25 Aralık 2025 Perşembe

Bir Başka Zaman

 Yazmanın, anlatmamın önemsediği hatta anlaşıldığı zamanlarda yaşamak isterdim. Bu çok ütopik gelebilir ama anlatmak istediğim anlaşılmak. İnsanların dünyaya geliş amacını hatta bana ne insanlıktan benim bu dünyaya geliş amacım gerçekten ne? sürekli sorguluyorum. Yine hayatımı tepe taklak değiştirecek kararlar almaya başladım.

 

Bir yenilginin tam ortasında kalmak... Zamanın solması, her şeyin donup kalmasıyla bir orta çağ tablosuna dönüşen saçma durumlar tümcesi. 

19 Temmuz 2025 Cumartesi

 

MAĞDUR ETÇİLLER

 Kimsenin uğramadığı, dünyadan haberleri kıyıya vuran dalgalardan öğrendiğim, açlıkla mücadele etmekten, soğuktan ve bu ıslaklık duygusundan yorgun düştüğüm bir gün daha.

 Burası; çölün yamacında, dalgalı okyanusta, dev etçillerden, kıyıda foklardan ve gökyüzünde uçuşan martılardan oluşan önemsiz bir varoluş noktası. Yani, hayallerde yer almayacak bir yer. 

  Kuru bir kaya dibi ararken birbirine yapışan mide duvarıma eşlik eden gurultu, kulaklarımda uğultuya dönüşüyor. Kürküm bakımsızlıktan solup gitmiş, güzelim kızılı griye dönmüş. Bir dalga daha çarptı kıyıya ve Dev Orkaların dersi başladı. Üç nesil avlanmayı öğreniyorlar. Zavallı yavru foklar, orkaların ağzında büyük anneden, anneye, ondan yavruya nesilden nesile... Sonra da hooop mideye. Bazen büyüklük gösterip yavrunun hayatını bağışlıyorlar. Zavallının kıyıya ulaşıp karaya doğru nasıl süründüğünü görmek, ölümün gerilimini hissettirmeye yetiyor. Bir daha okyanusa girmeyi göze alamayacak kadar uzaklara koşuyor. Aç kalıp sürüden uzaklaşacağı günü iple çekiyorum. İşte o zaman onu yavaşça kuyruğundan tutup kayalara çarpacağım, kafasından akan leziz kanlar iştahımı açacak, boğazından derin bir ısırık alıp dişlerimle parçalayacak, yumuşacık etiyle birkaç gün midemdeki orkestrayı susturacağım. 

Şimdilik, anne fokun yavruları için yaptığı havuzda neşeli bir oyuna girişen yavru fokları izleyerek avlanacak karakter gözlemi yapıyorum. Ah midem! biraz sussan keşke, uğraşıyorum işte.

Gözüme biri takılıyor ve günün talihsizi belli oldu! Yavru fok havuzdan dışarı çıktığının farkında değil. Okyanusta oyun oynamak öyle keyifli ki! Birazdan kopacak fırtınayı bekliyorum. Beş, dört, üç, iki ve işte başladı dev dalgaların ardından iri parlak yüzgeç kıyıya, kumsala kadar yaklaştı. Acaba karada yaşamayı hiç düşündü mü? Yani karada kendini daha özgür hisseder miydi?  Dev Orkalar aciz varlıklar, sudan çıkınca nefes alamıyorlar. Kumsala saplandıkları anda kendi ağırlıklarının altına ezilerek can çekişiyorlar. Onların çaresiz çırpınışı biz sırtlanlar ve yosun martılarının en güzel rüyası. Bu, hep tuhaf gelmiştir bana. 

İşte en sevdiğim ses, okyanusta olduğunu fark etmeyen yavru fok çığlık atıyor. Balinanın dişlerinin arasında suyun derinlerine dalıyor.  Daha küçücükken doğanın acımasızlığının kurbanı olacağı çok belli. Dişler, yavru foku öldürecek kadar keskin kapanmıyor, bu maceradan yarı ölü çıkmasını dilerdim. Çünkü gerçekten bu yavrunun yumuşak, leziz etine çok ihtiyacım var. Büyükannenin fırlattığı yavruyu torun Orka tek hamlede yakaladı. Avın tadı ağzını sulandırmış olmalı. Yavru Orka, küçüğü suya çarpıyor ve beklenen son. Zavallı leziz minik artık midede!

 Karaya serilmiş umursamazca yatan foklardan biri, büyük bir çığlıkla okyanusa doğru koşarcasına yüzmeye başladı. Yavru için artık çok geç o, eğitim atıştırmalığı oldu. Büyük anne kendisine doğru koşan anneyi de suyun derinlerinden hızla çıkarak yakaladı sonra havaya fırlattı ve artık yeni avı dudaklarının arasında. Anne foka, artık elimdesin, dişlerimin keskinliğini etinde fark et diyor. Anne fokun çığlıklarına fok ailesinden aldırış eden yok. Ah bu çığlıklar, dünyanın en güzel sesleri. Yavru orka, derse bu sefer daha ilgili. Anne çırpındıkça dişleriyle sıkıyor, büyük anneye özenle fırlatıyor ve büyük anne fırlattığında hızla yakalıyor. Bu yemek pornosu ağzımın suyunun akmasına neden oldu. Artık anneyi okyanusun sularına çarpa çarpa yemelerini bekliyorum.

Büyük anne, acılı anneyi son kez yakaladığında karaya doğru fırlattı. Anne fok kanlar içinde kıyıdan uzaklara doğru sürünmeye başladı. Ağzımdaki tüm tat reseptörleri hareketlendi, parlak kırmızı kanın ardından görünen o leziz yaralar ölümün yakınlığını haber veriyor! Diğer foklar anne foka ilgisiz bir bakış atıp başlarını tekrar okyanusa doğru çevirdiler. Sayılarına bakınca bu çok kalabalık bir yalnızlık!

Yaralarını sarmak için bulunduğum kayaya doğru sürünmeye başlayan anne fok artık benim avım. Acaba üzgün bir anneyi yiyecek olmam beni de üzer mi? Kayaya sırtını yaslayıp neşeyle uzaklaşan katil Orka ailesine bakakaldı. Artık daha fazla kendimi saklayamam ben de kendimi göstermeliyim ona.

-Hey, yaraların derin galiba?

Cevap yok. Biraz daha yaklaşıp yanına tekrarladım.

-Keskin dişlerimi çok önemsemedin ya da yaraların gerçekten derin.

Acıyla gözlerime baktı. Gözlerinde çaresizlik vardı. Acaba onu yediğimde bu çaresizlik bana da geçer mi? Her neyse bu kimin umurunda. Ben avcıyım o da av işte. Üstüme düşen de onu yemek.

-Seni izledim, Dev Orkalara karşı yavrunu korumaya çalışman takdire şayan.

"Biraz su" diyebildi. 

Şaşırdım. Ona su vermeli miydim? Ölen birinin son isteğini kabul etmeli miydim? Yoksa duymazdan mı gelmeliydim. Ben sırtlanım, iyilik meleği değil! Ama bu son isteği, üstelik biraz önce yavrusunu kaybetti. Kahretsin! Ona su bulacağım.

Kayanın arkasından buza dönüşen karlardan bir parça kopartıp fokun dudaklarına sürüyorum. Eriyen buz suya dönüşüyor diliyle dudaklarını yalıyor. Öl artık! Yoksa şu martıları yiyeceğim. O sefilleri yiyecek kadar çaresiz miyim? Neyse ki güneş batıyor. Havanın kararmasıyla şansım giderek artıyor. Bu gece mutlu uyumak istiyorum!

Pençelerimin arasında eriyen buz dudaklarında gezerken, dişlerim boynuna ne kadar da yakın. Bakışlarımdaki keskinlik nefes alışverişlerinin hızlanmasına neden oldu, bugün öleceği gündü artık anladı. 

-Merak etme, seni hemen yemeyeceğim.  Bayılmanı bekleyeceğim ayrıca canın hiç yanmayacak. 

Yavaşça yanına oturdum ve onun gözlerini kırpmadan baktığı yere doğru bakmaya başladım. Bu foklar boşluğa bu kadar uzun bakıp ne bekliyordu? Anlamıyorum çok sıkıcı. 

-Yaşadığın çok acıydı bence.

Hiçbir yanıt alamadım. Bana hiç aldırış etmedi onu yemem için bir sebep daha...

Gözlerini kapatıp uykuya geçtiği an onu yiyeceğim. Zaten yaraları derin, iyileşmez. Bir süre bekledikten sonra içim geçmiş yaralı anneye yaslanıp uykuya teslim olmuşken kayanın üzerine konan iki yosun martısının derin sohbetine uyanıyorum. Birbirlerine yavru balinaları nasıl gagalayarak karınlarını doyurduklarını anlatıyorlar. Anne balina bebeğini emzirmek için suyun yüzeyine yaklaştığında saldırıya geçtiklerini ve yumuşacık yüzgeçten kolayca kopardıkları leziz parçaların zamanla yavruyu nasıl öldürdüğünü öğreniyorum. Güçlü çenem, keskin dişlerim ve pençelerimle şu küçük aptallar benden daha leziz şeyler yiyor. Kıs-kan-mı-yo-rum, sinirleniyorum sadece!

Gökyüzünde toplanan bulutlar havayı birdenbire kararttı. Ufukta bir görünüp bir kaybolan yıldırımlar arka tepelerdeki kayaları vurmaya başladı ve okyanus başımıza yağmaya başladı. Anneyi elimden kaçırmadan yemeliyim. Sessizce kayanın dibinde biten yorgun yosun martısı, onu da yemeye karar vermeme neden oldu ve hemen harekete geçtim. Bu martılar sinir bozucu yaratıklar! Hamlem boşa çıktı, adi martı uçup kayboldu. Anne fok başarısız olmamdan endişelenip kayanın dibinden uzaklaşmak üzere harekete geçti. Kayaların arkasından gelen sel şiddetlendi, anne fokun yüzeceği kadar yükseldi. Akıntında kayaya tutunmaya çalışırken ciğerlerime su dolmaya başladı. Nefes alamıyorum! Dev bir su birikintisinde boğuluyorum, bugün benim öleceğim gün mü? Çırpınmaktan vazgeçip kendimi suya bırakıp pes etmeye karar verdim. Hep bu açlık yüzünden! Okyanusla birleşen devasa selde anne fokla birlikte sürükleniyorduk. Anne fok benim kadar çaresiz görünmüyordu. Akıntı okyanusa çok yaklaşmıştı. Zorlukla nefes alırken, umutsuzca 'yardım et lütfen, boğuluyorum.' diyebildim. Kim avcısının hayatını kurtarır ki!

Zaten anne fok da yardım çığlığımı önemsemedi. Bu fokların sadece tatları güzel, karakter yoksunu varlıklar!

Yuttuğum suyu öksürmekten nefes alamıyordum, akıntı kollarımı yormuş, kürkümü ağırlaştırmıştı. Bu arada anne fok sakince yardım çığlığıma karşılık verdi, selin sürüklediği bir kaya parçasına tutunurken bana da yüzgecini uzattı. Akıntıdan uzakta bir kayanın üzerine doğru beni çekti. Onun yaralı bedenine tutunup suyun içinde akıntının ve suyun azaldığı bir kayaya doğru ilerledik. Onu yemek istemekle büyük ayıp etmiştim, kendimden utanıyordum. Kayaya çıkınca ilk işim özür dilemek ve dost olmayı teklif etmek olacaktı. Gözüne kestirdiği yüksek bir kayaya doğru iyice ilerledik. Yaraları o kadar derin değildi galiba. Kayaya kendini attıktan sonra bende tek hamlede yanına yerleşiverdim. Başka bir kayada yine yan yanayız. Onu yemek istediğimden emin değilim artık. Mideme giren kramplar olmasaydı keşke. Şu an yaşamak için ona ihtiyacımın olması çok kötü. Su, üzerindeki tüm kanı temizledi açık yaralarını görebiliyorum, bazıları çok derin.

-        Seninle arkadaş olabiliriz bence ne dersin?

Yüzüme bakarken köpek dişlerinin keskinliğini görmem için ağzını açıp kapatıyor. Pençeleri yok, henüz bacak ve kolları çıkmadı. Nerden baksan buna beş bin sene var.

-        Beni artık yiyemezsin bugün ikinci kez ölümden kurtuluyorum.

-        Hayatımı kurtardın teşekkür ederim. Bastıramadığım gurultu sesi aramıza girdi ve gece bitmedi, neler olacağını bilemezsin! dedim birden.

Hayatımı kurtardığı için onu yemeyeceğimi düşünüyor saf mı ne? Aç bir avcı ne zamandan beri vicdanıyla hareket etmeye başladı!

Yağmur hızlanmaya başladı, yavaşça ona sokulmaya başladım, beni artık tehdit olarak görmüyor. Öylesine bir bakış attı. Etrafa göz attığımda yakınlarda kimsenin olmadığını fark ettim. Bir süre sonra uyuklamaya başlayan anne fokun yaralarında dilimi gezdiriyorum hareketleniyor, kuyruğu bir ayak gibi hareket etmeye çalışıyor. Milyon sene sonra benden kaçacak kadar hızlı koşabilir. Onu şu an dişleyebilirim. Burnumu boğazına sürtüyorum. Yağmur ve okyanus yer değiştirecek kadar hiddetlendi.

-Aç olmasaydım keşke. Bulunduğumuz yerde senden başka yiyebileceğim pek bir şey yok. 

Üzerine doğru büyüyen gölgem kendini geri çekmesine sebep oldu. 

-Birkaç gün sonra yine acıkacaksın diyebildi.

O an, afiyetle yediği balıkları düşündüm.

-Seni de başka bir orka yiyecek.

-Ben yediğim balıkları tanımıyorum, orkalar da beni tanımıyor ama biz…

Sözünü bitirmesine izin vermeden boyun derisinin en ince yerinden damarın geri dönülemez noktasını bulup, keskin bir ısırık atıyorum. Gözlerinde ki hayal kırıklığı yırtıcılığımı azdırıyor. Şimdi gerçek bir ısırık. Çığlık atıyor… Korkulu, üzgün gözlerinin karanlığı gözlerimde. 

-Üzgünüm bugün senin öleceğin gündü.

Boynundan fışkıran kanla cansız bedeni öylece kayanın üzerine serili verdi. Artık ölmüştü, içimde biriken hüzün bulutlarını duymazdan gelerek pençelerimi derin yaralarına sapladıktan sonra üzerine çıktım. Dişlerim, onun boğazına saplandığında, son kez zayıf sesini duydum. Yağmurun gürültüsü vicdanımın sesini bastırıyordu. Kanının ihtişamlı kırmızısına bakıyordum, damarlarından dışarı çıkmak için fırsat bekliyormuş. Önümde öylece serili avıma bakarken dünyanın en kötü varlığı ben olabilir miyim? diye düşünmeye başladım. Ancak etinin yumuşaklığı, ağızda kolayca dağılışı, tadı yeniden avlanma hazzı veriyordu. Kanının kokusu zihnimi ve pençelerimi yeniden avlanmaya hazırlıyordu. Etinden aldığım ısırıklar midemdeki boşluğu doldururken, bu leziz av için çektiğim vicdan azabı kendime kızmama neden oldu. Etini çiğnerken, düşüncelerim de birbirine karıştı.

Uzakta suyun içinde kalmış diğer foklara bakıyorum, onun çığlığını önemsememişlerdi bile.  Hepsi aynı kümenin içinde uykuya dalmış. İçlerinden bazıları uyanık ancak bir Okyanusun dalgaları daha çok ilgilerini çekiyor. Güneş doğmak üzere… Yağmur sakinleşti saklanacak kuru bir yer bulmalıyım.

Annenin leşine toplanan martıların çıkardığı gürültü huzurunu kaçırıyor, birkaç fok gözlerini açıp, başlarını martılara doğru uzatıyorlar. İçlerinden birinin boğazlanmış olması bile birlik içinde hareke etmelerini gerektirmiyor. Ölüm her canlı için ders alma şekli değildir belki de.

Akan kanın altındaki parlak kırmızı et, günlerdir süren açlığıma ziyafet oldu. Onu zaten biri yiyecekti. Bu yaralarla ve mutsuzlukla uzun süre devam edemeyecekti. Zaten bana bakan üzgün gözleri dışında kendini savunmak için yaptığı bir şey de yoktu. Sele kapılan hayatımı kurtarmış olması dışında…

Bu doğanın döngüsü, ben de bir parçasıyım. Açlığımı gidermek için bunu yapmak zorundaydım. Acaba dişlerimin keskinliği canını yakmış mıydı? Anne fok, yavrusunu korumak için her şeyi yapmıştı. Ben onu yiyerek, bu mücadeleyi sonlandırmıştım. Bu zafer değil, başka bir yenilgiydi. Döngü, hepimizi bir şekilde yutuyordu.

O, yavrusunu korumak için her şeyi yapmıştı ama ben onu yiyerek hayat mücadelesini sonlandırmıştım. Benimki zafer değildi, başka bir yenilgiydi. Döngü hepimizi bir şekilde yutuyordu. Midem etle dolduğunda, bedenim rahatlamaya başlamıştı. Hissettiğim çaresizlik bitmişti ancak zihnim hâlâ huzursuzdu. Anne fokun gözlerindeki o çaresiz ifade aklımdan çıkmıyordu. Başımı geriye çevirip ondan kalanlara baktım. Acıyla kapanmış gözleri, ortaya saçılmış iç organlarıyla kayanın üstünde yatıyordu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda martıların kavga ederek ava doğru hızla indiğini gördüm. Okyanusun dalgaları şiddetle kıyıya vuruyordu. Anne fokun bedeni artık benim bir parçamdı. Onun enerjisi beni birkaç gün hayatta tutacaktı. Ama bu tokluk bana yük gibi geliyordu, avımı yiyerek duygusal yükünü de üzerime almıştım.

Yarın yine avlanacağım ama bu sefer mümkün olduğunca mutlu bir fok seçeceğim, mesela şu sürekli dalgalara bakıp anlamsız çığlıklar atan, beni deli ediyor! Yarın tüm gün onu izleyip sürüden ayrıldığı an boğazına yapışacağım.

Şimdi biraz dinlenme vakti. Gözlerimi kapatıp okyanusun sesine kulak vereceğim. Dalgalar, her zamanki gibi kıyıya vuruyor. Besin zincirinin devamını sağlamak… Ah benim anlamsız varoluş gerçeğim!

6 Temmuz 2025 Pazar

 

BİTKİ VE KÜÇÜK BÖCEKLER DÂHİL

Bazı acıların kaderi değişmiyor, miras gibi hücrelerimizde taşıdığımız genler gibi atadan toruna aktarılıyor. İşte tam her şeyi unutmuşken, burası ait olduğum yer demişken insan değil bu sefer başka bir canlı karşımda durup “Artık bu topraklar size ait değil, gitmelisiniz.” diyor.

Gri renkli, balon kafalı, korkunç bakışlı, vücudu saç ya da tüyden bir haber, bu garip yaratığa korkuyla bakıp “Evimizi terk edip nereye gideceğiz?” diyorum umursamazlığı karşısında kırmızı bir öfke acılıyor tüm bedenimi ama bunu da anladığını sanmıyorum. İnsanların dilini konuşmayı, bileğine taktığı ışıksı bir cihazla halleden varlık insani duyguları nasıl hissedebilir ki?

İstanbul’un bağımsızlığı resmi ad edinen caddesinde, manzarası Galata Kulesi olan dedemin babasından dedeme, dedemden anneme, annemden bana miras kalan bu apartman, tanıdık aslında bu söylemlere. Ne de olsa savaşlar, ayaklanmalar ve tehcirler görmüş. Ee işte ölümsüz olmanın zararları. Burada bir süre yaşamak ailemle yaptığım antlaşmada yerine getirilmesi zorunlu maddeydi. Annem evin adresini ve anahtarını elime tutuştururken çok heyecanlıydı. “Sen git bir yerleş, ben de gelirim” dedikten sonra evin fotoğrafını çantama özenle koymuştu. Sanki evi görmeye gitmiyorum da onun ilk gençlik zamanlarına ışınlanıyordum. Onca hatıranın ortasında yaşama düşüncesi beni biraz sıkıyordu çünkü anlattığı anıların sonu hep acıya çıkıyordu. Güzel başlayıp hatıranın bir yerinde durakladığı benim “Eee sonra ne oldu?” diye heyecanla sorduğum genelde annemin “Sonra kaçıp gittiler ya da bir sabah kapının önünde cesedini buldular.” şeklinde biten biber gazı tadında anılar.

Ertesi sabah uçağım İstanbul’a indiğinde boğazda açan erguvanlar, denizin berrak görünümü, güneşin taze ışıltısı, insanların umursamazlığıyla karşılaşmıştım. Sanki dünya “Hadi yeniden başlıyoruz” diyor gibiydi. Bir an evvel gidip evi göreyim ve annemi arayıp bu işin olmayacağını söyleyeyim istiyordum. Yol basitti, İstiklâl’i kime sorsam bilirdi ama değerini herkes anlayamazdı. Kaybetmek lazımdı ya da uğruna savaşmak neyse ki 21. asırdaydık ve hepsi geride kalmıştı. Otobüsün camına başımı yaslamış tüm bunları düşünürken köprüdeki trafiği geçtik, Beşiktaş’ta tarihle kavgaya tutuşmuş belediye eserleriyle karşılaştık. Tarihin sanatla dokunduğu binalara yollara, belediye beton ve asfaltla karşılık vermişti. Trafik tıkandıkça gerildim, çantamın en gizli köşesine sakladığım adresi ve fotoğrafı çıkarttım. Birilerine soracak olursam takılmadan söyleyeyim diye adresi ezberlemeye çalıştım, fotoğrafa iyice baktım. Apartmanın mermer süslemelerine, cumbasına, geniş pencerelerine, Galata’yla olan açısına baktıkça garip bir heyecan yükseldi içimde ve bir an evvel evde olmak istedim. Havabus Taksim’e geldiğinde, küçük pembe valizimi alıp aceleyle taksi aramaya başladım. Taksiler karşısında sanki görünmezdim. Elimi kaldırıyorum ama hiçbiri durmuyor, yanımdan geçip gidiyordu. Buraların bilmediğim bir taksi durdurma âdeti mi var acaba diye düşünürken bir taksi yanıma yaklaştı. “Abla yolculuk nereye?” diye sordu. Yabancı olduğumu belli etmemeye çalıştım ama tabii dilim sürçtü ”Galate Kulesi’’ne deyiverdim. Adam “Hımm Galata Kulesi, yakınmış” deyip yanımdan hızla ayrıldı. Sonra başka bir taksi geldi aynı soruyu sordu. Bu sefer hazırlıklıydım. “Galate, iki katını veririm” dedim. Taksici şüpheci gözlerle beni inceledikten sonra “Bizi tufaya getirmeye çalışan gazetecilerden değilsin di mi?” diye sordu. Ben ne dediğini anlamaz bir ifadeyle “Lütfen” diyebildim. Adam yüzümdeki yakarışa ikna oldu. Bagajı açtı. Valizi bagaja attım ve tam adresi söyledim. Önce Taksim, sonra birkaç ara sokak derken yolculuk çok sürmedi, ailemin özlem dolu geçmişinin tam önünde ani bir frenle taksiyi durdurdu. “Geldik, 250 TL” dedi. Yaptığımız anlaşmaya sadık kalarak sessizce 250 TL’yi verdim ve açılan bagajdan valizimi alıp fotoğraftaki evin tam karşısında öylece donup kaldım. Bina bana bakıyordu, ben binaya. Dışardan aptalca görünüyordu çünkü herkes Galata’yı izlerken ben ona sırtımı dönmüş başka bir şeye bakıyordum. Girişteki demir kapının etrafını çevreleyen kir ve toz adeta çok uzun yıllardır kapalı olduğunu simgeler gibiydi. Önündeki mermer merdivene dinlenmek için oturan insanlara aldırış etmeden kapıya yaklaştım. Topuzuna dokundum. Cebimden anahtarı çıkartıp demir kapının kilidine soktum, işte açılmıştı. Kapıyı açacağıma inancı olmayan insanlar şaşkınlıkla oturdukları yerden kalktılar ve ben o ağır demir yığınını kendi çabamla iterek içeri girdim. Her yanı mermer kaplı geniş girişi geçip ahşap tırabzanlara dokuna dokuna aslan başı heykellerin bulunduğu ikinci kata çıktım. Bordo renkli, çiçek nakışlı ahşap kapı yıllardır beni beklemişçesine karşıma dikilmişti. Kapının güzelliği karşısında heyecanlanıp anahtarı yere düşürdüm. Gözlerim dolmuştu. En son kaç yıl önce kim bilir kimin kilitlediği kapıyı incitmeden açtım. İşte, ailemin geçmişi karşımdaydı. Geçmişten kalan masa, yatak, sandalye, kitaplık ve eskimiş kabarmış duvarlar beni görünce şaşırmış mıydı acaba? Yıllar önce dedem ve anneannem bir kez İstanbul’a gelmiş ve biricik evlerini ziyaret etmişlerdi. Evin kendilerine ait olduğunu avukatları aracılığıyla tüm evrakları teslim ederek tekrar resmileştirmişler birkaç hafta buralarda anılarını tazeleyip döndüklerinde geçmişte kalanları yâd edip benimle bir antlaşma yapmışlardı. Onlar benim yazar olabilmem için gerekli maddi desteği sağlayacaklar ben de ömrümün bir kısmını bu evde geçirecektim. Yıllar sonra kitaplarım yayınlanmaya başlayıp önce dedem sonra da anneannem bu dünyadan göç edince annem “Artık vakti geldi.” dedi ve aileme olan borcumu ödemek için bu ödül mü ceza mı? Yaşadıkça anlayacağım eve, antlaşmaya uymaya gelmiştim.

Ceza bu tamamlar sonra da kapatırım bu bahsi diye düşündüğüm İstanbul’un neşeli gündüzlerine, karamsar gecelerine, sarhoş gülüşmelerine, müptezel isyanlarına, yağmuruna, kışına, her gün şekil değiştiren insanına alışmış üstelik sevmiştim ve ait olduğum toprakların burası olduğunu anlamıştım. Aylar sonra annemde yanıma gelmiş ve sürekli ertelediği dönüş biletlerini bir süre sonra tamamen iptal edip, yanıma yerleşmişti. Ben kendimle mücadele içindeydim, bir şeyler eksikti. Aradığım hikâyeyi bulamıyor, yazdıklarıma kendimi ikna edemiyordum. Yayın evleri beğeniyor, insanlar ilginç buluyor ama ben, ah şu ben, içimdeki çatışmalarda sürekli vuruluyordum. Annemse geziyor, alışveriş yapıyor, her gün yeni yerler keşfediyor, yıllar kapağı açık kalmış kolonya misali uçup gidiyordu.

Günlerin panik halinde koşarak uzaklaştığı garip zamanlarda yaşamaya başlamıştık. Türk televizyonlarında insanlar ayrışabildikleri kadar ayrıştıktan sonra kimsenin bu ayrışmaları ne düşünecek ne de uygulayacak vakti kalmamıştı. Çünkü insanlık zor durumdaydı. Bir şeyler oluyordu. Her sabah başka bir sürprize uyanıyorduk. On gün önce Rusya kaybolmuştu hem de halkıyla birlikte sonra onları Çin, ABD, Kuzey Kore izlemişti. Dünyada hiç var olmamış gibi yok olmuştular. Ülkelerin tüm yüzeyini kaplayan göz alıcı bir ışık görülmüş, ışıkla birlikte ülkelerde kaybolmuştu. Gökyüzünde elips şeklinde çok hızlı hareket eden devasa araçlar dolaşıyordu. Cama yakın durmaya korkuyordum çünkü bir uzaylı tarafından yok edilme tehlikesi herkesin korkulu rüyası haline gelmişti. Evlerinin etrafında uçan gemileri vuran insanlığa önlem olarak, geceleri cama yaklaşan insanları küle dönüştüren uzaylılar vardı. İnsandan geriye bir sigara dumanı kalıyordu. Uzaylılar ilk defa bizimle rüya aracılığıyla iletişim kurmuşlardı. Uyumayanların ayakta gördüğü rüya onların iletişim araçlarıydı. Galata manzaralı yazı masamda oturup olanları yazdığım bir akşam, masamda gezinen kırmızı ışık kalbimin deli gibi çarpmasına neden oldu. Oturduğum yerde donup kalmıştım, gözlerim ışığı takip ediyordu. Bir süre sonra kaşlarımın ortasında hissettiğim ışığı duymaya başlamıştım. Bakmamı istediği bir nokta vardı. Galata’ya doğru başımı kaldırdığımda uçan aracında bekleyen bir uzaylı bana bakıyordu. Onu görür görmez korkudan titremeye başladım. Uzun ince gri parmaklarını ağzına götürüp sus işareti yaptı ve sonra bileğine taktığı cihaza dokundu ve “Ülke yok edilecek bu topraklardan artık gitmelisiniz.” dedi. “Neden sadece ben?” diye sabaha kadar olayı kişiselleştirmiştim ki tüm ülkeye dağdaki çobana, yayladaki köylüye, şehirdeki zengine, bilimcisinden, cahiline herkese aynı mesaj gelmişti.  Zenginler sabah ülkeyi terk etmeye başlamıştı bile. Özel, tarifeli fark etmeksizin uçakların biri kalkıp biri iniyordu. Annem “Bu sefer gitmeyeceğiz, burada kalacağız.” diyor, olanları anlamak istemiyordu. Onu bırakıp gidemezdim ama belli ki burada da artık kalamazdık. Sürekli ne yapacağımızı düşünürken gidenler gitmiş, kalanlar da ne yapacağını bilmez şekilde boş boş sokaklarda dolaşıyor, yağma yapıyor, kavga ediyor, doğdukları yüzyıla sövüyorlardı. Evden çıkamaz olmuştuk, annem çok yaşlanmıştı. Son günlerde biten ilaçlarını alamadığım için iyice halsiz düşmüş, sabahlara kadar inlemeye başlamıştı. Tansiyonu yükseliyor, şekeri düşüyor, ateşi basıyor, gideceğiz korkusundan ruhu sızlıyor, canı hep acıyordu. Çevremde kalan, sayısı onu geçmeyen insana ulaşmaya çalışıyor doktor arıyordum, doktor yoksa eczacı. Çok garipti diğer ülkeler sıradan yaşamlarına devam ediyordu. Uzaylılar sadece bizi tehdit ediyordu. “Gidin” ikazından bir süre ortadan kaybolmuşlardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Gitsem nereye gidecektim? Çocukluğumun geçtiği topraklar da yok edilmişti. Son olarak Çin’in yok edilmesinin ardından küçük bir Rum diyarının kaybolması insanlığın dikkatini bile çekmemişti. Uzaylıları çözmeye çalışıyorlar, iletişim yöntemleri geliştiriyorlardı ancak uzaylılar dost canlısı değildi. Dünyanın çekirdeğindeki enerjiye ihtiyaçları olduğunu söyledikleri kısa ve net bir bildiri yayınladıkları gün nihayet tüm insanlığı ne yapacağını bilmez bir telaş sardı. Çok geçmeden ikinci bir bildiri geldi. Bize verilen zaman dolmuştu ve yok edilecek ülkeler arasında birinci sıradaydık. Rüyamda tüm insanlığın toplandığı bir salondaydık ve onlara neye göre ilk sıraya yerleştiğimizi sordum. Mutsuz insanlar çoğunluğu sıralamasında ilk sırada olduğumuzu şaşkınlıkla öğrendim. Biri “ABD de mi öyleydi?” dedi. Rusya, Çin, Kore, ABD onları tehdit eden bir kimyasala sahip olduğu için ilk önce yok edilmiş. Hem de hiç uyarılmadan. İçimizden biri “Milyonlarca insan olarak gidecek bir yerimiz yok, biz oksijensiz yaşayamayız, sıkıştığımız bu yerde ölüp gideceğiz.” dedi. Uzaylı cevap verdi. “İsterseniz biz taşırız sizi, tabii bir şart var. Hiç canlı öldürmemiş olmak, bitki ve küçük böcekler de dâhil.” Dünyada bu şartı sağlayan insan yoktu tabii. Sadece bebekler başka bir gezegene taşınırken insanlar dünyanın son gününü beklemeye başladı. Dünyadan başka bizi kabul yer yoktu. Gidebileceğimiz bir yer vardı o da artık yasaktı. Şimdi Galata Kulesi’ne bakarak bu satırları yazıyorum ve yok edileceğimiz günü bekliyorum.

 

UZAY GEMİSİNDE TAŞ DEVRİ

Yazmak iyileştirir diyorlar.

Yazmak, yazmak, yazmak…

Bir karakter yazmaya başlasam ve ellinci sayfada karakterin güzelliğine kapılsam, yazdıklarım beni alıp kurgusal bir dünyaya götürse birileri bunları okusa ve hiç edebi olmamış dese kimin umurunda?

Dil neden var? Edebiyat gerdan kırıp kendini kurumsal zannetsin diye mi? Anlaşılmak içindi hani?

İletişim için, bilgi ve duygu alışverişi bir milyondan fazla sebep için. Dünya barışı için, sevgi için…

Kaçıp durduğum köşeler, yarım bıraktığım metinler, olay örgüsü karışan öyküler, kendini senaryo dilinde bulan hikâyeler…

En zor yüzyıl sınavı yapsalar 21. Yüzyıl birinci olmazdı orası kesin. İki dünya savaşı görmüş 19. ve 20. yüzyıl dururken baya gerilerde kalırdı ama insanların duygularını tamamen yitirdiği ve şekil yarışına girdiği yüzyıl yarışmasında 21. yüzyıl açık ara birinci seçilirdi. İnsanlar geçmişe dönmek istiyor ama şimdi de yanlarında gelsin.  Taş devri kafasıyla uzay gemisinde seyahat gibi bir kombinasyon çıkıyor ortaya.

İçimde bastıramadığım bir hüzün var. Var oluş amacımı gerçekleştiremiyor olmak kalbimi ağrıtıyor. Bunun gerçekleştirememe sebebimin kendim olmasıyla her gün, her saniye biraz daha yaralanıyorum. Sanki dünyada çaresi olmayan ve kimsenin daha önce duymadığı bir dert bu. Nasıl geçer başa çıkabilir miyim? Bilmiyorum. Bu döngü hep aynı şekilde ilerliyor, hep aynı yerde tıkanıyor.

Kendini değiştirmeden yazmak mı? Başkalarının istediği gibi ya da dediği gibi kurallara uyarak yazmak mı? Bu kuralları kim koydu sikerler deyip devam etmek mi? Ha bu arada geleceğe dair heyecan duyan var mı? Boşuna heyecanlanmayın, gelecek tam şu an. Ne yapıyorsanız resmin devamı öyle geliyor. Bütün gününü oturup karşısındaki tablete bakarak geçiren bir kadının geleceği nasıl olabilir? Bu ara sürekli yetişkin olmaya çabalıyorum. Hani çocuklar hemen büyümek ister ya veya ergenler büyümüş gibi giyinir aynı durumdayım aslında ben elimden geldiğince ağırdan aldım bu büyüme işini. Dünyada otorite olan yazarları okumadan yazılmaz diyorlar mesela peki bir sürü kimseyi yarım bırakınca ne olur? Yarım bırakılan kitaplar okunmuş sayılır mı? Yoksa okunmadığı için mi yarım bırakılır? İnsan kendini yarım bırakılan bir kitap gibi hisseder mi? bunun kitapla ilgisi nedir? Okunan yüzünden midir? Ruhumu saran kaşıntı sakinleşmiyor, dinmesin beklerken hızlanarak devam ediyor. Beni nereye götürdüğüne dair hiçbir fikrim yok. Biri çıkar son cesaretinizi de kırar ve bunu kendi yaralarının acısını bir süreliğine bastırmak için yapar. O kırılan son umudun, yitip giden özgüvenin umurunda bile olmaz. Sıkıldığı bir kıyafeti fırlatır gibi yapar bunu sonra da vicdanlı olduğunu, iyi insan olmanın zorluklarını, başka insanların yaptığı hataları sorgular. Kendi yaptığını kabul etmez. İyi taraftadır. Etkileyici gülüşüyle, bir şey anlatırken tüm dikkati sendeymişçesine dinler. İlgi ve alakası zirvededir “ama” ah o ama! Sonrası yoktur. Sonrasına ne cesareti vardır ne de kalbi. Yıkar gider kalan zerrecik özgüveni. Kolum kanadım kırık dersin ona o da derki sana “İyice kıramamışlar, dur ben daha iyi kırarım.” Kırıp döküp eline verir. Al devam et der. Orası kimseyi ilgilendirmez. Bıkarsın düşmekten, düşüp düşüp kalkmaktan. Kalkmak kolay görünür dışardan. Uykusuz gecelerden, kendinle verdiğin mücadeleden, içinde kopan fırtınalardan kimsenin haberi olmaz çoğu zaman. Arkasında gücü olanların başardığı, görüldüğü, yetenekli ve takdire şayan sayılanların ülkesi burası. Eğer her yer böyleyse. Bir göktaşının şu rezil insanlığı yok etmesini dilerim. Gerek yok evrene verdiğimiz zarar inanılmaz boyutlara ulaştı. Kötülüğün yaşamını sürdürmesinin ne anlamı olabilir? Biri bana söyleyebilir mi? İnsanlığa kötü bir haberim var. Sınavı geçemediniz. Acaba bu içinde bulunduğum döngü matriks sistemiyle alakalı olabilir mi? Belki de benim hayatım ucuz ve az levelli bir oyundur. Karakter maceradan maceraya koşup yeni kapılar açacağını ve amacını gerçekleştireceğini düşünürken oyunun bu kadar olduğunu bilmeden hareket ediyordur. Tıkandı işte. Her sabah yataktan heyecanla kalkacak bir amaç yoksa yaşamak, yaşamak olmuyor. İnsanları sevmiyorum. Kendimi tanıyamıyorum. Duygularım beni ele geçiriyor, ben onları yöneteceğime onlar beni yönetiyor. Yani ekonomisi çaresizce batan ve hiçbir kaynağı olmayan bir ülke gibiyim. Nasıl kurtulacağım bu döngüden? Nasıl, nasıl, nasıl? Küfür etmeye bile değmeyecek insanlar tanıdım. Herkes “aynı şeyi” istiyor hiç kimse “o şeyi” elde edemiyor. Travması travmama denk insanlarla karşılaşıyorum. Frekansım düşükmüş ya da ben düşüp kaldım ömrümün gençliğinde. Kutlamak istediğim bir doğum günü bile olmadı bugüne dek. Mitokondrim bozuk benim. Annemden mütevellit. Mutsuzdu hep. Hâlâ öyle. Onu aramaktan imtina ederim çoğu zaman. Kırgın ve üzgün sesini duymak, nasılsın? İyiyim cevabından sonra oluşan uzun boşluklar. Hal hatırdan sonra söylenecek bir şeyin kalmadığı gerçeğinin kalpte açtığı yara. Bir taşın uçurumdan yuvarlanmasına benziyor bir yakınınla hatta anneyle böyle uzak olmak. Uzaklaşmak istedikçe zihninin bir kenarında hep onu düşünmek. Bu sene defalarca ümitlendirdim seni anne. Senin istediklerini gerçekleştirmek çok zormuş demek sonra dur bir dakika neden onun istediklerini gerçekleştirmeye çalışıyorum bunu kim için istiyorum? Sorular kızgınlık yaratıyor. Öylece sürükleniyorum.

 

BEŞTEN SONRA NE GELİR?

 

“Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!”

“Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım biraz,”

Annem beni, “ilk defa” o gün dizlerinin üzerine oturtmuştu. İlk defa diyorum çünkü biz beş kardeştik ve ben en büyük olduğum için kucak sırası asla bana gelmezdi. Bana göreyse ben en büyük değildim, benden öncekinden sadece bir sene önce dünyaya gelme gafletinde bulunmuş, küçüklerden biriydim.

“Say bakayım kaça kadar sayabiliyorsun,”

“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz…”

“Okula başlayacaksın ona kadar sayabilmelisin.”

Gözlerim dolmuştu “Ben oyun oynamak istiyorum.”

“Hayır, sen büyüdün artık okula gideceksin. Sayıyorum tekrarla “Bir, iki, üç, dört,  beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on”

“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz bebekle ben oynayacağım.”

“Unut oyunu, yeniden say hadi!”

O gün deli gibi ağlamıştım, okul korkunç bir yerdi oyun yoktu, çok sıkıcıydı üstelik hiç tanımadığım bir yerde, beni tanımayan insanlarla saatlerce kalacaktım.

Dahası benim sevgimi umursamayan annemden de ayrı kalacaktım. Galiba o zamanlar en çok da bu duruma içerliyordum. O beni özlemeyecek üstelik benim özlemim de umurunda olmayacaktı.

Ertesi gün annem, babam ve ben okulun yolunu tuttuk. İçimden sürekli dua ediyordum. Beni çok küçük bulup kabul etmesinler diye. Aslında babam da benim okula başlamama pek sıcak bakmıyordu. Eliyle tuttuğu elime bakıyor, anneme “Çok küçük almazlar.” diyordu. Ancak annem ani bir kararla okula başlamam gerektiğini söylemişti ve vazgeçmeye de hiç niyeti yoktu.

Okula vardığımızda geniş bahçenin içinde üç katlı bir bina bizi bekliyordu. Bahçedeki top sahasına, ağaçlara ve oyun alanına bakakalmıştım. Bizimkiler beni sürükleyerek birinci sınıfların kaydının yapıldığı yeri öğrenip aceleyle müdür yardımcısının odasına doğru koşan adımlarla vardılar. Kapının önünde babam kararsız annemin yüzüne baktı, annem sert mimikleriyle babamın yüzüne bakmadan başıyla kapıyı çalmasını işaret etti. Babam çekinerek kapıyı çaldı. İçerden boğuk bir “Gel,” işitildi.

İçeri girdiğimizde müdür yardımcısı sigara dumanlarının arasında kaybolmuş, radyodaki türküye eşlik ediyordu. Duman bulutunun arasında önlüğü bile olmayan, meraklı ancak ağlayan bakışlarla kendisini inceleyen beni görünce şaşırdı.

Boğazını temizledi “Evet, ne vardı?” diyebildi.

Babam “Hocam çocuğu okula kaydettirmeye geldik.” dedi.

Adam şaşırdı “Ee, okul başladı, neden bugüne kadar gelmediniz?”

Annem umursamaz bir tavırla “ Memlekette işlerimiz vardı, ancak bitti.” dedi.

Müdür yardımcısı beni bir süre inceledikten sonra başını sağa sola salladı ve söylenerek kimliğimi istedi. Babam gömleğinin cebinden çıkarttığı kimliği uzattı. Adam kimliği görünce kaşlarını çatarak tekrar bana bakmaya başladı.

 “Kimliğe göre 6 yaşında ama daha küçük gösteriyor.” dedikten sonra annem ve babamı sorgulayan bir ifadeyle süzdü. Sorusuna yanıt alamayınca da, radyonun sesini kıstı ve bir süre yanıt bekledi.

Annem, “Büyümesi yaşıtlarından geri ama çabuk öğreniyor,” Ben üzülen mimiklerimle müdür yardımcısının masasındaki renkli kalemleri izlerken annem elimi sıkarak “Hadi 10’a kadar say hoca da duysun,” Ben omzumu silkip “Bana ne!” Annem dişlerinin arasından “Hadi” diye ısrar edip elimi iyice sıkınca “Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz,” Müdür yardımcısı piyes izleyen bir ifadeyle eliyle burnun gerisine attığı gözlüğü sıkıca tutarak annemi, babamı ve beni dikkatle izlemeye devam etti. Bize sanki gözlükle değil de büyüteçle bakıyor gibiydi. Tekrar kimliğimdeki doğum tarihine baktıktan sonra bir süre söylendi ve başını sağa sola sallayarak kimlik bilgilerimi kayıt defterine geçti.

“1-D sınıfında. 3. kata çıkın Gülşen öğretmenin sınıfına başlasın.”

Annem ve babamın bir yükten kurtulmuşçasına aydınlanan yüzleri benim içimde güneşin batmasına sebep olmuştu. Çünkü ben altı yaşında değildim. Daha beş yaşındaydım üstelik yaşıtlarımdan ufak ve çelimsizdim. Bizimkiler sınıfın en üst katta olmasından memnuniyetsiz yukarı çıktılar. Ben de içimden öğretmen beni kabul etmese de eve gidip oyun oynasam diye dua ediyordum.  Üçüncü kata geldiğimizde, 1-D sınıfı kolayca bulundu. İçerden sesler geliyordu, öğretmen gürültü yapanlara bağırıyordu. Babam kapıyı çaldı, öğretmen kapıyı açtı ve karşısında bizi görünce şaşırdı. Sınıfa dönüp bir kez daha “Çizgileri çekmeye başlayın, geliyorum!” diye bağırdıktan sonra kapıyı kapatıp yanımıza geldi.

Babam, “Hocam, çocuğu kaydettirdik de sizin sınıftaymış.”

Öğretmen bana baktı ve şaşırdı, “Nasıl olur, bu çocuk çok küçük”

Annem “Küçük değil yaşıtlarından geri büyüyor.”

 Anneme inanmayan öğretmen kimliğimi istedi. Babam kimliği verdi, öğretmen bir bana bir kimliğe uzun süre baktı ancak ikna olmadı.

 “Olmaz, bu çocuk ezilir alamam seneye başlasın.”

Öğretmen ikna olmayınca babam da olaya dâhil oldu. “Olur mu hocam geri kalır, yaşıtlarıyla okusun.” Öğretmen “ Yaşıtları bundan iri, çok zorlanır, seneye gelin.”

 Bir süre bu anlamsız diyalog devam etti. İçim biraz ferahlamıştı, bu kadın beni almayacaktı. Eve gidip ne oynasam acaba diye düşünmeye bile başlamıştım.

Öğretmen “Artık içeri dönmem lazım, biraz büyüsün öyle gelin!”

Bizimkiler ikna olmuyordu, olay inatlaşmaya dönmüştü. Öğretmen kapıyı araladığında babam beni içeri doğru omzumdan ittirip “Hocam, kaydını yaptık artık olmaz,” dedi.

 Öğretmende aynı şekilde beni dışarı ittirip “Olmaz diyorum,”

Annem “Olur, alışır hemen,” diyerek tekrar içeri ittirdi. Bu diyalogların arasında ben bir sınıfın içine bir dışına gidip geliyordum ve nihayetinde bizimkiler kazandı, ben sınıfın içinde kaldım ve okula başladım. Diğer çocuklar gibi ağlamadım hem ağlasam ne olacaktı ki? Onlar annelerini özleyip ağlıyordu benimkiler beni istemiyordu bir saattir bunun savaşını veriyorlardı. Öğretmen önlüğümün, çantamın, defterimin hatta kalemimin bile olmamasını bahane etmeye çalışmıştı ama başaramamıştı. Babamla birlikte en arka sıraya oturmuş, tahtaya çizilen anlamsız düz çizgileri izliyordum. Okulu saçma bulmuştum, uykum gelmişti. Babam ilk ders benimle oturduktan sonra sıkılmaya başlamıştı bile.

Ben uyuklarken “Sakın uyuma, al şu kâğıdı kalemi öğretmen ne diyorsa yap sana defter, kalem, çanta alıp geleyim,” dedikten sonra koşar adımlarla sınıftan ayrıldı. Artık okula alışmaktan başka bir çare yoktu. Sınıfı incelemeye başladım. Birbirinden farklı bir sürü çocuk kendi halinde bir şeyler konuşuyor, gülüyor, sınıfta geziniyordu. İlk dersi kaçırmıştım. Tahtadaki düz çizgileri anlamaya çalıştım ancak hayatımda ilk defa gördüğüm için bir fikir yürütemedim. Düz çizginin yazı yazmaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünerek öğretmeni izlemeye başladım.

Öğretmen en ön sıradan başlayarak elindeki kırmızı pilot kalemle herkesin defterine yan yana iki düz çizgi çekip sıradaki öğrenciye doğru ilerliyordu. Ben de önüme koyulan emanet kâğıt ve kalemi alıp işe giriştim. -Bir sıra düz çizgi ardından bir sıra boşluk sonra tekrar aynısı.-

İçimden neden bu kadar uğraşıyoruz ki diye düşünmeye başladım ve şahane bir fikir buldum. Tüm sayfaya boydan boya düz bir çizgi atıp araları silerek boşluk bırakmak çok daha pratikti ancak henüz kalem tutmakta çok yeniydim. Kalemi elime alıyordum ama parmaklarımın arasından kaydığı için bir türlü istediğim gibi hareket ettiremiyordum. Defalarca denedikten sonra nihayet sayfanın tam ortasına kadar düz bir çizgi çizmeyi başarmıştım ki öğretmenin sinirli bakışlarını tepemde yakaladım.

Bana baktı, “Ne yapıyorsun, sen?”

Anneme ve babama çok kızgın olduğu için ve ben de maalesef onların temsilcisi gibi orada bırakıldığımdan kendimi savunsam da anlayışlı davranılmayı hak etmiyordum. Öndeki çocuktan aldığı silgiyle önümdeki tek yaprağı hiddetle söylenerek silmeye başladı.

“Küçücük çocuğu bırakıp gittiler başıma, işin yoksa birde bununla uğraş!”

Ben öğretmeni, beyaz gömleğini, kıvırcık bulutumsu saçlarını, kırışmış yüzünü, yamuk ön dişlerini, kırmızı renkli yırtmaçlı kalem eteğini ilgiyle izlerken bir bağ kurmaya çalışıyordum. Ancak onu ciddiye alamıyordum çünkü o, bugüne kadar gördüğüm insanların tamamından farklı kıyafetlere sahipti ve gereksiz sinirliydi. Bu kadar sinirli olmasının tek sebebi ben olamazdım, sadece beni değil içi dağları da aşan bir öfkeyle doluydu.

Akşamüzeri babam sınıfa elinde büyük bir karton çantayla döndü. Öğretmen tabii ki yaptığımı biraz da kendini haklı çıkaracak abartıda anlattıktan sonra babamın aldığı çantayı da göstererek

 “Çanta çocuk kadar, anaokuluna bari verseydiniz, yazık olacak,” dedi. Babam “Alışır, alışır” diye zorlama bir gülümsemeyle boyum kadar çantayı sırtıma taktı ve sınıftan ayrıldık.