdığım
dilekçelerin bir türlü size ulaşamaması. Ben bürokrasi işlerinde iyi değilim,
eyvallahta sizde pek beni duymaya meraklı değilsiniz. Aslında ben sizi bir
mekâna gittiğimde önce buyur eden sonra da göz göze gelmemek için bin dereden
su getiren garsonlara benzetiyorum. Sizde muhakkak onlardan birkaç tanesiyle
karşılaşmış olmalısınız. Her neyse konumuz bu değil. Konumuz mahalle
sakinlerinin bile farkında olmadığı ve benim birkaç kez çamur, beton ve tahta
ile kapatmaya çalıştığım küçük bir çukur. Aslında asfaltı da denemek istedim
ama maalesef asfaltı kaynatmak için feda edecek bir tencere bulamadım. Çukur
tam olarak üst geçitten indikten sonra sağ tarafa ayrılan yolun üzerinde.
Camiinin tam önünde. Arabayla ne zaman o yoldan geçsem içimde o ses
yankılanıyor. Yol dar üstelik orada arabayı biraz sola kaydırıp çukuru
ortalamakta kolay değil. Çukuru kapatmaya çalışmadan önce birkaç kez sürüş
teknikleri dersi bile aldım. Tek istediğim o kocaman çukuru ortalayarak
geçmekti. Hatta sürüş eğitmenimle defalarca çukurun üzerinden çukura girmeden
geçmeyi başardım ama onsuzken başaramadım. Bende bir gece yarısı herkes uyurken
bizim binanın bahçesine indim. Elimde kazma kürek gören komşular daha sonra
anneme şikâyette bulunmuş. Senin kız iyice kafayı yedi demişler. Annemde
ilaçlarını almıyor musun? diye günlerce beni sorguladı. Hayır, çukurla ne
alakası varsa ilaçların. Hem hangi ilaçlardan bahsediyorlar tam olarak
anlayamadım da. Bahçeye elimde kazma
kürek ve birde alt komşunun balkondan aşırdığım çamaşır kovasıyla indim. Geçen
yaz parlak sarı renginden dolayı indirime giren yağmurluğum üzerimdeydi.
Kapüşonunu başıma geçirdim ki kimse beni fark etmesin. Kazmayı toprağın bağrına
salladım birkaç kez. Kazma sert bir şeye denk geldi. Taştır dedim. Sallamaya
devam ettim. Ancak kazmanın sesi taşa değer gibi değildi. El fenerini açmak
zorunda kaldım. Feneri açtım, nasıl bir taşsın sen dedim ki meğer taş değilmiş,
apartmanın yöneticisi gençlik hatırlarını bir sandıkta bahçeye gömmüş. Sabah
özür dileyip eşine teslim ettim. Bu arada birkaç fotoğrafa da bakmış bulundum.
Bizim yöneticinin eşi eskiden ne esmermiş. Göz rengi bebekken değişir sanıyordum
ama belli bi yaştan sonra değişenini de gördüm. Yöneticinin evinde benden sonra
bir gürültü koptu, onun sebebini hala anlayamadım. Neyse toprağı çamur kıvamına getirdim. Gittim
çukura iyice yedire yedire sürdüm ve kapattım. Eve döndüm, o gece ilk defa
rahatça uykuya daldım. Anladım ki benim uykusuzluğum nedeni de o geri zekâlı
çukur! Sabah uyandım, duşumu aldım. Dişlerimi fırçaladım. Neşeliyim diye
iştahımda geldi. Kahvaltı bile yaptım. Arabama bindim, çukuru görmek için
yolumu değiştirdim. Normalde iş dönüşü o yolu kullanıyorum. Neyse birde ne
göreyim. Dün gece benden sonra yağan yağmur çamuru almış götürmüş. Çukur
bomboş. Şaşkınlık içinde büyük bir gürültüyle çukura düştüm. Evet, sevgili
belediye ben o gün o çukura yine düştüm. Büyük bir kapana kısılmış gibi bile
göre… Şaşkınlık içinde. Daha sert bir çözüm bulmayı kafaya koymuştum. İş
yerinde tüm gün o çukurdan nasıl kurtulurum diye düşündüm, düşündüm, düşündüm.
İşyerinde bizim çaycı Hasan abi var. Fikir ona ait. Saatlerce hareketsiz halde
aynı noktaya bakmam dikkatini çekmiş. Oysa ben hareketsiz değilim, sadece
düşündüğümü hayalimde uyguluyorum o kadar. Dedi ki çimento denedin mi? Ne kadar
parlak bir fikir dedim. Hasan abiyi tam alnının ortasından öptüm. Çantamı
aldım, çimento aramak için yola koyuldum. En sağlam çimentoyu nerden bulurum
diye siri’ye sordum. Eskişehir için yola çıkılıyor dedi. Birkaç saatlik yol
geceye çok var dedim. Yola koyuldum. Birkaç sapağı kaçırdığım için Sakarya’da
önüme çıkan ilk inşaata girdim. El ayak çekilmiş havada kararmıştı. Çimentonun
sıvısını bulamadım. Bir çuval aldım, harcı yakında bir yerde internetten bakıp
yaparım dedim. Çuvalı attım arabaya saatler sürdü çukura yeniden ulaşmam.
Havaya baktım, güneş yok ama ay yerindeydi. Camiinin tuvaletine indim. Tuvalet
girişindeki dubaları alıp yolu kapattım. Paspas kovasına netten okuduğum tarife
göre toz çimentoyu döktüm. Harcı paspas yardımıyla karıştırdım ve çukurun
yanına götürdüm. Çukurla vedalaştım. Onu artık kafamdan atacağım için çok mutlu
olduğumu bile söyledim ona. Çukur bana yine pis pis güldü. Benden ne istediğini
anlamıyorum. Neyse ki üzerine bir kova çimentoyu boşaltınca yüzü ortadan
kayboldu da bende rahat bi nefes aldım. Gece sessizce eve girdim. Herkes
uyumuştu. Ayakkabılarım öylece çimentoydu. Çukurun o aptal suratı kaybolsun
diye ayağımla iyice basıp çimentoyu yüzüne yedirmiştim. Onları bir poşete koyup
sakladım. Çukurdan bana hatıra olsun istedim galiba… Ertesi gün o kadar mutlu
uyandım ki. Çukur artık yoktu. Yatağımdan fırladım, perdeyi açtım. Yerler
kupkuruydu. Yağmur da yoktu. Çukur bu sefer kesin donmuştu. Duşumu aldım,
dişimi fırçaladım. Gergindim, midem bulanıyordu. Kahvaltı yapacak halde
değildim. Yine yolumu uzatıp çukura bakmaya gittim. Birde ne göreyim. İki adam
tam çukurun orada bir şeyler yapıyorlar. Yaklaşıp ne yaptıklarını sordum. “abla
biz belediyeden geliyoruz. Dün gece birkaç evde kanalizasyon sorunu olmuş. Şu
demiri kaldırıp bakıcaz da burası niye çimento onu anlamaya çalışıyoruz
demesinler mi? Dediler. O gün yine tüm gün o çukuru düşündüm. Çukur
kapanmalıydı. Madem çamur, çimento olmadı. Tahta deneyeyim dedim. Gece yeniden
çukurun yanına gittim. Bu sefer elimde metreyle tabii. Güzelce enini çapını
ölçtüm. Sabah mobilya toptancılarının olduğu semte gittim. Çukurun enini boyunu
verdim. İstediğim sadece düz, sağlam bir tahtaydı. Marangozcular, tahtayı sehpa
anladılar galiba. Ceviz mi olsun, yok kızılcık mı bu ara meşe çok satıyormuş.
Neyse en sağlamı olsun deyince ceviz önerdiler. Marangoz işini bitirene kadar
başında bekledim. İstediğim gibi olunca alıp çıktım. Ayak takmak istediler,
istemedim. Memlekette herkes bir âlem. Geceyi beklemeye gerek yoktu. Tam
çukurun önüne gelince dörtlüleri yaktım. Arabadan aşağı indim. Tahtayı kapatıp
çukurla sonsuza dek vedalaşacaktım. Tahtayı kapattım. Arabayla bilerek
üzerinden geçtim. Sonra arabayı birkaç adım ileri park edip yeniden çukurun
başına döndüm birde ne göreyim. Çok sağlam dedikleri ceviz iki parça! En iyisi
asfalt dedim. İnternetten yol çalışması olan semtleri araştırdım. Başka bir semtteki yol çalışması duyurusunu
gördüm, gidip biraz asfalt istesem belki verirler dedim. Bi koşu eve gittim.
Tüm mutfağı aradım, taradım. Büyük bir tencere bulamadım. Bir tane demir döküm
vardı. Onu da annem içine asfaltı dolduracağımı duyunca vermedi.
Baktım ki bu şekilde olmuyor. Dilekçe yazayım. Gelin siz
kapatın istedim. Dilekçeyi ben size gönderdim, Ptt bana geri gönderdi. Çukur
dairesi başkanlığına kim bakıyorsa pek bu işlerle ilgilenmiyor gibi
hissediyorum. Twitterdan yazdım. Kimse oralı olmadı. Facebooktan başkanın
resminin altına yorum olarak yazdım. Engellemişler beni. En sonunda
instagramdan çukuru paylaşıp taglere belediye başkanını ekledim. Anlamsızca
belediye tarafından mahkemeye verildim. Artık lütfen bu mektubumu dikkate alıp,
şu çukuru kapatın. İçimdeki seste sussun! Ben o çukuru geçmeyi bir türlü başaramıyorum!
“ANNEM JAPONCA KONUŞUYOR”
“ANNEM JAPONCA KONUŞUYOR”
“Neden her şeyi youtubeda paylaştın?” bu cümle tüm vloguma karşı
beslediğim tüm duyguların bir anda küçülüp yok olmasına sebep oldu. Birkaç
saniyeden fazla donup kaldığımın farkındaydım. O, karşımda kaşları ters yay
gibi gerilmiş halde gözlerinde derin bir öfke ve çaresizlikle bana bakıyordu. Bir ara gözüm
karşı tarafta duran aynaya kaydı. Şaşkın ve salakça donakalmıştım. Beynim savunmaya geç diye
emir verirken, diğer taraftan birkaç söz edecek vakti geçtin, bu tartışmada haksız taraf sensin
dedi. Bir taraftan annemi tüm âleme rezil mi ettim diye düşünürken diğer taraftan uzun zamandır hayalini
kurduğum vlogum gerçek
olmuştu. Tek sorun konu “Annemdi” diye düşündüm. Ablam, sorumsuz davranışlarım hakkında
söylenmeye devam ediyordu. Beynim bir kez daha telkinde bulundu. Mantıklı bir
iki cümle kurmaya karar verdim. “Annem, Japon olup Japonya’ya gitti. Sen
bana taktın.” dedim.
Olaydan birkaç ay önce
Sabah herkes yine bir koşuşturmacayla evden çıkmıştı. Ben yine
işe geç kalmıştım. Uyusam mı
yoksa kalkıp monoton hayatımdan dünkünün aynısı bir gün daha yaşasam mı
kararsız kalmıştım ama tabii ki uyandım.
Sabahın o saatlerinde annemin izlediği sabah programında genelde
İzmir Marşı çalar ve halkın bozulmuş yoğurda benzeyen milliyetçilik duygularından peynir çıkar mı minvalinde denemeler devam ederdi.
Fakat o gün çok garip bir
şekilde annem bir Japon kanalında “Oşiyamioyo” denilen bir yiyeceğin tarifini
özenle tarif defterine yazıyordu. Şaşkındım, işe geç kalmış, pijamamı bile çıkarmamıştım.
“Anne, neyi not alıyorsun?” dedim. Annem garip garip yüzüme baktı. Eğilip deftere baktığımda ne olduğunu
anlamadığım garip çizgiler
vardı. Gözlerim kocaman açılmış, yüzümde yarı şaşkın yarı gülen bir ifadeyle, “Ohaaaa, Japonca
mı biliyor musun?” dedim. Annem “oha”
kelimesine inanılmaz kızar, genelde terliğini çıkarıp fırlatır ve mesafe ne
kadar uzak olursa olsun vururdu. Hatta bir keresinde bana isabet etmeyen terlik
kapının üzerinde asılı panoya gelmişti ve ben vuramadın işte diye sevinçle geri döndüğüm anda pano kafama
inmişti. Annem bana garip garip bakmaya devam ettikten sonra konuşmaya başladı.
Galiba yine “ohaaa”
kelimesine kızıyordu. Fakat benim hiç anlamadığım bir dilde. Şaşkınlığım gittikçe artıyordu. “Anne, beni anlıyor
musun?” diye yüksek sesle konuşmaya başladım. Beni anlıyordu, başını evet
anlamında sallarken ağzından başka bir dilde “evet” çıkıyordu. Telefondaki aile whatsapp grubundan “Annem çok garip davranıyor “yazdım. Babam,
hemen cevap yazdı. “Evdeki en garip şey sensin, saç kurutma makinasını prizde unutma!” Ablam
“dersteyim, sonra” Abim tabii ki baktı ama hiçbir şey yazmadı. Olayın ciddiyetini anlatabilmek için annemi videoya çekmeye karar verdim. Annem Japon
kanalındaki bir şarkıya eşlik ediyordu. Annemi, televizyonu hatta elinde not
aldığı yemek tarifi defterini hepsini videoya çektim. Bu herkesin apar topar eve gelmesini sağladı. Hatta izin
almak için aynı videoyu
patronuma gönderdim. Adam bana 1 hafta izin verdi.
Annemi hastaneye götürdük, kafa tomografisi çekildi. Sonra tüm kafasına bir jel sürüp
bir ton kabloyu kafasına taktılar ve beyninin tamamını bilgisayardan
incelediler. Ancak hiçbir
sonuca ulaşamadılar. En son psikiyatra götürdük. Japonca bilen bir psikiyatr
bulamadığımızdan, annemin niye böyle yeni bir lisana ihtiyaç duyduğunu tabii ki
anlayamadık. Evde herkes yavaş yavaş annemin durumuna alışmaya başladı. Hatta
babam, annemi anlayabilmek için
telefonuna dil çeviren bir
uygulama bile yükledi. Çevredeki insanlar annemin arkadaşları, komşular,
akrabalar herkes garip şeyler söylese de annemdi işte. Belki bir sabah yeniden eskisi gibi Türkçe konuşmaya başlardı. Abim,
annemin dil problemi için bir
çözüm bulmuştu aslında. Ona yeniden Türkçe öğretmek. Ancak kadın, Türkçe anlıyor fakat Japonca cevap verebiliyordu. Bu da çözümü sonsuz
sorun döngüsünde yitirmemize sebep olmuştu.
Annem artık
bize Japon kanalında öğrendiği yemeklerden yapıyor, burada yetişmeyecek çiçek tohumlarıyla uğraşıyor ve hatta sürekli yabancı sitelerden alış
veriş yapıyor, gelen kargolara sanki Japonya’dan ahbapları gelmiş gibi
seviniyordu. Son günlerde telefonda birileriyle mesajlaşıyordu ancak telefonun
dilini Japoncaya çevirdiğinden
hiçbir şey anlamıyorduk.
Babam, arada konuştuğu kişilerin profil fotoğraflarına bakıyor. 40 – 50
yaşlarında Japon kadın diye rahatlıyordu. Nedense kimse annemin bu kadınları nerden tanıdığını merak etmiyordu.
Annem adeta kabuk değiştirir gibi dil değiştirmişti. Yavaş yavaş dış görünüşü
de değişiyordu. Saçını garip çubuklarla
tutturuyor, eskisi gibi Karadeniz çayı
ne yapıyor ne de içiyordu.
Aldığı porselen demlikte acı bir şey yapıyor. Fincan gibi küçük bardaklara
koyuyor onu içiyordu. Oldukça acı bir tadı olan çayı zevkle içişi beni hayrete düşürüyordu. Yemek olarak
pirinç ve değişik otlarla sarıp
sarmaladığı balıkların üzerine döktüğü acı soslar artık evde Türk
mutfağı kültürüne son nefesini verdirtmişti. Ablam kederle annemin çiğ balıklarını kızartıyor, bu
arada annemde kendi dilinde buna karşı çıkıyordu. Ne zaman annemin Japon’a
dönüşmesine alıştığımızı düşünmeye başlasam, daha garip bir şeyler yapıp
hepimizi şaşırtıyordu.
Bir gece aniden kapının zili çalmaya
başladı. Annem koşarak kapıyı
açtı. Biz şaşkınlıkla annemin
arkasında olanları izliyorduk. İki tane Japon kadın bir tane Japon amca üç tane
büyük valizle karşımızdaydı. Annem kadınlara hasretle sarıldı. Ardından adamla
sarıldılar. Birbirlerine belli ki hasret dolu cümleler kuruyorlar, gözleri
sevinçten ağlamaklı halde
konuşuyorlardı. Nihayet annem bize döndü ve kendi dilinde bizi onlarla
tanıştırdı. En son babam onlarla tanıştı, ancak onu hiç bu kadar kızgın
görmemiştim. Ertesi günler annem misafirlerini özenle ağırlıyor, garip yemekler
yapıyorlar, Japon adetlerine uygun evdeki mobilyaların yerini değiştiriyorlar;
hatta sabah güneşin doğuşunu balkonda selamlıyorlardı. Bizde evimizi sanki
yabancı kafilesine teslim etmiş gibi kalakalmıştık. Ablama ve abime artık bir
şeyler yapalım bu ne zamana kadar böyle devam edecek diyordum ama abim
fikirlerime karşı çıkıyordu. Ablam ise duruma daha sakin bakıyor ve her şeyin
düzeleceğini düşünüyordu.
Ben de kendi yöntemlerimle annemin durumuna el atmaya karar
verdim, geç bile kalmıştım. “Annem Japon oldu.” adında bir youtube kanalı açtım ve annemin başından geçen tüm hikâyeyi internet âleminde
paylaşmaya başladım. İlk haftalar pek fark edilmeyen kanalımın abone sayısı her geçen gün artmaya başladı. Tüm sosyal medya benim annemi konuşuyordu.
Japon arkadaşlarından birisi kanalımdaki videoları anneme gösterdi ve annem ilk defa “Türk
annesi” gibi tepki verdi. Terliğini kafama fırlattı. Annemin videoları 20 milyondan aşağı
izlenmediği gibi artık telefonlarım susmuyor, tartışma programlarında tüm
tekerleri patlaya, uçurumdan
aşağı giden Türkiye değil de annem konuşuluyordu. Uzmanlar kendilerine göre birçok yorumda bulunuyor, herkes
ortaya başka bir şey atıyordu.
Tüm bunlar yaşanırken babam beni de evlatlıktan reddedip, evi terk etmişti.
Abim kanalımı kapatmam için
baskı yapsa da videolar artık her yerdeydi.
Annemin durumu Japon devletinin ilgisini çekmiş ve annemi ülkelerine davet etmişlerdi. Bir türlü tanıyamadığımız Japon akrabalarıyla birlikte
Annem, Japonya yollarına düşmüştü. Abimde onu yalnız bırakmamak için onunla beraber uçak korkusuna aldırmadan Japonya’ya gitmeye
karar vermişti. Ablam ve ben havaalanına kadar onları yolcu etmiştik. Ben tabii
ki annemin her anını videoya çekmeye
devam etmiştim. Eve geldiğimizde ben yeni videoları yetiştirme derdindeyken,
ablamda evi toplarken bir an göz göze geldik ve bana bağırmaya başladı.
Aramızda geçen tartışmadan
sonra ablam birkaç eşyasını alıp, evden ayrıldı. Koca evde yapayalnız kaldığım
yetmez gibi artık kanalıma ne çekip
koyacaktım onu da bilmiyordum. Bende bir bilet alıp Japonya’ya gitmeye karar
verdim. Zaten annemin orada neler yapacağını da acayip merak ediyordum. Ailemi
düşündüm, bir gün çok zengin
olup gönüllerini alırım diyerek Japonya yollarına düştüm. Hayat artık bana macera ve heyecan dolu
gelmeye başlamıştı.
Nimet Pilavcı
-
Selam Blog, Çocukluğumdan bu yana bir şeyler yazıp bir yerlere saklamaya bayılırdım. Bir keresinde yazdığım hikayelerden bir kaçını şeff...
-
BEŞTEN SONRA NE GELİR? “Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!” “Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım biraz,”...