Yazmanın, anlatmamın önemsediği hatta anlaşıldığı zamanlarda yaşamak isterdim. Bu çok ütopik gelebilir ama anlatmak istediğim anlaşılmak. İnsanların dünyaya geliş amacını hatta bana ne insanlıktan benim bu dünyaya geliş amacım gerçekten ne? sürekli sorguluyorum. Yine hayatımı tepe taklak değiştirecek kararlar almaya başladım.
25 Aralık 2025 Perşembe
19 Temmuz 2025 Cumartesi
MAĞDUR ETÇİLLER
Kimsenin uğramadığı,
dünyadan haberleri kıyıya vuran dalgalardan öğrendiğim, açlıkla mücadele
etmekten, soğuktan ve bu ıslaklık duygusundan yorgun düştüğüm bir gün daha.
Burası; çölün yamacında,
dalgalı okyanusta, dev etçillerden, kıyıda foklardan ve gökyüzünde uçuşan
martılardan oluşan önemsiz bir varoluş noktası. Yani, hayallerde yer almayacak
bir yer.
Kuru bir kaya dibi ararken
birbirine yapışan mide duvarıma eşlik eden gurultu, kulaklarımda uğultuya
dönüşüyor. Kürküm bakımsızlıktan solup gitmiş, güzelim kızılı griye dönmüş. Bir
dalga daha çarptı kıyıya ve Dev Orkaların dersi başladı. Üç nesil avlanmayı
öğreniyorlar. Zavallı yavru foklar, orkaların ağzında büyük anneden, anneye,
ondan yavruya nesilden nesile... Sonra da hooop mideye. Bazen büyüklük gösterip
yavrunun hayatını bağışlıyorlar. Zavallının kıyıya ulaşıp karaya doğru nasıl
süründüğünü görmek, ölümün gerilimini hissettirmeye yetiyor. Bir daha okyanusa
girmeyi göze alamayacak kadar uzaklara koşuyor. Aç kalıp sürüden uzaklaşacağı
günü iple çekiyorum. İşte o zaman onu yavaşça kuyruğundan tutup kayalara
çarpacağım, kafasından akan leziz kanlar iştahımı açacak, boğazından derin
bir ısırık alıp dişlerimle parçalayacak, yumuşacık etiyle birkaç gün midemdeki
orkestrayı susturacağım.
Şimdilik, anne fokun yavruları
için yaptığı havuzda neşeli bir oyuna girişen yavru fokları izleyerek avlanacak
karakter gözlemi yapıyorum. Ah midem! biraz sussan keşke, uğraşıyorum işte.
Gözüme biri takılıyor ve günün
talihsizi belli oldu! Yavru fok havuzdan dışarı çıktığının farkında değil.
Okyanusta oyun oynamak öyle keyifli ki! Birazdan kopacak fırtınayı bekliyorum.
Beş, dört, üç, iki ve işte başladı dev dalgaların ardından iri parlak yüzgeç
kıyıya, kumsala kadar yaklaştı. Acaba karada yaşamayı hiç düşündü mü? Yani
karada kendini daha özgür hisseder miydi? Dev Orkalar aciz varlıklar,
sudan çıkınca nefes alamıyorlar. Kumsala saplandıkları anda kendi
ağırlıklarının altına ezilerek can çekişiyorlar. Onların çaresiz çırpınışı biz
sırtlanlar ve yosun martılarının en güzel rüyası. Bu, hep tuhaf gelmiştir
bana.
İşte en sevdiğim ses, okyanusta
olduğunu fark etmeyen yavru fok çığlık atıyor. Balinanın dişlerinin arasında
suyun derinlerine dalıyor. Daha
küçücükken doğanın acımasızlığının kurbanı olacağı çok belli. Dişler, yavru
foku öldürecek kadar keskin kapanmıyor, bu maceradan yarı ölü çıkmasını
dilerdim. Çünkü gerçekten bu yavrunun yumuşak, leziz etine çok ihtiyacım var.
Büyükannenin fırlattığı yavruyu torun Orka tek hamlede yakaladı. Avın tadı
ağzını sulandırmış olmalı. Yavru Orka, küçüğü suya çarpıyor ve beklenen son.
Zavallı leziz minik artık midede!
Karaya serilmiş umursamazca
yatan foklardan biri, büyük bir çığlıkla okyanusa doğru koşarcasına yüzmeye
başladı. Yavru için artık çok geç o, eğitim atıştırmalığı oldu. Büyük anne
kendisine doğru koşan anneyi de suyun derinlerinden hızla çıkarak yakaladı
sonra havaya fırlattı ve artık yeni avı dudaklarının arasında. Anne foka, artık
elimdesin, dişlerimin keskinliğini etinde fark et diyor. Anne fokun
çığlıklarına fok ailesinden aldırış eden yok. Ah bu çığlıklar, dünyanın en
güzel sesleri. Yavru orka, derse bu sefer daha ilgili. Anne çırpındıkça
dişleriyle sıkıyor, büyük anneye özenle fırlatıyor ve büyük anne fırlattığında
hızla yakalıyor. Bu yemek pornosu ağzımın suyunun akmasına neden oldu. Artık
anneyi okyanusun sularına çarpa çarpa yemelerini bekliyorum.
Büyük anne, acılı anneyi son kez
yakaladığında karaya doğru fırlattı. Anne fok kanlar içinde kıyıdan uzaklara
doğru sürünmeye başladı. Ağzımdaki tüm tat reseptörleri hareketlendi, parlak
kırmızı kanın ardından görünen o leziz yaralar ölümün yakınlığını haber
veriyor! Diğer foklar anne foka ilgisiz bir bakış atıp başlarını tekrar
okyanusa doğru çevirdiler. Sayılarına bakınca bu çok kalabalık bir yalnızlık!
Yaralarını sarmak için bulunduğum
kayaya doğru sürünmeye başlayan anne fok artık benim avım. Acaba üzgün bir
anneyi yiyecek olmam beni de üzer mi? Kayaya sırtını yaslayıp neşeyle uzaklaşan
katil Orka ailesine bakakaldı. Artık daha fazla kendimi saklayamam ben de kendimi
göstermeliyim ona.
-Hey, yaraların derin galiba?
Cevap yok. Biraz daha yaklaşıp
yanına tekrarladım.
-Keskin dişlerimi çok önemsemedin
ya da yaraların gerçekten derin.
Acıyla gözlerime baktı.
Gözlerinde çaresizlik vardı. Acaba onu yediğimde bu çaresizlik bana da geçer
mi? Her neyse bu kimin umurunda. Ben avcıyım o da av işte. Üstüme düşen de onu
yemek.
-Seni izledim, Dev Orkalara karşı
yavrunu korumaya çalışman takdire şayan.
"Biraz su"
diyebildi.
Şaşırdım. Ona su vermeli miydim?
Ölen birinin son isteğini kabul etmeli miydim? Yoksa duymazdan mı gelmeliydim.
Ben sırtlanım, iyilik meleği değil! Ama bu son isteği, üstelik biraz önce
yavrusunu kaybetti. Kahretsin! Ona su bulacağım.
Kayanın arkasından buza dönüşen
karlardan bir parça kopartıp fokun dudaklarına sürüyorum. Eriyen buz suya
dönüşüyor diliyle dudaklarını yalıyor. Öl artık! Yoksa şu martıları yiyeceğim.
O sefilleri yiyecek kadar çaresiz miyim? Neyse ki güneş batıyor. Havanın
kararmasıyla şansım giderek artıyor. Bu gece mutlu uyumak istiyorum!
Pençelerimin arasında eriyen buz
dudaklarında gezerken, dişlerim boynuna ne kadar da yakın. Bakışlarımdaki
keskinlik nefes alışverişlerinin hızlanmasına neden oldu, bugün öleceği gündü
artık anladı.
-Merak etme, seni hemen
yemeyeceğim. Bayılmanı bekleyeceğim ayrıca canın hiç yanmayacak.
Yavaşça yanına oturdum ve onun
gözlerini kırpmadan baktığı yere doğru bakmaya başladım. Bu foklar boşluğa bu
kadar uzun bakıp ne bekliyordu? Anlamıyorum çok sıkıcı.
-Yaşadığın çok acıydı bence.
Hiçbir yanıt alamadım. Bana hiç
aldırış etmedi onu yemem için bir sebep daha...
Gözlerini kapatıp uykuya geçtiği
an onu yiyeceğim. Zaten yaraları derin, iyileşmez. Bir süre bekledikten sonra
içim geçmiş yaralı anneye yaslanıp uykuya teslim olmuşken kayanın üzerine konan
iki yosun martısının derin sohbetine uyanıyorum. Birbirlerine yavru balinaları
nasıl gagalayarak karınlarını doyurduklarını anlatıyorlar. Anne balina bebeğini
emzirmek için suyun yüzeyine yaklaştığında saldırıya geçtiklerini ve yumuşacık
yüzgeçten kolayca kopardıkları leziz parçaların zamanla yavruyu nasıl
öldürdüğünü öğreniyorum. Güçlü çenem, keskin dişlerim ve pençelerimle şu küçük
aptallar benden daha leziz şeyler yiyor. Kıs-kan-mı-yo-rum, sinirleniyorum
sadece!
Gökyüzünde toplanan bulutlar
havayı birdenbire kararttı. Ufukta bir görünüp bir kaybolan yıldırımlar arka
tepelerdeki kayaları vurmaya başladı ve okyanus başımıza yağmaya başladı.
Anneyi elimden kaçırmadan yemeliyim. Sessizce kayanın dibinde biten yorgun
yosun martısı, onu da yemeye karar vermeme neden oldu ve hemen harekete geçtim.
Bu martılar sinir bozucu yaratıklar! Hamlem boşa çıktı, adi martı uçup
kayboldu. Anne fok başarısız olmamdan endişelenip kayanın dibinden uzaklaşmak üzere
harekete geçti. Kayaların arkasından gelen sel şiddetlendi, anne fokun yüzeceği
kadar yükseldi. Akıntında kayaya tutunmaya çalışırken ciğerlerime su dolmaya
başladı. Nefes alamıyorum! Dev bir su birikintisinde boğuluyorum, bugün benim
öleceğim gün mü? Çırpınmaktan vazgeçip kendimi suya bırakıp pes etmeye karar
verdim. Hep bu açlık yüzünden! Okyanusla birleşen devasa selde anne fokla
birlikte sürükleniyorduk. Anne fok benim kadar çaresiz görünmüyordu. Akıntı
okyanusa çok yaklaşmıştı. Zorlukla nefes alırken, umutsuzca 'yardım et
lütfen, boğuluyorum.' diyebildim. Kim avcısının hayatını kurtarır ki!
Zaten anne fok da yardım
çığlığımı önemsemedi. Bu fokların sadece tatları güzel, karakter yoksunu
varlıklar!
Yuttuğum suyu öksürmekten nefes
alamıyordum, akıntı kollarımı yormuş, kürkümü ağırlaştırmıştı. Bu arada anne
fok sakince yardım çığlığıma karşılık verdi, selin sürüklediği bir kaya
parçasına tutunurken bana da yüzgecini uzattı. Akıntıdan uzakta bir kayanın
üzerine doğru beni çekti. Onun yaralı bedenine tutunup suyun içinde akıntının
ve suyun azaldığı bir kayaya doğru ilerledik. Onu yemek istemekle büyük ayıp
etmiştim, kendimden utanıyordum. Kayaya çıkınca ilk işim özür dilemek ve dost
olmayı teklif etmek olacaktı. Gözüne kestirdiği yüksek bir kayaya doğru iyice
ilerledik. Yaraları o kadar derin değildi galiba. Kayaya kendini attıktan sonra
bende tek hamlede yanına yerleşiverdim. Başka bir kayada yine yan yanayız. Onu
yemek istediğimden emin değilim artık. Mideme giren kramplar olmasaydı keşke.
Şu an yaşamak için ona ihtiyacımın olması çok kötü. Su, üzerindeki tüm kanı
temizledi açık yaralarını görebiliyorum, bazıları çok derin.
-
Seninle
arkadaş olabiliriz bence ne dersin?
Yüzüme bakarken köpek dişlerinin
keskinliğini görmem için ağzını açıp kapatıyor. Pençeleri yok, henüz bacak ve
kolları çıkmadı. Nerden baksan buna beş bin sene var.
-
Beni
artık yiyemezsin bugün ikinci kez ölümden kurtuluyorum.
-
Hayatımı
kurtardın teşekkür ederim. Bastıramadığım gurultu sesi aramıza girdi ve gece
bitmedi, neler olacağını bilemezsin! dedim birden.
Hayatımı kurtardığı için onu
yemeyeceğimi düşünüyor saf mı ne? Aç bir avcı ne zamandan beri vicdanıyla
hareket etmeye başladı!
Yağmur hızlanmaya başladı, yavaşça
ona sokulmaya başladım, beni artık tehdit olarak görmüyor. Öylesine bir bakış
attı. Etrafa göz attığımda yakınlarda kimsenin olmadığını fark ettim. Bir süre
sonra uyuklamaya başlayan anne fokun yaralarında dilimi gezdiriyorum
hareketleniyor, kuyruğu bir ayak gibi hareket etmeye çalışıyor. Milyon sene
sonra benden kaçacak kadar hızlı koşabilir. Onu şu an dişleyebilirim. Burnumu
boğazına sürtüyorum. Yağmur ve okyanus yer değiştirecek kadar hiddetlendi.
-Aç olmasaydım keşke.
Bulunduğumuz yerde senden başka yiyebileceğim pek bir şey yok.
Üzerine doğru büyüyen gölgem
kendini geri çekmesine sebep oldu.
-Birkaç gün sonra yine
acıkacaksın diyebildi.
O an, afiyetle yediği balıkları
düşündüm.
-Seni de başka bir orka yiyecek.
-Ben yediğim balıkları
tanımıyorum, orkalar da beni tanımıyor ama biz…
Sözünü bitirmesine izin vermeden
boyun derisinin en ince yerinden damarın geri dönülemez noktasını bulup, keskin
bir ısırık atıyorum. Gözlerinde ki hayal kırıklığı yırtıcılığımı azdırıyor.
Şimdi gerçek bir ısırık. Çığlık atıyor… Korkulu, üzgün gözlerinin karanlığı
gözlerimde.
-Üzgünüm bugün senin öleceğin
gündü.
Boynundan fışkıran kanla cansız
bedeni öylece kayanın üzerine serili verdi. Artık ölmüştü, içimde biriken hüzün
bulutlarını duymazdan gelerek pençelerimi derin yaralarına sapladıktan sonra
üzerine çıktım. Dişlerim, onun boğazına saplandığında, son kez zayıf sesini
duydum. Yağmurun gürültüsü vicdanımın sesini bastırıyordu. Kanının ihtişamlı
kırmızısına bakıyordum, damarlarından dışarı çıkmak için fırsat bekliyormuş. Önümde
öylece serili avıma bakarken dünyanın en kötü varlığı ben olabilir miyim? diye
düşünmeye başladım. Ancak etinin yumuşaklığı, ağızda kolayca dağılışı, tadı
yeniden avlanma hazzı veriyordu. Kanının kokusu zihnimi ve pençelerimi yeniden
avlanmaya hazırlıyordu. Etinden aldığım ısırıklar midemdeki boşluğu
doldururken, bu leziz av için çektiğim vicdan azabı kendime kızmama neden oldu.
Etini çiğnerken, düşüncelerim de birbirine karıştı.
Uzakta suyun içinde kalmış diğer
foklara bakıyorum, onun çığlığını önemsememişlerdi bile. Hepsi aynı kümenin içinde uykuya dalmış.
İçlerinden bazıları uyanık ancak bir Okyanusun dalgaları daha çok ilgilerini
çekiyor. Güneş doğmak üzere… Yağmur sakinleşti saklanacak kuru bir yer
bulmalıyım.
Annenin leşine toplanan
martıların çıkardığı gürültü huzurunu kaçırıyor, birkaç fok gözlerini açıp, başlarını
martılara doğru uzatıyorlar. İçlerinden birinin boğazlanmış olması bile birlik
içinde hareke etmelerini gerektirmiyor. Ölüm her canlı için ders alma
şekli değildir belki de.
Akan kanın altındaki parlak
kırmızı et, günlerdir süren açlığıma ziyafet oldu. Onu zaten biri yiyecekti. Bu
yaralarla ve mutsuzlukla uzun süre devam edemeyecekti. Zaten bana bakan üzgün
gözleri dışında kendini savunmak için yaptığı bir şey de yoktu. Sele
kapılan hayatımı kurtarmış olması dışında…
Bu doğanın döngüsü, ben de bir
parçasıyım. Açlığımı gidermek için bunu yapmak zorundaydım. Acaba dişlerimin
keskinliği canını yakmış mıydı? Anne fok, yavrusunu korumak için her şeyi
yapmıştı. Ben onu yiyerek, bu mücadeleyi sonlandırmıştım. Bu zafer değil, başka
bir yenilgiydi. Döngü, hepimizi bir şekilde yutuyordu.
O, yavrusunu korumak için her
şeyi yapmıştı ama ben onu yiyerek hayat mücadelesini sonlandırmıştım. Benimki
zafer değildi, başka bir yenilgiydi. Döngü hepimizi bir şekilde yutuyordu.
Midem etle dolduğunda, bedenim rahatlamaya başlamıştı. Hissettiğim çaresizlik
bitmişti ancak zihnim hâlâ huzursuzdu. Anne fokun gözlerindeki o çaresiz ifade
aklımdan çıkmıyordu. Başımı geriye çevirip ondan kalanlara baktım. Acıyla
kapanmış gözleri, ortaya saçılmış iç organlarıyla kayanın üstünde yatıyordu. Başımı
kaldırıp gökyüzüne baktığımda martıların kavga ederek ava doğru hızla indiğini
gördüm. Okyanusun dalgaları şiddetle kıyıya vuruyordu. Anne fokun bedeni artık
benim bir parçamdı. Onun enerjisi beni birkaç gün hayatta tutacaktı. Ama bu
tokluk bana yük gibi geliyordu, avımı yiyerek duygusal yükünü de üzerime almıştım.
Yarın yine avlanacağım ama bu
sefer mümkün olduğunca mutlu bir fok seçeceğim, mesela şu sürekli dalgalara
bakıp anlamsız çığlıklar atan, beni deli ediyor! Yarın tüm gün onu izleyip
sürüden ayrıldığı an boğazına yapışacağım.
Şimdi biraz dinlenme vakti. Gözlerimi
kapatıp okyanusun sesine kulak vereceğim. Dalgalar, her zamanki gibi kıyıya
vuruyor. Besin zincirinin devamını sağlamak… Ah benim anlamsız varoluş
gerçeğim!
6 Temmuz 2025 Pazar
BİTKİ
VE KÜÇÜK BÖCEKLER DÂHİL
Bazı acıların kaderi değişmiyor, miras gibi
hücrelerimizde taşıdığımız genler gibi atadan toruna aktarılıyor. İşte tam her
şeyi unutmuşken, burası ait olduğum yer demişken insan değil bu sefer başka bir
canlı karşımda durup “Artık bu topraklar size ait değil, gitmelisiniz.” diyor.
Gri renkli, balon kafalı, korkunç bakışlı, vücudu saç
ya da tüyden bir haber, bu garip yaratığa korkuyla bakıp “Evimizi terk edip
nereye gideceğiz?” diyorum umursamazlığı karşısında kırmızı bir öfke acılıyor
tüm bedenimi ama bunu da anladığını sanmıyorum. İnsanların dilini konuşmayı,
bileğine taktığı ışıksı bir cihazla halleden varlık insani duyguları nasıl
hissedebilir ki?
İstanbul’un bağımsızlığı resmi ad edinen caddesinde,
manzarası Galata Kulesi olan dedemin babasından dedeme, dedemden anneme,
annemden bana miras kalan bu apartman, tanıdık aslında bu söylemlere. Ne de
olsa savaşlar, ayaklanmalar ve tehcirler görmüş. Ee işte ölümsüz olmanın
zararları. Burada bir süre yaşamak ailemle yaptığım antlaşmada yerine
getirilmesi zorunlu maddeydi. Annem evin adresini ve anahtarını elime
tutuştururken çok heyecanlıydı. “Sen git bir yerleş, ben de gelirim” dedikten
sonra evin fotoğrafını çantama özenle koymuştu. Sanki evi görmeye gitmiyorum da
onun ilk gençlik zamanlarına ışınlanıyordum. Onca hatıranın ortasında yaşama
düşüncesi beni biraz sıkıyordu çünkü anlattığı anıların sonu hep acıya
çıkıyordu. Güzel başlayıp hatıranın bir yerinde durakladığı benim “Eee sonra ne
oldu?” diye heyecanla sorduğum genelde annemin “Sonra kaçıp gittiler ya da bir
sabah kapının önünde cesedini buldular.” şeklinde biten biber gazı tadında
anılar.
Ertesi sabah uçağım İstanbul’a indiğinde boğazda açan
erguvanlar, denizin berrak görünümü, güneşin taze ışıltısı, insanların
umursamazlığıyla karşılaşmıştım. Sanki dünya “Hadi yeniden başlıyoruz” diyor
gibiydi. Bir an evvel gidip evi göreyim ve annemi arayıp bu işin olmayacağını
söyleyeyim istiyordum. Yol basitti, İstiklâl’i kime sorsam bilirdi ama değerini
herkes anlayamazdı. Kaybetmek lazımdı ya da uğruna savaşmak neyse ki 21.
asırdaydık ve hepsi geride kalmıştı. Otobüsün camına başımı yaslamış tüm
bunları düşünürken köprüdeki trafiği geçtik, Beşiktaş’ta tarihle kavgaya
tutuşmuş belediye eserleriyle karşılaştık. Tarihin sanatla dokunduğu binalara yollara,
belediye beton ve asfaltla karşılık vermişti. Trafik tıkandıkça gerildim,
çantamın en gizli köşesine sakladığım adresi ve fotoğrafı çıkarttım. Birilerine
soracak olursam takılmadan söyleyeyim diye adresi ezberlemeye çalıştım,
fotoğrafa iyice baktım. Apartmanın mermer süslemelerine, cumbasına, geniş pencerelerine,
Galata’yla olan açısına baktıkça garip bir heyecan yükseldi içimde ve bir an
evvel evde olmak istedim. Havabus Taksim’e geldiğinde, küçük pembe valizimi
alıp aceleyle taksi aramaya başladım. Taksiler karşısında sanki görünmezdim.
Elimi kaldırıyorum ama hiçbiri durmuyor, yanımdan geçip gidiyordu. Buraların
bilmediğim bir taksi durdurma âdeti mi var acaba diye düşünürken bir taksi
yanıma yaklaştı. “Abla yolculuk nereye?” diye sordu. Yabancı olduğumu belli
etmemeye çalıştım ama tabii dilim sürçtü ”Galate Kulesi’’ne deyiverdim. Adam “Hımm
Galata Kulesi, yakınmış” deyip yanımdan hızla ayrıldı. Sonra başka bir taksi
geldi aynı soruyu sordu. Bu sefer hazırlıklıydım. “Galate, iki katını veririm”
dedim. Taksici şüpheci gözlerle beni inceledikten sonra “Bizi tufaya getirmeye
çalışan gazetecilerden değilsin di mi?” diye sordu. Ben ne dediğini anlamaz bir
ifadeyle “Lütfen” diyebildim. Adam yüzümdeki yakarışa ikna oldu. Bagajı açtı.
Valizi bagaja attım ve tam adresi söyledim. Önce Taksim, sonra birkaç ara sokak
derken yolculuk çok sürmedi, ailemin özlem dolu geçmişinin tam önünde ani bir
frenle taksiyi durdurdu. “Geldik, 250 TL” dedi. Yaptığımız anlaşmaya sadık
kalarak sessizce 250 TL’yi verdim ve açılan bagajdan valizimi alıp fotoğraftaki
evin tam karşısında öylece donup kaldım. Bina bana bakıyordu, ben binaya.
Dışardan aptalca görünüyordu çünkü herkes Galata’yı izlerken ben ona sırtımı
dönmüş başka bir şeye bakıyordum. Girişteki demir kapının etrafını çevreleyen
kir ve toz adeta çok uzun yıllardır kapalı olduğunu simgeler gibiydi. Önündeki
mermer merdivene dinlenmek için oturan insanlara aldırış etmeden kapıya
yaklaştım. Topuzuna dokundum. Cebimden anahtarı çıkartıp demir kapının kilidine
soktum, işte açılmıştı. Kapıyı açacağıma inancı olmayan insanlar şaşkınlıkla
oturdukları yerden kalktılar ve ben o ağır demir yığınını kendi çabamla iterek
içeri girdim. Her yanı mermer kaplı geniş girişi geçip ahşap tırabzanlara dokuna
dokuna aslan başı heykellerin bulunduğu ikinci kata çıktım. Bordo renkli, çiçek
nakışlı ahşap kapı yıllardır beni beklemişçesine karşıma dikilmişti. Kapının
güzelliği karşısında heyecanlanıp anahtarı yere düşürdüm. Gözlerim dolmuştu. En
son kaç yıl önce kim bilir kimin kilitlediği kapıyı incitmeden açtım. İşte, ailemin
geçmişi karşımdaydı. Geçmişten kalan masa, yatak, sandalye, kitaplık ve eskimiş
kabarmış duvarlar beni görünce şaşırmış mıydı acaba? Yıllar önce dedem ve
anneannem bir kez İstanbul’a gelmiş ve biricik evlerini ziyaret etmişlerdi.
Evin kendilerine ait olduğunu avukatları aracılığıyla tüm evrakları teslim
ederek tekrar resmileştirmişler birkaç hafta buralarda anılarını tazeleyip
döndüklerinde geçmişte kalanları yâd edip benimle bir antlaşma yapmışlardı.
Onlar benim yazar olabilmem için gerekli maddi desteği sağlayacaklar ben de
ömrümün bir kısmını bu evde geçirecektim. Yıllar sonra kitaplarım yayınlanmaya başlayıp
önce dedem sonra da anneannem bu dünyadan göç edince annem “Artık vakti geldi.”
dedi ve aileme olan borcumu ödemek için bu ödül mü ceza mı? Yaşadıkça
anlayacağım eve, antlaşmaya uymaya gelmiştim.
Ceza bu tamamlar sonra da kapatırım bu bahsi diye düşündüğüm
İstanbul’un neşeli gündüzlerine, karamsar gecelerine, sarhoş gülüşmelerine, müptezel
isyanlarına, yağmuruna, kışına, her gün şekil değiştiren insanına alışmış üstelik
sevmiştim ve ait olduğum toprakların burası olduğunu anlamıştım. Aylar sonra
annemde yanıma gelmiş ve sürekli ertelediği dönüş biletlerini bir süre sonra tamamen
iptal edip, yanıma yerleşmişti. Ben kendimle mücadele içindeydim, bir şeyler
eksikti. Aradığım hikâyeyi bulamıyor, yazdıklarıma kendimi ikna edemiyordum.
Yayın evleri beğeniyor, insanlar ilginç buluyor ama ben, ah şu ben, içimdeki
çatışmalarda sürekli vuruluyordum. Annemse geziyor, alışveriş yapıyor, her gün
yeni yerler keşfediyor, yıllar kapağı açık kalmış kolonya misali uçup
gidiyordu.
Günlerin panik halinde koşarak uzaklaştığı garip zamanlarda
yaşamaya başlamıştık. Türk televizyonlarında insanlar ayrışabildikleri kadar
ayrıştıktan sonra kimsenin bu ayrışmaları ne düşünecek ne de uygulayacak vakti
kalmamıştı. Çünkü insanlık zor durumdaydı. Bir şeyler oluyordu. Her sabah başka
bir sürprize uyanıyorduk. On gün önce Rusya kaybolmuştu hem de halkıyla
birlikte sonra onları Çin, ABD, Kuzey Kore izlemişti. Dünyada hiç var olmamış
gibi yok olmuştular. Ülkelerin tüm yüzeyini kaplayan göz alıcı bir ışık
görülmüş, ışıkla birlikte ülkelerde kaybolmuştu. Gökyüzünde elips şeklinde çok
hızlı hareket eden devasa araçlar dolaşıyordu. Cama yakın durmaya korkuyordum
çünkü bir uzaylı tarafından yok edilme tehlikesi herkesin korkulu rüyası haline
gelmişti. Evlerinin etrafında uçan gemileri vuran insanlığa önlem olarak,
geceleri cama yaklaşan insanları küle dönüştüren uzaylılar vardı. İnsandan
geriye bir sigara dumanı kalıyordu. Uzaylılar ilk defa bizimle rüya
aracılığıyla iletişim kurmuşlardı. Uyumayanların ayakta gördüğü rüya onların
iletişim araçlarıydı. Galata manzaralı yazı masamda oturup olanları yazdığım
bir akşam, masamda gezinen kırmızı ışık kalbimin deli gibi çarpmasına neden
oldu. Oturduğum yerde donup kalmıştım, gözlerim ışığı takip ediyordu. Bir süre
sonra kaşlarımın ortasında hissettiğim ışığı duymaya başlamıştım. Bakmamı
istediği bir nokta vardı. Galata’ya doğru başımı kaldırdığımda uçan aracında
bekleyen bir uzaylı bana bakıyordu. Onu görür görmez korkudan titremeye
başladım. Uzun ince gri parmaklarını ağzına götürüp sus işareti yaptı ve sonra
bileğine taktığı cihaza dokundu ve “Ülke yok edilecek bu topraklardan artık
gitmelisiniz.” dedi. “Neden sadece ben?” diye sabaha kadar olayı
kişiselleştirmiştim ki tüm ülkeye dağdaki çobana, yayladaki köylüye, şehirdeki
zengine, bilimcisinden, cahiline herkese aynı mesaj gelmişti. Zenginler sabah ülkeyi terk etmeye başlamıştı
bile. Özel, tarifeli fark etmeksizin uçakların biri kalkıp biri iniyordu. Annem
“Bu sefer gitmeyeceğiz, burada kalacağız.” diyor, olanları anlamak istemiyordu.
Onu bırakıp gidemezdim ama belli ki burada da artık kalamazdık. Sürekli ne
yapacağımızı düşünürken gidenler gitmiş, kalanlar da ne yapacağını bilmez
şekilde boş boş sokaklarda dolaşıyor, yağma yapıyor, kavga ediyor, doğdukları
yüzyıla sövüyorlardı. Evden çıkamaz olmuştuk, annem çok yaşlanmıştı. Son
günlerde biten ilaçlarını alamadığım için iyice halsiz düşmüş, sabahlara kadar
inlemeye başlamıştı. Tansiyonu yükseliyor, şekeri düşüyor, ateşi basıyor,
gideceğiz korkusundan ruhu sızlıyor, canı hep acıyordu. Çevremde kalan, sayısı
onu geçmeyen insana ulaşmaya çalışıyor doktor arıyordum, doktor yoksa eczacı.
Çok garipti diğer ülkeler sıradan yaşamlarına devam ediyordu. Uzaylılar sadece
bizi tehdit ediyordu. “Gidin” ikazından bir süre ortadan kaybolmuşlardı. Ne
yapacağımı bilemiyordum. Gitsem nereye gidecektim? Çocukluğumun geçtiği
topraklar da yok edilmişti. Son olarak Çin’in yok edilmesinin ardından küçük bir
Rum diyarının kaybolması insanlığın dikkatini bile çekmemişti. Uzaylıları
çözmeye çalışıyorlar, iletişim yöntemleri geliştiriyorlardı ancak uzaylılar
dost canlısı değildi. Dünyanın çekirdeğindeki enerjiye ihtiyaçları olduğunu
söyledikleri kısa ve net bir bildiri yayınladıkları gün nihayet tüm insanlığı
ne yapacağını bilmez bir telaş sardı. Çok geçmeden ikinci bir bildiri geldi.
Bize verilen zaman dolmuştu ve yok edilecek ülkeler arasında birinci
sıradaydık. Rüyamda tüm insanlığın toplandığı bir salondaydık ve onlara neye
göre ilk sıraya yerleştiğimizi sordum. Mutsuz insanlar çoğunluğu sıralamasında
ilk sırada olduğumuzu şaşkınlıkla öğrendim. Biri “ABD de mi öyleydi?” dedi.
Rusya, Çin, Kore, ABD onları tehdit eden bir kimyasala sahip olduğu için ilk
önce yok edilmiş. Hem de hiç uyarılmadan. İçimizden biri “Milyonlarca insan
olarak gidecek bir yerimiz yok, biz oksijensiz yaşayamayız, sıkıştığımız bu
yerde ölüp gideceğiz.” dedi. Uzaylı cevap verdi. “İsterseniz biz taşırız sizi,
tabii bir şart var. Hiç canlı öldürmemiş olmak, bitki ve küçük böcekler de dâhil.”
Dünyada bu şartı sağlayan insan yoktu tabii. Sadece bebekler başka bir gezegene
taşınırken insanlar dünyanın son gününü beklemeye başladı. Dünyadan başka bizi
kabul yer yoktu. Gidebileceğimiz bir yer vardı o da artık yasaktı. Şimdi Galata
Kulesi’ne bakarak bu satırları yazıyorum ve yok edileceğimiz günü bekliyorum.
UZAY GEMİSİNDE TAŞ
DEVRİ
Yazmak iyileştirir diyorlar.
Yazmak, yazmak, yazmak…
Bir karakter yazmaya başlasam ve ellinci sayfada karakterin
güzelliğine kapılsam, yazdıklarım beni alıp kurgusal bir dünyaya götürse
birileri bunları okusa ve hiç edebi olmamış dese kimin umurunda?
Dil neden var? Edebiyat gerdan kırıp kendini kurumsal
zannetsin diye mi? Anlaşılmak içindi hani?
İletişim için, bilgi ve duygu alışverişi bir milyondan fazla
sebep için. Dünya barışı için, sevgi için…
Kaçıp durduğum köşeler, yarım bıraktığım metinler, olay
örgüsü karışan öyküler, kendini senaryo dilinde bulan hikâyeler…
En zor yüzyıl sınavı yapsalar 21. Yüzyıl birinci olmazdı
orası kesin. İki dünya savaşı görmüş 19. ve 20. yüzyıl dururken baya gerilerde
kalırdı ama insanların duygularını tamamen yitirdiği ve şekil yarışına girdiği
yüzyıl yarışmasında 21. yüzyıl açık ara birinci seçilirdi. İnsanlar geçmişe
dönmek istiyor ama şimdi de yanlarında gelsin.
Taş devri kafasıyla uzay gemisinde seyahat gibi bir kombinasyon çıkıyor
ortaya.
İçimde bastıramadığım bir hüzün var. Var oluş amacımı
gerçekleştiremiyor olmak kalbimi ağrıtıyor. Bunun gerçekleştirememe sebebimin
kendim olmasıyla her gün, her saniye biraz daha yaralanıyorum. Sanki dünyada
çaresi olmayan ve kimsenin daha önce duymadığı bir dert bu. Nasıl geçer başa
çıkabilir miyim? Bilmiyorum. Bu döngü hep aynı şekilde ilerliyor, hep aynı
yerde tıkanıyor.
Kendini değiştirmeden yazmak mı? Başkalarının istediği gibi
ya da dediği gibi kurallara uyarak yazmak mı? Bu kuralları kim koydu sikerler
deyip devam etmek mi? Ha bu arada geleceğe dair heyecan duyan var mı? Boşuna
heyecanlanmayın, gelecek tam şu an. Ne yapıyorsanız resmin devamı öyle geliyor.
Bütün gününü oturup karşısındaki tablete bakarak geçiren bir kadının geleceği
nasıl olabilir? Bu ara sürekli yetişkin olmaya çabalıyorum. Hani çocuklar hemen
büyümek ister ya veya ergenler büyümüş gibi giyinir aynı durumdayım aslında ben
elimden geldiğince ağırdan aldım bu büyüme işini. Dünyada otorite olan
yazarları okumadan yazılmaz diyorlar mesela peki bir sürü kimseyi yarım
bırakınca ne olur? Yarım bırakılan kitaplar okunmuş sayılır mı? Yoksa
okunmadığı için mi yarım bırakılır? İnsan kendini yarım bırakılan bir kitap
gibi hisseder mi? bunun kitapla ilgisi nedir? Okunan yüzünden midir? Ruhumu
saran kaşıntı sakinleşmiyor, dinmesin beklerken hızlanarak devam ediyor. Beni
nereye götürdüğüne dair hiçbir fikrim yok. Biri çıkar son cesaretinizi de kırar
ve bunu kendi yaralarının acısını bir süreliğine bastırmak için yapar. O
kırılan son umudun, yitip giden özgüvenin umurunda bile olmaz. Sıkıldığı bir
kıyafeti fırlatır gibi yapar bunu sonra da vicdanlı olduğunu, iyi insan olmanın
zorluklarını, başka insanların yaptığı hataları sorgular. Kendi yaptığını kabul
etmez. İyi taraftadır. Etkileyici gülüşüyle, bir şey anlatırken tüm dikkati
sendeymişçesine dinler. İlgi ve alakası zirvededir “ama” ah o ama! Sonrası
yoktur. Sonrasına ne cesareti vardır ne de kalbi. Yıkar gider kalan zerrecik
özgüveni. Kolum kanadım kırık dersin ona o da derki sana “İyice kıramamışlar, dur
ben daha iyi kırarım.” Kırıp döküp eline verir. Al devam et der. Orası kimseyi
ilgilendirmez. Bıkarsın düşmekten, düşüp düşüp kalkmaktan. Kalkmak kolay
görünür dışardan. Uykusuz gecelerden, kendinle verdiğin mücadeleden, içinde
kopan fırtınalardan kimsenin haberi olmaz çoğu zaman. Arkasında gücü olanların
başardığı, görüldüğü, yetenekli ve takdire şayan sayılanların ülkesi burası.
Eğer her yer böyleyse. Bir göktaşının şu rezil insanlığı yok etmesini dilerim.
Gerek yok evrene verdiğimiz zarar inanılmaz boyutlara ulaştı. Kötülüğün
yaşamını sürdürmesinin ne anlamı olabilir? Biri bana söyleyebilir mi? İnsanlığa
kötü bir haberim var. Sınavı geçemediniz. Acaba bu içinde bulunduğum döngü
matriks sistemiyle alakalı olabilir mi? Belki de benim hayatım ucuz ve az levelli
bir oyundur. Karakter maceradan maceraya koşup yeni kapılar açacağını ve
amacını gerçekleştireceğini düşünürken oyunun bu kadar olduğunu bilmeden
hareket ediyordur. Tıkandı işte. Her sabah yataktan heyecanla kalkacak bir amaç
yoksa yaşamak, yaşamak olmuyor. İnsanları sevmiyorum. Kendimi tanıyamıyorum.
Duygularım beni ele geçiriyor, ben onları yöneteceğime onlar beni yönetiyor.
Yani ekonomisi çaresizce batan ve hiçbir kaynağı olmayan bir ülke gibiyim.
Nasıl kurtulacağım bu döngüden? Nasıl, nasıl, nasıl? Küfür etmeye bile
değmeyecek insanlar tanıdım. Herkes “aynı şeyi” istiyor hiç kimse “o şeyi” elde
edemiyor. Travması travmama denk insanlarla karşılaşıyorum. Frekansım düşükmüş
ya da ben düşüp kaldım ömrümün gençliğinde. Kutlamak istediğim bir doğum günü
bile olmadı bugüne dek. Mitokondrim bozuk benim. Annemden mütevellit. Mutsuzdu
hep. Hâlâ öyle. Onu aramaktan imtina ederim çoğu zaman. Kırgın ve üzgün sesini
duymak, nasılsın? İyiyim cevabından sonra oluşan uzun boşluklar. Hal hatırdan
sonra söylenecek bir şeyin kalmadığı gerçeğinin kalpte açtığı yara. Bir taşın
uçurumdan yuvarlanmasına benziyor bir yakınınla hatta anneyle böyle uzak olmak.
Uzaklaşmak istedikçe zihninin bir kenarında hep onu düşünmek. Bu sene defalarca
ümitlendirdim seni anne. Senin istediklerini gerçekleştirmek çok zormuş demek
sonra dur bir dakika neden onun istediklerini gerçekleştirmeye çalışıyorum bunu
kim için istiyorum? Sorular kızgınlık yaratıyor. Öylece sürükleniyorum.
BEŞTEN
SONRA NE GELİR?
“Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!”
“Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım
biraz,”
Annem beni, “ilk defa” o gün dizlerinin üzerine
oturtmuştu. İlk defa diyorum çünkü biz beş kardeştik ve ben en büyük olduğum
için kucak sırası asla bana gelmezdi. Bana göreyse ben en büyük değildim,
benden öncekinden sadece bir sene önce dünyaya gelme gafletinde bulunmuş,
küçüklerden biriydim.
“Say bakayım kaça kadar sayabiliyorsun,”
“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz…”
“Okula başlayacaksın ona kadar sayabilmelisin.”
Gözlerim dolmuştu “Ben oyun oynamak istiyorum.”
“Hayır, sen büyüdün artık okula gideceksin. Sayıyorum
tekrarla “Bir, iki, üç, dört, beş, altı,
yedi, sekiz, dokuz, on”
“Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz bebekle
ben oynayacağım.”
“Unut oyunu, yeniden say hadi!”
O gün deli gibi ağlamıştım, okul korkunç bir yerdi
oyun yoktu, çok sıkıcıydı üstelik hiç tanımadığım bir yerde, beni tanımayan
insanlarla saatlerce kalacaktım.
Dahası benim sevgimi umursamayan annemden de ayrı
kalacaktım. Galiba o zamanlar en çok da bu duruma içerliyordum. O beni
özlemeyecek üstelik benim özlemim de umurunda olmayacaktı.
Ertesi gün annem, babam ve ben okulun yolunu tuttuk.
İçimden sürekli dua ediyordum. Beni çok küçük bulup kabul etmesinler diye. Aslında
babam da benim okula başlamama pek sıcak bakmıyordu. Eliyle tuttuğu elime
bakıyor, anneme “Çok küçük almazlar.” diyordu. Ancak annem ani bir kararla okula
başlamam gerektiğini söylemişti ve vazgeçmeye de hiç niyeti yoktu.
Okula vardığımızda geniş bahçenin içinde üç katlı bir
bina bizi bekliyordu. Bahçedeki top sahasına, ağaçlara ve oyun alanına
bakakalmıştım. Bizimkiler beni sürükleyerek birinci sınıfların kaydının
yapıldığı yeri öğrenip aceleyle müdür yardımcısının odasına doğru koşan
adımlarla vardılar. Kapının önünde babam kararsız annemin yüzüne baktı, annem
sert mimikleriyle babamın yüzüne bakmadan başıyla kapıyı çalmasını işaret etti.
Babam çekinerek kapıyı çaldı. İçerden boğuk bir “Gel,” işitildi.
İçeri girdiğimizde müdür yardımcısı sigara
dumanlarının arasında kaybolmuş, radyodaki türküye eşlik ediyordu. Duman
bulutunun arasında önlüğü bile olmayan, meraklı ancak ağlayan bakışlarla
kendisini inceleyen beni görünce şaşırdı.
Boğazını temizledi “Evet, ne vardı?” diyebildi.
Babam “Hocam çocuğu okula kaydettirmeye geldik.” dedi.
Adam şaşırdı “Ee, okul başladı, neden bugüne kadar
gelmediniz?”
Annem umursamaz bir tavırla “ Memlekette işlerimiz
vardı, ancak bitti.” dedi.
Müdür yardımcısı beni bir süre inceledikten sonra
başını sağa sola salladı ve söylenerek kimliğimi istedi. Babam gömleğinin
cebinden çıkarttığı kimliği uzattı. Adam kimliği görünce kaşlarını çatarak
tekrar bana bakmaya başladı.
“Kimliğe göre 6
yaşında ama daha küçük gösteriyor.” dedikten sonra annem ve babamı sorgulayan
bir ifadeyle süzdü. Sorusuna yanıt alamayınca da, radyonun sesini kıstı ve bir süre
yanıt bekledi.
Annem, “Büyümesi yaşıtlarından geri ama çabuk
öğreniyor,” Ben üzülen mimiklerimle müdür yardımcısının masasındaki renkli
kalemleri izlerken annem elimi sıkarak “Hadi 10’a kadar say hoca da duysun,”
Ben omzumu silkip “Bana ne!” Annem dişlerinin arasından “Hadi” diye ısrar edip
elimi iyice sıkınca “Bir, iki, üç, dört, beş, sekiz, altı, dokuz,” Müdür
yardımcısı piyes izleyen bir ifadeyle eliyle burnun gerisine attığı gözlüğü
sıkıca tutarak annemi, babamı ve beni dikkatle izlemeye devam etti. Bize sanki
gözlükle değil de büyüteçle bakıyor gibiydi. Tekrar kimliğimdeki doğum tarihine
baktıktan sonra bir süre söylendi ve başını sağa sola sallayarak kimlik
bilgilerimi kayıt defterine geçti.
“1-D sınıfında. 3. kata çıkın Gülşen öğretmenin
sınıfına başlasın.”
Annem ve babamın bir yükten kurtulmuşçasına aydınlanan
yüzleri benim içimde güneşin batmasına sebep olmuştu. Çünkü ben altı yaşında
değildim. Daha beş yaşındaydım üstelik yaşıtlarımdan ufak ve çelimsizdim.
Bizimkiler sınıfın en üst katta olmasından memnuniyetsiz yukarı çıktılar. Ben
de içimden öğretmen beni kabul etmese de eve gidip oyun oynasam diye dua
ediyordum. Üçüncü kata geldiğimizde, 1-D
sınıfı kolayca bulundu. İçerden sesler geliyordu, öğretmen gürültü yapanlara
bağırıyordu. Babam kapıyı çaldı, öğretmen kapıyı açtı ve karşısında bizi
görünce şaşırdı. Sınıfa dönüp bir kez daha “Çizgileri çekmeye başlayın,
geliyorum!” diye bağırdıktan sonra kapıyı kapatıp yanımıza geldi.
Babam, “Hocam, çocuğu kaydettirdik de sizin
sınıftaymış.”
Öğretmen bana baktı ve şaşırdı, “Nasıl olur, bu çocuk
çok küçük”
Annem “Küçük değil yaşıtlarından geri büyüyor.”
Anneme
inanmayan öğretmen kimliğimi istedi. Babam kimliği verdi, öğretmen bir bana bir
kimliğe uzun süre baktı ancak ikna olmadı.
“Olmaz, bu
çocuk ezilir alamam seneye başlasın.”
Öğretmen ikna olmayınca babam da olaya dâhil oldu.
“Olur mu hocam geri kalır, yaşıtlarıyla okusun.” Öğretmen “ Yaşıtları bundan
iri, çok zorlanır, seneye gelin.”
Bir süre bu
anlamsız diyalog devam etti. İçim biraz ferahlamıştı, bu kadın beni
almayacaktı. Eve gidip ne oynasam acaba diye düşünmeye bile başlamıştım.
Öğretmen “Artık içeri dönmem lazım, biraz büyüsün öyle
gelin!”
Bizimkiler ikna olmuyordu, olay inatlaşmaya dönmüştü.
Öğretmen kapıyı araladığında babam beni içeri doğru omzumdan ittirip “Hocam, kaydını
yaptık artık olmaz,” dedi.
Öğretmende aynı
şekilde beni dışarı ittirip “Olmaz diyorum,”
Annem “Olur, alışır hemen,” diyerek tekrar içeri
ittirdi. Bu diyalogların arasında ben bir sınıfın içine bir dışına gidip
geliyordum ve nihayetinde bizimkiler kazandı, ben sınıfın içinde kaldım ve okula
başladım. Diğer çocuklar gibi ağlamadım hem ağlasam ne olacaktı ki? Onlar
annelerini özleyip ağlıyordu benimkiler beni istemiyordu bir saattir bunun
savaşını veriyorlardı. Öğretmen önlüğümün, çantamın, defterimin hatta kalemimin
bile olmamasını bahane etmeye çalışmıştı ama başaramamıştı. Babamla birlikte en
arka sıraya oturmuş, tahtaya çizilen anlamsız düz çizgileri izliyordum. Okulu saçma
bulmuştum, uykum gelmişti. Babam ilk ders benimle oturduktan sonra sıkılmaya
başlamıştı bile.
Ben uyuklarken “Sakın uyuma, al şu kâğıdı kalemi öğretmen
ne diyorsa yap sana defter, kalem, çanta alıp geleyim,” dedikten sonra koşar
adımlarla sınıftan ayrıldı. Artık okula alışmaktan başka bir çare yoktu. Sınıfı
incelemeye başladım. Birbirinden farklı bir sürü çocuk kendi halinde bir şeyler
konuşuyor, gülüyor, sınıfta geziniyordu. İlk dersi kaçırmıştım. Tahtadaki düz
çizgileri anlamaya çalıştım ancak hayatımda ilk defa gördüğüm için bir fikir
yürütemedim. Düz çizginin yazı yazmaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünerek öğretmeni
izlemeye başladım.
Öğretmen en ön sıradan başlayarak elindeki kırmızı
pilot kalemle herkesin defterine yan yana iki düz çizgi çekip sıradaki
öğrenciye doğru ilerliyordu. Ben de önüme koyulan emanet kâğıt ve kalemi alıp
işe giriştim. -Bir sıra düz çizgi ardından bir sıra boşluk sonra tekrar aynısı.-
İçimden neden bu kadar uğraşıyoruz ki diye düşünmeye
başladım ve şahane bir fikir buldum. Tüm sayfaya boydan boya düz bir çizgi atıp
araları silerek boşluk bırakmak çok daha pratikti ancak henüz kalem tutmakta
çok yeniydim. Kalemi elime alıyordum ama parmaklarımın arasından kaydığı için
bir türlü istediğim gibi hareket ettiremiyordum. Defalarca denedikten sonra
nihayet sayfanın tam ortasına kadar düz bir çizgi çizmeyi başarmıştım ki
öğretmenin sinirli bakışlarını tepemde yakaladım.
Bana baktı, “Ne yapıyorsun, sen?”
Anneme ve babama çok kızgın olduğu için ve ben de
maalesef onların temsilcisi gibi orada bırakıldığımdan kendimi savunsam da
anlayışlı davranılmayı hak etmiyordum. Öndeki çocuktan aldığı silgiyle önümdeki
tek yaprağı hiddetle söylenerek silmeye başladı.
“Küçücük çocuğu bırakıp gittiler başıma, işin yoksa
birde bununla uğraş!”
Ben öğretmeni, beyaz gömleğini, kıvırcık bulutumsu
saçlarını, kırışmış yüzünü, yamuk ön dişlerini, kırmızı renkli yırtmaçlı kalem
eteğini ilgiyle izlerken bir bağ kurmaya çalışıyordum. Ancak onu ciddiye
alamıyordum çünkü o, bugüne kadar gördüğüm insanların tamamından farklı
kıyafetlere sahipti ve gereksiz sinirliydi. Bu kadar sinirli olmasının tek
sebebi ben olamazdım, sadece beni değil içi dağları da aşan bir öfkeyle
doluydu.
Akşamüzeri babam sınıfa elinde büyük bir karton
çantayla döndü. Öğretmen tabii ki yaptığımı biraz da kendini haklı çıkaracak
abartıda anlattıktan sonra babamın aldığı çantayı da göstererek
“Çanta çocuk
kadar, anaokuluna bari verseydiniz, yazık olacak,” dedi. Babam “Alışır, alışır”
diye zorlama bir gülümsemeyle boyum kadar çantayı sırtıma taktı ve sınıftan
ayrıldık.
-
Selam Blog, Çocukluğumdan bu yana bir şeyler yazıp bir yerlere saklamaya bayılırdım. Bir keresinde yazdığım hikayelerden bir kaçını şeff...
-
BEŞTEN SONRA NE GELİR? “Bebekle oynama sırası bende, hadi ver artık!” “Leyla! Kardeşini rahat bırak, gel bakayım konuşalım biraz,”...